Yazarlar

Süreç ne zaman biter?

Hangi Peygamber ve onun arkasında gidenler vardır ki çilelere maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiş olsun?

Hava o gün daha serin, yağışlı ve ürkütücü derecede karanlıktı. Gökyüzünün kubbesi çatlamış gibi aralıksız rahmet yağıyordu. Yağmurla birlikte genç adamın da gözleri dolu doluydu. Çamur içerisinde gece boyunca süren yolculuk onu iyice halsiz düşürmüştü.
Zifiri karanlıkta, insanın boyunu aşan dikenli çalılar arasında daha da zorlaşan yolda, nisan yağmurunun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın hüzünle esmesi onu derinden derine düşündürüyordu. Açlık, susuzluk, hastalık ve sefaletin şiddetle hissedildiği o günlerde endişe bütün ağırlığıyla çökmüştü üstüne.
Bir taraftan iç içe geçen hazin gurbetler yaşarken diğer taraftan bir belirsizliğe doğru adım atmak ürkütüyordu kendisini. Çok acı bir durumdu bu. Bu vahşet içinde aczine, yalnızlığına baktı, ümidi kesildi. Ne yapmalıydı? Nereye sürüklüyordu zülüflerinin tek teline zarar gelmesini istemediği ciğerparelerini? Bu ıssız ve tehlikeli ormanda ne işi vardı?
Sırtına aldığı yavrusuna başını çevirip baktı, o da ağlıyordu… Bir ayakkabısını bataklık içinde kaybetmiş, sırılsıklam olmuş:
Baba daha ne kadar kaldı? Ne olur duralım bir yerde artık!
Güzel yavrum, az daha sabret! Hem bak, burada duracağımız bir yer yok!
Saçlarından süzülüp akan yağmura hiç aldırış etmeden sessiz, sakin ve gece boyunca hiç itiraz etmeden yürüyen diğer kızına baktı. Bu ağır süreç, anne ve babalarından koparılan pek çok çocuğu daha metanetli hale getirmişti. Sanki genç adamın kendisine baktığını hissetmiş gibi kızcağız döndü ve hemen babasının bacağına sarıldı. Bir daha kaybetmek istemiyordu onu… ve ardından annesine attı kendisini…
– Oy benim kuzum..kuzum! dedi kadıncağız, sağ eliyle yavrusunun saçlarını okşayarak.
– Bir daha hiç ayrılmayacağız, değil mi anne!
Yağmur, çamur, diken, çalı…uykusuzluk hatta açlık dahi önemli değildi. Değil mi ki 2,5 yıllık bir ayrılıktan sonra kavuşmuşlardı anne ve babasına…
O iple çektikleri her hapishane görüşmelerinden sonra anne ve babalarından ayrılırken döktükleri gözyaşları bu yağmurdan daha hüzünlüydü …  Daha kederli ve acıydı…
-İnşallah yavrum, inşallah… dedi uzun bir süre zindanlarda güneşe hasret kalan kadıncağız. Gözlerinde mutluluk damlaları vardı.
– Selim! Geçtik değil mi gerçekten!
Eşinin yerine birlikte yolculuk yaptıkları kırık bir kalbin sesi cevap verdi arkadan:
– Geçtik Zerrin Abla…geçtik çok şükür…
Zerrin, üç küçük çocuğuyla bu zor hicret yoluna çıkmış olan arkadaşına baktı:
– Çok şükür abla! Çok şükür… Rabbim geride kalan çoluk çocuk, kadın erkek o milyonlarca masum insanı da kurtarsın inşallah! Sen de bebeğinle çok yorulmuş olmalısın… ver biraz da ben taşıyayım lütfen!
Birkaç insan, kimi eşsiz, kimi babasız düşmüşlerdi yollara… Bu insanların derdi neydi? Neydi onları bataklıklardan yürümeye razı eden şey? Tehlikeli nehirlerden geçmeye, Ege’nin azgın dalgalarıyla boğuşmaya zorlayan sebep neydi? Neydi, o iyilikten başka düşüncesi olmayan suçsuz kadınları, onların masum çocuklarını güneşe hasret bırakan kin? Allah’ın verdiği hürriyeti zalimce ellerinden alan nefret neydi? Karanlık, küflü, dipsiz kuyulara benzeyen zindanlara onları mahkum eden öfkenin sebebi neydi?
İnsan nasıl bu kadar zalim, vicdansız, kör ve sağır olabilirdi… Allah’ın kendilerine kalp verdiği insanoğlu canavarlaşmakta bu kadar mahir miydi?
Ne masum insanların kanlarının dökülmesi ne gözyaşlarının ceyhun olması, ne yüreklerin dağlanması, ne anaların ağlayıp dövünmesi, ne masum bebeklerin zindanlara atılması ve ne de babaların bağırlarının yanması… merhamet hislerini harekete geçirmiyor, onları birazcık olsun insafa sevk etmiyordu. Tam tersine inançlı olanı da olmayanı da düşmanlıkta aynı safta yer almıştı. Daha bir vahşileşmiş: ‘Bu masum insanlar, yok edilinceye kadar peşlerinde olacağız.’ naraları atıyorlardı.
Soykırıma uğradıkları memleketlerinde artık kalma ihtimalleri kalmamıştı masum insanların…Bir kere daha Habeşistan’a, Medine’ye açılan o zor, meşakkatli yol onlara da açılmıştı. Asırlar sonra kendilerini Efendiler Efendisi’ne sav ve onun güzide ashabına bağlayacak olan mukaddes yol… Onun için akşamdan beri durmadan yürüyorlardı bu tehlikeli ormanlarda…
Hüzünle düşünüyordu bunları Selim. 
– Allah’ım senin için yollara düştük, ne olur hicretimizi tamamla!
Şafak sökmek üzereydi. Genç adam, büyük bir ağacın altında mola verdi. Sabahın o ıssız, sessiz, vahşi ortamında ağaçların hışırtılarından gelen hazîn bir ses, rikkatine çok dokundu. Özgürlüğüne kavuştuğuna seviniyordu ama; geride kalan mağdur insanlar için çok daha fazla hüzünleniyordu. Özgürlüğün çok ağır bedeli vardı. Ne canlar, cananlar, ne çocuklar, ne sütten kesilmemiş bebekler… ne nineler ve dedeler…eriyip gitmişlerdi bu yolda.
Genç adam, bu üzgün vaziyette gözleri dolu dolu, çamura, dikene aldırmadan otların üstünde İlahi Dergah’a yöneldi, Kainâtın Sultanı’na kulluğunu ilan etti. Ellerini kaldırdı, dua etti:
-Allah’ım, dünyanın dört bir tarafında İslâm’ın ve insanlığın güzel yüzünü göstermiş olan bu Hizmet’i bozguna uğratma! Asırlardan beri yıkılmış, harap olmuş bir kaleyi tamir eden masumları, zalimlerin eline bırakma! İslâm dünyasının şeref ve haysiyetini koruma vazifesini üstlenmiş olan samimi Hizmet insanlarını çiğnetme Ya Rabbi!…
İnsanlığın huzur ve barışına kendilerini adamış olan fedakar Hizmet gönüllüleri geleceğin dünyasının yeniden şekillenmesi adına büyük zorluklardan geçiyorlardı. Cenab-ı Hakk, insanların iyiliği için ortaya çıkardığı bu hayırlı insanlara öyle mükemmel bir kök vermişti ki, onlar Efendisi’nin Aleyhissalatü vesselam bayrağını en yüksek burçlarda dalgalandırmak için her türlü sıkıntılara katlanıyorlardı.
Zira, ezilmemiş, preslenmemiş, dövülmemiş, vurulmamış, hakarete maruz kalmamış, sürgün yaşamamış kimselerin yüksek mefkûresi uğrunda bir şey yapması mümkün değildi. İnsan ancak, değişik çilelere maruz kalınca hakkaniyetini ortaya koyabilirdi. Hangi Peygamber ve onun arkasında gidenler vardır ki çilelere maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiş olsun? 
Genç adam, bu ormanın içinde, her şeyini kaybetmiş bir garip olarak çamurun, otların üstüne alnını koymaktan rahatsız olmuyordu. Hiçbir menfaat, şöhret ve servet tutkusu onu ve onun gibileri yolundan alıkoyamamıştı. Ahzab ordusu gibi herkesin birden yüklendiği saldırılara karşı onlar insanî değerleri hep muhafaza etmişlerdi ve ediyorlardı.
İşte bu yüzden, onların yüksek manevi gücünü hesaba katmayanlar büyük hataya düşmüşlerdi. Onları geçici dünya metaıyla kandıracaklarını zannetmekle yanılmışlardı.
Onları bitirmek için şiddetli bir hırsla, her yola başvuranlar aldanıyorlardı. Allah, insanlık adına büyük hizmetler yapacak olan bu gönüllüleri bitirmedikçe başka kimsenin bitirmesi mümkün değildi. O (cc) şimdiye kadar lütuflarını indirdiği gibi, bundan sonra da samimi Hizmet insanlarına yine ihsanlarını gönderecekti. Ve gönderiyordu da…
Ellerini yüzüne sürüp kalktı genç adam. Etrafı kontrol etti. Ormandaki hareketlilik artmıştı. Yağmur hızını kesmiş, hafif hafif çiseliyordu. Tepelerin arkasından yüzünü göstermeye başlayan güneş, ıslak yapraklarda, yerdeki su birikintilerinde, çiçeklere konmuş yağmur damlalarında ışıl ışıl parlıyordu.
-Ah özgürlük, çamur içinde bile olsan ne kadar da güzelsin! dedi ve ekledi: ‘Ekmeksiz yaşarım; ama hürriyetsiz yaşayamam!’
-Hey Koca Üstad! İşte şimdi daha iyi anlıyorum seni, dedi içinden sessizce… Şimdi daha iyi anlıyorum!
Yavaş yavaş içine dolan bir sürurla baktı ailesine, yol arkadaşlarına… Gerçekten geçmiş olduklarına daha yeni yeni inanıyordu. Eşi, çocukları yanındaydı… Peki süreç bitmiş miydi kendisi için?
Fırtına, tipi, boran, kış, kıyamet de olsa ayrıldığı yer, düşlerini yeşertmek isteyen bir gönül insanı için sadece ailesini, çokluk çocuğunu oradan kurtarmakla süreç bitmiş olamazdı. Kim ne yaparsa yapsın kardeşleri geride sıkıntı yaşayan bir mefkure insanı bencil olamazdı. Bir taraftan kardeşlerinin, diğer taraftan insanlığın dertleriyle dertlenmeyenlerin gönül insanı olması düşünülemezdi.
 
Hayır, asıl şimdi süreç başlıyordu.   
Binlerce mağdurun sesi olma gibi bir ihsana kavuşmuşken sadece kendi ailesinin huzuruyla yetinemezdi o.  Duramazdı. Durmamalıydı.
Dünya bahçesinin gülü, fidanı ister istemez, bir gün solacak ve fenaya gidecekti. Toprakta çürüyüp gitmeleri yeniden varlığa, ihtiyarlığı yeniden gençliğe, solmayı yeniden canlılığa çevirebilir miyim acaba? diye gayret edecekti. Bunun çaresi ise, hayatını O’nun rızasına göre tanzim etmekten, O’nun yolunda bitmekten, tükenmekten ve yok olmaktan geçiyordu. Ta ki, toprağa düşüp, çürüdüğü anda yeniden yeşersin. Çekirdek olarak çürüdüğü noktada yeniden ondan bir ağaç çıkıversin. Ameller, Şecere-i Tuba gibi semere versin, fani olan her şey bakileşsin…
Belki, genç adam, bugün o vahşi orman içinde dünya namına her şeyini kaybetmiş; aciz, garip ve fakirdi… Ama yüreğindeki heyecan, gözlerindeki ışık ve bacaklarındaki taze güçle o, Uhud Meydanı’na atılan bir Enes bin Nadr’dı adeta. Allah Rasûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevârüs ettiği şeyleri her türlü çileye rağmen ikâme etmeye çalışan bir yiğitti o.
İnsanlığın ebedi saadetini hedeflemiş Hizmet’in artık heyecan yoksunu, mızmız ve hantal kimselere tahammülü yoktu. Selim gibi karasevdalılar, hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah’ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam ettirmenin çaresine bakacaklardı.
Hicrete koşan bu kahramanlar, Sahabe gölgesinde mükemmeli yakalamaya, dünya çapında bir mükemmeli ortaya koymaya çalışacaklardı. Muavenetle, sohbetle, fedakarlıkla..dua ve gözyaşıyla…
Bazen bir televizyon ekranında, kimi zaman bir gazete köşesinde, bir başka sefer de bir internet sayfasında duygularını, düşüncelerini aktaracak ve fırsatını yakaladığı her platformda hakikati dile getirecekti genç adam. Tatlı bir dille ve yumuşak bir üslûpla art niyetinin olmadığını bütün samimiyetiyle ortaya koyarak…
Kim ne derse desin… haklı olarak şimdi herkes onlardan söz ediyor; onların vadettikleri sevgi, kardeşlik ve hoşgörünün gerçekleşeceği günleri bekliyor. Bugün sadece, karanlık ile ışığı birbirine karıştıranlar, hayatlarını beden hapsinde geçirenler onların aleyhinde atıp-tutuyor… yalan, iftira, tezvir ocakları yeniden körükleniyor.
Ama bütün bu çırpınışlar nâfile… sarmış ışık her yanı; sarmış sonsuzdan gelen nurlar bütün cihanı. Artık dem aydın ruhların demi, devran da onların devranı.
Hasılı, insanlığın huzur ve selameti, barış ve saadeti için Hizmet etmeyecekse bir gönül eri niye hicret yollarına düşsün ki! Hem güllerden bahsetmek varken dikenlere destan tutmanın manası ne?..

 

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı