Aktüel

Suçunuz Büyük; Siyahilere Okumayı Öğretmeyecektiniz!

PROF ALPASLAN TUĞRUL 

Benzeri sorular hep aklımızda: Nasıl olur da bu kadar masum insana hiç ayrım gözetmeksizin tam kapsamlı bir kıyım uygulanageliyor?  Cezalandırmanın maddi ve psikolojik tüm boyutları sistematik şekilde uygulanıyor?

Bebekler ve çocukların denizlerde- nehirlerde boğulmasından en parlak dimağların hapislerde çürütülmesine, yaşları yetmişleri- seksenleri aşmış insanların cezaevlerinde ölüme mahkûm edilmesine ve dahası işkence ve kaçırma (dağa kaldırma) eylemlerinin sistematik hale gelmesine kadar şenaatin bin bir çeşidinin fütursuzca işlenmesi, hangi kin ve nefretin ürünü olabilir?

Bu nasıl bitmez bir kin ve nefrettir?

83 yıllık ömrünün tamamını sadece ülkesi ve insanlarına değil, Orta Asya başta olmak üzere diğer birçok memleketin insanlarına vakfetmiş Yusuf Bekmezci gibi çınarın bir şaki gibi neden peşine düşülür ve ölmesi için her şey yapılır?

Yaklaşık 6 yıldır aradığım cevabımı naçizane sizlerle paylaşmak isterim. Yıllardır (42 yıl) yaşantılarına şahit olduğum bu insanların en dikkat çeken yönleri, yani alameti farikaları, eğitim faaliyetlerine olan ilgileri.

Azılı bir suçlu gibi muamele edilen ve bu muameleler sonucunda vefat eden Yusuf Bekmezci’nin de ticaret dahil tüm faaliyetlerinin eğitimi desteklemek maksadına matuf olduğunu bilmeyen yoktu.

Bu somut örneğin yüz binlercesini göz önüne aldığımızda, Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında en dikkate değer eserlerinin eğitim yuvaları olduğu görülür.

Eğer eylemlerinin merkezinde eğitim faaliyetleri ve hayallerinde insanlığa bu yolla katkı sunmak olduğunda hemfikir isek -ki tüm yaşamlarını yakından müşahede ettiğinizde bunun hilafına bir durumla karşılaşamazsınız- sorun nerede?

Lafı çok uzatmadan söyleyeyim. Siyahilere, yani kenarda kalmışlara, ötekilere, dezavantajlılara, köy, kasaba ve dahi şehirlerin varoşlarında sıkışmışlara okumayı öğretmeyeceklerdi! Okumadan kasıt ise elbette günün icaplarına uygun hem müspet bilimlerin öğretilmesi hem de güçlü bir karakter eğitiminin müfredatlara yansıtılıp başarıyla uygulanmasıdır.

Bu eğitim kurumlarında tedrisattan geçen öğrencilerin genel olarak başarılı olmalarının sırrı ise onlara kazandırılan karakter eğitimlerinde aranmalıdır. Zira Einstein’ın da kendi deneyimlerinden hareketle ortaya koyduğu “Birçok insan büyük bilim insanı, başarılı insan olmanın ardındaki sırrı zekâda ararken yanılırlar, asıl sır karakterdedir” tespiti, bu insanların başarılarındaki sırrı işaret ediyor.

Köle tacirlerinin siyahiler için en affedilmez suç olarak okuma-yazma bilmelerini gördüklerini, özellikle okumayı öğretme cüretinde(!) bulunanların en ağır biçimde cezalandırdıklarını ortalama tarih bilgisine sahip olanlar bileceklerdir.

Peki, okumanın ve bunu öğretmenin neresi en affedilemez suç olarak görülüyordu? Çünkü okuyan insanın rüyalarının peşinden gitmek, kendi mefkuresini aramak gibi sahibi açısından son derece sakıncalı, tehlikeli sonuçlar doğuracak yollara sapma, yani ona efendileri tarafından çizilen sınırların ve biçilen rollerin dışına taşma ihtimali vardır.

Hatta ihtimalden de öte bu bir realiteydi. Köle tacirleri ve kölelerin satıldıkları yerlerdeki yeni efendileri, acımasızdı. Fakat gönümüzdeki muadillerinden daha dürüstlerdi! Zira onlar, cezalandırdıkları kölelerine suçlarının ne olduğunu açıkça söylüyorlardı; okuyorsunuz ve dahası zencilere okuma-yazmayı öğretiyorsunuz! Hırsızlık, yağma, gasp, sahtekarlık ve dahi her türlü suç belki affedilebilir ama bu suç asla affedilemezdi!

Oysa günümüz zorbalarında durum çok daha vahim boyutlarda. Her şeyden önce size atfettikleri gerçek suçu gizlemek için bin bir çeşit münafıkça yollar icat ediyorlar. Bu icatlarına bir de ‘fetömetre’ gibi akla ziyan, vicdana sığmaz adlar da verebiliyorlar.  Dolayısıyla mazlumlara yönelik ortalığa saçılan her iddia ve haber gerçek niyetleri saklamak için icat edilmiş ve gerçeği saptırmak için ileri sürülmüş safsatalardan ibaret.

Sadece ahlaksız ve yalancı değiller, aynı zamanda gerçek niyetlerini söyleyemeyecek kadar da korkaklar. İnsanların akıllarıyla alay etme cüretleri ise cesaretlerinden değil, gerçeğin ortaya çıkmayacağına olan inançlarından kaynaklanıyor. Sahada kabadayılığa soyunan kalemşorları ve ekran ekran dolaşan vasat altı sözcülerinin her gün tekrarladıkları hamasi söylemleri gerçeği kapatmaya eskisi gibi yeterli gelmiyor. Dürüst olmadılar, sürekli tuzaklar kurdular, hep pusularda oldular ve mazlumlar onların bu kadar alçaklaşabileceklerini, rezilleşebileceklerini öngöremediler.

Öyle ya, savaşın dahi bir ahlakı olmalıydı ama ne gezer! Önce dershaneleri kapatmakla işe başladılar. Çünkü oralarda her sene yaklaşık milyona varan genç kısıldığı delikten kurtulma şansını yakalıyordu. Bugün milleti hayat pahalılığı altında inim inim inletenler o günlerde ne demişlerdi: “Dershaneler çok pahalı ve aileler ödeyemiyor.”

Sonra okulları kapattılar. En sonunda ise tüm kurumları çökertme pahasına buralardan yetişmiş insanları kapının önüne koydular.

Hayır, kapının önüne koyma, bir nebze hafifletilmiş cezalandırma olurdu. Dolayısıyla peşlerine düşüp hapislere doldurmak gerekiyordu. İşte tam da bu safhada hepsini bir çuvala dolduracak suç icadı için en kullanışlı ve muğlak delil ortaya atıldı: “Terör örgütü üyeliği” …

İzmir’den yola çıkıp Anadolu’nun her köşesini eğitim yuvalarıyla donatmanın bir parçası olan, bu uğurda parasını, zamanını, 80 küsur yıllık ömrünün tamamını harcayan Yusuf Bekmezci’yi azılı bir katilden de daha tehlikeli kılan suçlama icat edilmişti: “Terör örgütü üyesi ve yöneticisi olmak”….

Bu sahtekarlığı yapanlar gerçeği pekâlâ biliyorlardı. Anadolu’nun mazlum ve duru gönüllülerinin siyahilere (Türkiye’deki karşılığı siyah Türkler) okumayı öğretmeleri, önemli sonuçlar doğurmaya başlamıştı.

Uzun yıllar cehaletle boğuşan bir milletin çocukları dünya bilim olimpiyatlarında madalyalar almaya, pozitif bilimlerde keşifler yapmaya başarmışlardı. O kadar hızlı yol alıyorlardı ki kendilerine çizilen sınırları farkına varmadan aşıyorlar ve dünyanın farklı coğrafyalarındaki siyahileri de eğitmeye başlıyorlardı. Kendi potansiyellerini ortaya çıkarmaları yetmiyormuş gibi karakterleriyle başkalarına da ilham veriyorlardı.

Köylerinde, kasabalarında veya varoşlarında kalsalardı veya kendilerine sunulanla yetinseler ve onlara biçilen mavi yakalı rolüne razı gelselerdi sorun yoktu. Hatta küçük ölçekli esnaf veya belediye zabiti dahi olabilirlerdi. Ama onlar sermayedarlık, iş insanlığı ve eğitim gibi ancak elitlere ayrılabilecek yerlere uzandılar. Elbette bunlar görünür yasalarda suç değildi ama derin ve karanlık dehlizlerdeki yasaların buyurdukları daha belirleyici oluyordu!

Kendi kaderini ve ülkesini dünya insanlığının kaderine bağlayan bu gönül insanları, bu karakterlerinin gereği olarak barışı ve dayanışmayı talep etmekteydiler. Onlar açısından başkalarının kazancı, kendilerinin kaybı olmak şöyle dursun, daha fazla zenginleşmenin yolu olarak görülmekteydi.

Bu hal sadece ekonomik olarak ele alınmamalı. Özellikle fikirler ve buluşlar dünyasında böylesi bir yaklaşımın değeri paha biçilmezdir. Zira fikirlerin çatışmasından daha iyilerine ulaşılacağı gibi aynı mealde buluşların da diğer buluşları tetikleyerek yeni zenginleşmelere yol açacağı tartışma götürmez bir gerçektir.

Böylesi bir ufkun eseri olarak Türkiye, 2000’li yılların sadece ilk on yılında bütün insani yaşam endeksi göstergelerinde, bilimsel çalışmalarda hatırı sayılır yükselişler göstermiştir. Eğitim alanındaki hamleler; sosyal, ekonomik, demokratik alanlarda da iyileştirmeleri beraberinden getirmiştir.

Yusuf ağabeylerin gayretlerinin küçük bir demosu olarak 2002-2012 arasındaki Türkiye’yi ele aldığımızda ve aynı ülkeyi 2022’lerdeki haliyle kıyasladığımızda gerçek kendini hiçbir başka delile ihtiyaç bırakmayacak açıklıkta oraya koymaktadır.

Bugünün toplumsal barışı bozulmuş, kamplara bölünmüş, fukaralığın kıskacında çırpınan ülkesinde on yıl öncesinin ümit vadeden Türkiye’sinden eser olmaması tesadüfi olabilir mi?

Yusuf ağabeylerin ahlakını, erdemlerini, hedeflerini, karakterlerini ve değerlerinin toplamını gönüllüler topluluğunda da bulursunuz. Bu değerlerle mücehhez insanları sinsice bir planla ülkedeki denklemin dışına aldığınızda, Türkiye’nin başta ekonomi olmak üzere tüm alanlarda eksi seviyelere gerilediğini, geriletildiğini görürüz. (Bahse konu veriler uluslararası etkin kurumlar ve merkezlerin analizlerinde yer almaktadır). Bunu birilerinin bilinçli bir şekilde yaptığını görmemek için kör olmak gerekiyor.

Sonuç; Merhum Yusuf Bekmezci ve beraberindekilerin suçu açık ve net: İnsanların gözünü açmak, kalbini istikamete sokmak, kalp ve beynin izdivacını sağlamak, okullar ve dershaneler açarak insanların düşünme biçimlerini geliştirmek ve eğitmek!

Başkaca suçları da var: Bulundukları toplumlarda insanların bireysel ve toplumsal özgüvenini geliştirmek, iradelerini artırmak ve toplumsal barışı sağlamak, onlara geleceğe yönelik ümitler vermek ve hayaller kurmalarını salık vermek!

Şimdi bir ülke düşünün ki çocukları soğuktan titreyerek aç ve biilaç yatağa giden annelerin, ellerini kaldırarak kendilerine bu yaşamı layık gören o ülkenin lüks ve şatafat içerisinde yaşayan liderine dualar ediyor olsunlar. Böylesi bir akıl ve vicdan tutulmasını ancak cehaletle satın alabilirsiniz. Hele bir de kendini okumuş ve yazar kabul edenlerin her şeyi komplo teorileriyle izah ettiği ve bunun alıcısının ise katlanarak arttığı bir ülke inşa etmişseniz işler yolunda gidiyor demektir!

Öyle ya fukaralık almış başını gitmiş, mafya sokakları teslim almış, toplumsal barış ve huzur bozulmuş, tüm ahlaki ve insani değerler yerlerde sürünüyor ama sorumluluğu yönetenlerde arayanlar pek fazla yok gibi.

Yönetenleri sorumlu tutanlar da her iki lafın arasına mutlaka hizmet gönüllülerini baş sorumlu olarak sıkıştırmayı maharet sayıyorlar.

Bu denli aymazlığın, pervasızlığın, fütursuzluğun satılabilmesinin ve hala alıcısının olmasının birinci nedeni Türkiye’de tavan yapan cehalet ve toplumsal direnç noktası olabilecek sağduyunun epeyce geriletilmiş olmasıdır.

Yüzyıl önce “Cehalet, iftirak ve fukaralık bizim dünyamızın en temel üç sorunudur” diyen Üstad’ın işaret ettiği bu alanlarda büyük gayretlerle hatırı sayılır projeler geliştiren ve uygulamaya koyan hizmet gönüllülerine şeytani pusular kuruldu.

Çünkü bu üç alanda gerçek manada başarılı olunabildiği takdirde Müslümanlar, dünya insanlığının elitler sınıfına yükselebilecekti. Muhabbet insanlarının başarılarını bir yanda hasetle takip edenler ile diğer taraftan korku ve nefretle takip edenler onları bu kutsal yoldan alıkoymak uğruna, son derece planlı ve sistematik bir karşı süreç başlattılar.

Bu sürecin ortakları bir tarafta hırsızlar, hasetçiler, diğer tarafta ise buraların efendileri bizdik ve kuralları biz koyarız diyen beyin takımı (daha çok yabancı ve bir kısmı da yerli uzantılarından müteşekkil) ile Ergenekon ve avaneleri son on yıldır fasılasız ve yoğun bir çaba içerisindeler. Her kötülüğü mutlak surette hizmet üzerinden anlatarak tüm toplumu masumların aleyhine örgütlediklerine inanan bu kötücül ruhlar son rahlede bizzat masumların kendilerini de ikna edeceklerine inanıyor olmalılar ki genel af oltasını ortalığa atıyorlar.

Evet, hizmet gönüllülerine yöneltilen (ısrarla gizlenmeye çalışılan) gerçek suçlamanın siyahilere okumayı öğretmek olduğu gerçeği ortadadır. Dolayısıyla son kumpas ve son öldürücü hamle, mazlumların en değerli özelliği olan, insanlığın makûs talihini değiştirme yolundaki eğitim cehtlerini – heyecanlarını inkıtaa uğratmak ve onları atalete sevk etmektir.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu