Aktüel

“Oku” diye başlamadaki hikmet nedir? | Sorular ve Cevaplar

SORU: «Oku» diye başlamada ne hikmet görüyorsunuz?

CEVAP: “İkra = Oku” emri ilahisi, O en şerefli varlığın zatında tecelli edip, beşere emanet, edilen Kemal-i namütenahiye muhatap ve mükellef olmak için bir vazife ve bir davettir.

Müşahede edilecek; mana ve muhtevası anlaşılacak, anladıkça da Halikın nizam ve kudretinin azametine, ihtişam ve letafetine vukuf kazanılacak olan kâinat, Levh-i Mahfuz’un tecellisidir.

Allah, insan haricindeki canlı ve cansız her varlığı «kalem, olarak vazifeli kılmış, böylece de her varlık kendisine tevdi edilen, kendisinde tecelli eden vukuatı kaydetmiştir.

Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu itibar iledir ki, «Gör, Müşahede eyle» suretinde değil de Oku hüviyetinde bir emir sadır olmuştur. Zira kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve müzeyyen olan kâinat, elbette ve muhakkak ki, ilahi bir kütüphanedir. İnsandan gayrı bütün varlıklar sadece «yazmak» ile mükellef tutuldukları halde, İnsan, hem yazmak, ama ve hele mutlaka «okumak» vazifesi ile müşerreftir.

İlim, tecelli ede gelen nizamın, ayrı ayrı tecelli eden şeylerin münasebetini idrakten ve bu idraklerin tasnifi ve cem’inden ibarettir. Kâinattaki bu nizam, bu nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve muvazene, tesadüfe atıf ve tevdi olunamaz. Binaenaleyh böyle bir nizamın Nazım-ı Aslisi, Vazı-ı Asil’i de elbette vardır.

"Oku" diye başlamadaki hikmet nedir? | Sorular ve Cevaplar 2

Her nizam, zuhurdan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kağıda dökülüp çizilmeden önce bir mimari planın, mimar dimağında tasavvur edilmiş olacağı gibi.. Beşerin kesafeti ve gölge varlık olması, bu tasavvur ve taazzuva, nasıl bir şekil verir, e bir tarafa.. Kâinat çapındaki mutasavver nizam, Levh-i Mahfuz’dur. Mukayyed nizam ise Kur’an-ı Kerim’dir ve o Levh-i Mahfuz’un âyinesidir.

Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak; yanlış anlayacak, hatalar yapacak, tecrübelere girişecek; hata – sevap potasından geçirdiği ilim cevherini selamet ve salâbete, emniyet ve rasanete ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını izan edip şuuruna ve gönlüne mal etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayrıya teslim ve tevdi etmek tamamen başkadır.

İdrak ile ilgili bütün bu «başkalıklar» olmaktadır Zira kâinatta birçok kanunlar vardır ve bunlar kanun vazı-ı tarafından ittirad ve ahenk içinde cereyan ettirilmektedir. Bunların birkaçı şunlardan ibarettir;

1 — TEK’ten çok’a gidiş,
2 — Çoklar arasında benzerler, farklılar ve zıtların husulü,
3— Zıtlar arasında faal muvazene ve ahenk,
4 — Münavebe,
5 — Öğrenme, unutma ve yeniden öğrenme
6 — Cehd ve gayret,
7 — Tahlil ve terkip,
8— İlham ve inkişaf,

İnsan bu kanunların bütününe tabidir Bu itibar Redir ki, elbette çok insan olacaktır. İnsanlar arasında benzerler, farklılar ve zıtlar bulunacaktır. Keza insanlar arasında benzer, farklı ve zıt fikirler ve görüşler; inanışlar, davranışlar ve hareketler de olacaktır. Ancak bütün bu fıtri zıtlıklar atıl değil, ceyyid ve faal bir muvazene içinde olacaktır.

Yine bu itibar iledir ki, sadece mani hedef alan bir gidişin ilmi kaybetmesi ve sadece ilmi hedef bilen bir gidişin de imanı ihmal ve kaybetmesi vuku bulacaktır.

Yine bu itibar iledir ki, ilim ve cahil, ikrar ve inkâr, fazilet ve redaet, zulüm ve adalet, muhabbet ve nefret, mücadele ve müsâlemet, rehavet ve atalet muhtevalı bir tevekküle dayalı yaşayış temposu ve davranış tarzına mukabil, her şeyi insanın yapabileceği inancına dayalı sabırsız bir sürat, haşin bir «bozup yapma, yıkıp kurma» ihtiras ve cinneti gibi esasları ve hallerin peşi peşine gelmesi münavebesi de vuku bulacaktır.

Yine bu itibar iledir ki, hatta o müstesna varlık, beşerin medar-ı iftiharının dâhil öğrettikleri unutulabilecek, ama mutlaka yeniden hatırlanıp yeniden öğrenilecektir. Kaza böyle bir cüz’lere ayrılma, bir tahlil, bir çeşitlenme, bir çoklaşma sonunda, elbette bunda da bir rucü, bir terkip cereyan edecek ve elbette bir ilham ve zuhur da olacaktır.

Bütün bunlar olmuştur, olmaktadır ve muttasıl olacaktır. Hazret-i Musa’ya içtimaiyatı ve içtimaiyatın sıhhatle devamını mümkün kılacak olan Emirler (Evamir-i Aşere); Hazret-i İsa’ya beşeri münasebetlerde hilm-ü şefkat, muhabbet ve müsamaha, sabr-u tahammül; Hazret-l Peygambere (sav.) bütün bu hususlara ilave olarak ilim, irade, hikmet, muvazene, telif, terkip, icmal ve tekmil tebşir olunmuş idi.

Bu itibar iledir ki; Müslüman olmak diğerlerinden bir bakıma daha külfetli, daha mesuliyetli, ama bir o kadar da latif ve âlidir. Zira evâmir ve içtimai esaslar yanında, muhabbet ve müsamaha, hilm-ü şefkat; sabr-u tahammül yanında ilim, irade, hikmet, mütevazın, telifçi ve terkipçi olmak ve kalmak gibi yüksek bir mertebeyi de istilzam ettirmektedir.

Bundan ötürüdür ki; Fizik, Kimya, Astronomi, Biyoloji gibi ilimler sahasında yapılan keşifler, temin edilen terakkiyat, sonunda Levh’i Mahfuz’da tasavvur edilen, Kur’an-ı Kerim’de kayda tabii tutulan ve kâinatta yer yer ve muttasıl tezahür eden esaslardan bazılarının anlaşılmasına, şümul ve vüsat ile idrak edilmesine hizmet ettiğinden dolayı, bütün ehl-i keşif ve himmeti tebrik ve takdir gerektir. Ancak, böyle bir hizmet, kazancı ve muvaffakiyetine mukabil Halik ve Nazım’ı inkâr, ilahi ilham ve irşadı ret, insanı te’lih, insan iradesini mutlak hâkim eylemek gibi bir kayba ve dalalete düşmekten insanlığı siyanet etmek de icap edecektir.

Fizik ve Kimya laboratuarlarında yapılan tecrübelere, öğrenilmiş kanunlara uyularak, fizik, kimya ve biyoloji vakalarında yeni istikametler vermek, ibda ve ihtirada bulunmak muvaffakiyetine istinaden gittikçe sabırsızlaşan, gittikçe hızlanan, gittikçe küstahlaşıp mesuliyetsizleşen, bir cüret ve keyfilik üzere insanı ve insan cemiyetini dahi müvazi ve muadil türlü tecrübelere, türlü istihalelere tabii tutmak sath-ı mailinde yuvarlanmakta olan bugünün beşer ölçülerine karşı, insanın bir “laboratuar hayvanı” insan cemiyetinin de bir «laboratuar» almadığını layıkıyla hatırlamak lazımdır.

Mevzu ilimleri cumüdet ve humüdetten, kuruluk ve abesiyetten kurtarmak, evvela ilimlere mevzu meselenin layıkıyla anlaşılmasına yardım edecek; saniyen insan irade ve zihnin payına düşeni eda, his ve kalbi imtisaslarını bir iç müşahede ile müşahede ettirmiş olacaktır.

O zaman işleyen aydın bir enfüs, fasih bir lisan kesilecek ve karşısına konulmuş kâinatı kelime-kelime, satır-satır okuyacak, tıpkı bir kitap gibi. Zaten kâinatı bir kitaptan farklı görmek de adeta imkânsızdır. Hele hele tekvini emirlerde ilk yaratılan «kalem» olarak anlatılıp da tenzili fermanda da ilk emir “oku” olursa,.

Fakat aynı zamanda bu zannedildiği kadar kolay da değildir. Mesele bir terkip ve tahlil mevzuudur. Zahir ve batın hassaların faal ve vakalar karşısında titiz oldukları nispette bir duyuş, bir görüş alsa bile, bu hassalardan bir tanesindeki arıza büyük bir nispette diğerlerini de tesirsiz kılar.

Onun için Kur’an-ı Muciz-ül-Beyan da körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zira tekvini emirler gözle okunduğu gibi, tenzili emirlerin ilk makes bulacakları esrarlı perde de kulaktır ve bu müşahede ve duyuşa tercüman ise lisandır.

Binaenaleyh afak ve enfüsü göremeyen, kulağına geleni de duymayacak, duysa da anlamayacaktır. Keza kulağına çarpan ilahi emirlerle uyanmamış bir gönül Şeriat-ı Fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır.

Demek ki «oku», bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin, bir müşahede ve değerlendirmenin, bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfana dili tercüman kılmanın ifadesi oluyor ki, bizim için bir ilk emir olması ne kadar manidardır.

Ehemmiyetine binaen uzun gitti ve yer yer sadet harici mevzular kurcalandı. Tekraren mütalaası bizi mazur gösterir ve affettirir ümidini beslemekteyim.

M.Fethullah Gülen Hocaefendi

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu