Yazarlar

Sonsuz şefkate rağmen ebedi cehennem azabı nasıl olur?

ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN VE RAHMET 7
Üsdad Hazretleri İşârâtü’l-İ’câz eserinde “Ve lehüm azabün azim” “Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.” (Bakara sûresi, 2/7) ayetinin tefsirinde “Bir kâfirin mâsiyet-i küfriyesi, mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-i mütenahi bir ceza ile tecziyesi adalet-i ilâhiyeye uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvâfık değildir; merhamet-i ilâhiye müsaade etmez.” sorusunun cevabında getirdiği delillerle kafirlerin bu cezaya müstahak olduklarını altı yönden ispatlamaktadırlar;
-Eğer kafir yaşamaya devam etseydi, bozulan mahiyeti sebebiyle o cinayetleri işlemeye devam edecekti.
-İşlenen cinayet kısa bir zamanda cereyan etse de, nihayetsiz (sonsuz sayıda, bir sınırı veya limiti bulunmayan) olan bütün kâinattaki mahlukatın tevhide dair şehadetlerini inkar ettiğinden dolayı nihayetsiz bir cinayettir.
-Küfür, verilen sonsuz nimetlere karşı bir nankörlük olduğundan nihayetsiz bir cinayettir.
-Küfür, sonsuz ve nihayetsiz olan zât ve sıfât-ı ilahiyeye karşı işlenmiş bir cinayettir.
-Zahiren sınırlı gözükse de, vicdan ebede bakıp ve ebedi istediğinden dolayı, mahiyeti itibarıyla nihayetsizdir, sonsuzdur. Küfürle vicdan kirletilerek tahrip edilmektedir.
-Nasıl ki, imanın ebedi lezzetleri meyve vermesinde olduğu gibi, imanın zıddı olan küfrün de ebedi olan acı elemleri ahirette netice vermesi mahiyetinin gereğidir.
EBEDİ CEZALANDIRMANIN İLÂHİ ŞEFKAT VE MERHAMETLE BAĞDAŞTIRILMASI
Bu ispattan sonra akla gelen “Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvâfıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i ilâhiyeye ne diyorsun?” sorusu ise şöyle cevaplandırılmaktadır: “Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun –velev cehennemde olsun– ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz (tam kötülük) olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücûd ise, velev cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır (tam hayır, iyilik). Maahâzâ, kâfirin meskeni cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a’mâl-i hayriyelerine mükâfâten, şu merhamet-i ilâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır.
 
Maahâzâ, cinayetin lekesini izale veya hacaletini tahfif, veyahut icrâ-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe’nidir. Evet, dünyada, çok namus sahipleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir.. ve isteyenler de vardır.”
Kafir ona takdir edilen cezayı muhakkak surette hak etmiştir. Bunun açıklamasına İşârâtü’l-İ’câz tefsirinde ayrıca bakılabilir. Üstad Hazretleri, kafir için, ebedi yokluğa kıyasla, vücudun veya mevcut olmanın neticesi Cehennem de olsa daha hayırlı olduğunu ifade etmektedirler. Ebedi yok olmanın ebedi Cehennem’den daha büyük bir ceza olacağı ve ayet-i kerimede geçen “azb” kelimesinin karakterinden anlaşılan bir manaya binaen, kafir için ebedi cehennemden kurtuluş imkânı olmasa da, amellerinin cezası olarak takdir edilen sürede bir ceza çekildikten sonra, ateşle bir ülfet peyda edecekleri ve bir takım şiddetlerden kurtulacakları sonucunu çıkarmaktadırlar ki, Muhyiddin ibn-i Arabi gibi bazı mühim zatlar da aynı düşünceyi paylaşmaktadırlar.
Ayrıca, işlenen cinayetlerin yol açtığı hacaletten, utanmaktan ve yüklerden kurtulmak için, bunların karşılığı olarak verilen cezanın kabulü fıtratta yerleştirilmiş bir duygudur. Dünya’da bile bu ağır yükten kurtulmak için kendilerine ceza uygulanmasını isteyen karakterler vardır.
KASTAMONU LAHİKASINDAKİ ORİJİNAL TESPİTLER
Şefkat yüzünden esasat-ı İslâmiye’nin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikattir. Şefkat-i insaniye, merhamet-i rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten li’l-âlemîn Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. Mesela, kâfir ve münafıkların cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.”
İnsandaki şefkat ve merhamet duyguları, merhamet-i sonsuzun sadece bir cilvesinden ibarettir. Sonsuzluk yanında bir zerre ne ifade eder ki? Merhamet-i rabbâniyeden ve alemlere rahmet olarak gönderilen Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) şefkatinden daha ileri bir şefkate ve rahmete sahipmiş gibi iddialarda bulunmak, dalalet, sapıklık ve yoldan çıkmayı netice veren ruhi ve kalbi bir hastalıktan başka bir şey değildir.
Aynı eserde, bunun böyle olduğunun ispatı şöyle yapılmaktadır: “Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir. ”
Risale-i Nur’da kat’iyetle isbat edilmiş ki küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudâta bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref’ine ve âfâtın nüzûlüne vesiledir. Hatta, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekvâ ederler ki “İstirahatimizin selbine sebep oldular.” Diye rivayet-i sahiha vardır.
O hâlde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki müstehaklara âfât geldiği zaman mâsumlar da yanarlar; onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.”
(önceki iki yazıda, bu merhamet konusu detaylı bir şekilde ele alınmıştır.
Linkleri aşağıdadır;

 

Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu