Yazarlar

Sen Çok Kıymetlisin | Mehmet YILDIZ

“Biz Emanet’i göklere, yere ve dağlara teklif ettik, ama onlar onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğu altında ezilmekten korktular; ne var ki insan onu yüklendi. İnsan, gerçekten çok zalimdir, çok cahildir” (gerçek bilgiden mahrumdur) (Ahzâb-72).

“İnsanoğlu dış dünya ile ilgilenirken kendini unuttu” (Alexis Carrel)

İnsan nasıl bir yükün altına girdiğinin farkında mıydı acaba? Yerlerin, göklerin kaçındığı bir mesuliyeti biliyor muydu gerçekten? Ama mukaddes emaneti yüklenebilecek bir kabiliyet bir donanım vardı onda. Çünkü insan, cehaletin pençesinde, zulmün kıskacında olsa da, mukaddes emaneti kaldırabilecek bir mahiyette yaratılmıştı. Maddî manevî cihazlarla donatılan bu esrarengiz varlık, kâinat kitabını satır satır okuyacak, keşiflerin önündeki düğümleri tek tek çözecek, gündüz ve gece, hem de hece hece, yeni buluşlara imza atacaktı. Aklını, mantığını, iradesini ve bütün duygularını verimli bir şekilde kullandığı taktirde, vahyin ışığında, azmin ve inancın kanatlarıyla, melekleri geride bırakabilecek bir pozisyonu yakalayabilecekti. Ne var ki insan kendisine emanet olarak verilen bütün kabiliyetlerini, imkanlarını müspet manada değerlendiremezse,çürüyüp gitme, insanlığı itibarı ile büsbütün zarar etme ile karşı karşıya kalacaktır.

Bu dünyada insan için, kalbin zümrüt tepelerinde şerefiyle, izzet ve onuruyla yaşamak da, insan olma vasfını kaybetmiş bir talihsiz olarak diğer talihsizlerle birlikte aşağıların aşağısına düşmek de mümkün.

Hak, adalet, batıl ve zulmet yollarının ayrımında bulunan insan, bir taraftan âfakta yeni yeni ufuklar kovalarken, diğer tarafta bazen kendine takılır, bir çakıl taşının ayağına değmesi ile düşer, pireyi deve yapar, özünü unutur, sözünü unutur, unutulmaması gerekenleri unutur, kısır döngü içerisinde mahrumiyetler kuşağında acınacak bir hale düşer.

İnsana yaratılışta bir misyon verilmiştir. Vizyonuyla, aksiyonuyla ona bir rol sunulmuştur. Kendisine verilen bir ölçü, tartı ve mantık mekanizması olan benlik/nefis pusulası ile aklını, mantığını ve duygularını kullanarak kâinat kitabını mütalaa edecek ve oradan nice hakikatlere ulaşacak yüce bir yaratılışa sahiptir. Hz. Ali (r.a.)’ın dediği gibi onun cirmi/cüssesi çok küçüktür fakat mahiyetinde kainatlar matvîdir/gizlenmiştir.

Yani insan, kâinatta yaratılmış en muhteşem varlıktır, kâinatın küçültülmüş bir örneğidir.

Bir başka açıdan, “İnsan hayatı iki yarım hücrenin; iki ayrı mekânda, iki ayrı bedenden yolculuğa çıkarılması ile başlamaktadır. Özel bir kanalda önce bir tam hücre haline getirilip, sonra harikulade olaylar zinciri ile çok müstesna bir karar yerine (uterus,rahim) yerleştirilmektedir. Orada bir yandan farklılaşarak bir yandan çoğalarak, durmadan yaratılış aşamalarından geçirilerek en sonunda olağanüstü bir varlığa dönüştürülmektedir.”*

Rabbimiz Hz. Adem’e bütün isimleri öğretti ve insanoğluna öğrenme kabiliyeti verdi. Çok şey öğrendi insanoğlu ama nedense kendisine yabancı kaldı. Bedeni ve cismani arzularını tatmin etmek, en büyük hedefleri arasına girdi ama ruhunu çöllerin kavurucu sıcaklığına terk etti. Geçici zevklere heves etti. O zevklerin esiri oldu fakat, vicdani huzuru kaybetti. İlim sıfatının kapısı aralandı kendisine. Beyan kabiliyeti ihsan edildi benliğine. Dolayısıyla insanoğlu dış dünyaya merak saldı. Az bir şeyler öğrenince de gurura daldı. Halbuki kâinat bir laboratuvardı. Araştırma yapacak, sentez ve analizlerde bulunacak ve hayretten hayrete geçmesi gerekecekti.

Heyhat! Bu ufku yakalamak herkese nasip olmadı. Yüce ruhlar hep azınlıkta kaldı.

Halbuki ilimden beklenen bir gaye vardı. O’nu tanımak, sanatını görmek, hikmetini anlamak ve O’na teşekkür etmek. Çünkü misyonu bu idi insanın. İnsanların bir kısmı hobi olsun diye, bir kısmı çok biliyor desinler diye, bir kısmı geçim kaynağı için ilmin peşinde koştu. Maalesef insanlardan birçoğu da var ki, bir kitap okumadan, iki satır yazmadan, bir saat tefekkür etmeden, bir kez teşekkür etmeden, eşyanın arkasındaki hikmetleri kavramadan göçüp gitti bu diyardan. Kâşifler, gerçek düşünürler, bilim adamları, sırtlarındaki emaneti fark edenler, adım adım O’nu arayanlar ve O’nu bulanlar, damla iken deryaya ulaştılar; zerre iken sonsuzluğa yelken açtılar. Varlıklara, hadiselere, geçmiş ve geleceğe bütüncül bakma fırsatını yakaladılar.

Kâinatın merkezinde insan vardı. Onun keşfedilmesi, evrenin sırlarının çözülmesi gibi bir şeydi. Şimdiye kadar kim bilir kimler ele aldı bu konuyu? Nebiler, İnsanlığın dünya ve ahiret saadeti adına en büyük rehberleridir. Allah’ın has kulları, filozoflar, bilim adamları, kaşifler, hepsi tek tek insana dair pek çok uğraş verdiler.

Neden bu kadar uğraş, kimdi ve ne idi bu muazzam varlık?

Haydi biraz insanı tanımaya çalışalım.

İnsanın fizyolojisi, biyolojisi, zihinsel faaliyetleri, psikolojik durumu, pedagojik durumu, sosyolojik durumu, birey olma özelliği ve bütün varlıklarla uyumu.

O kadar çok yönü var ki, hepsini ele alma imkânımız yok.

Belki sadece küçük bir işaret.

Hani Bediüzzaman hazretleri bir yerde;

Ey her şeyi sebeplere bağlayan insan!

Diyelim ki, garip cevherlerle donatılmış hayret verici bir saray yapıldığını gördün. Onun inşasında kullanılan cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor olsun. Bir kısmının Endülüs’ten, bir kısmının Yemen’den, bir kısmının da Sibirya’dan başka yerde bulunmadığını farz edelim. Bina yapılırken aynı gün içinde doğudan ve batıdan, kuzeyden ve güneyden o cevherli taşların kolaylıkla getirilip işlendiğini görsen, o sarayı yapan ustanın bütün yeryüzüne hükmeden mucize sahibi bir Hâkim olduğundan hiç şüphen kalır mı?

İşte her bir canlı öyle ilahî bir saraydır. Bilhassa insan, o sarayların en güzeli ve en hayret vericisidir. İnsan denilen bu sarayın cevherlerinin/maddi manevi dokularının bir kısmı ruhlar âleminden, bir kısmı misal âleminden (hayal), ve Levh-i Mahfuz’dan (hafıza), bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, maddî âlemden gelir. Hem insanın ihtiyaçları ebediyete uzanmış, emelleri göklere ve yeryüzünün her yerine yayılmış; bağları, alâkaları dünya ve ahirete dağılmıştır. O, hayret verici, garip bir saraydır.

İşte ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yaratan ancak, dünya ve ahiret birer menzili, yeryüzü ve gökler birer sayfası, ezel ve ebed dünü ve yarını hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir (Nursi, 14. Nota).

Böyle maddi bir saray bile insanı hayrete sevk edebiliyorsa ya ruhu, kalbi, duyguları, aklı olan insan denen muhteşem bir saray?

“Şu halde insan bir baksın neyden yaratıldığına!

Fışkırıp çıkan basit bir sıvının bir kısmından yaratıldı o”. (Tarık-5,6)

Şimdi de 100 trilyon odası olan bir saray düşünelim. Yani yetişkin bir insanda ortalama 100 trilyon hücre bulunur. Her hücrede 200 trilyon civarında atom vardır. (Samanyolu galaksisinde bulunan yıldızların 100 katı kadar atom.) 1,5 katrilyon civarında da mikrobik hücre vardır. Hayal etmesi bile imkânsız rakamlar bunlar ama devam edelim.

Saçımızın bir telinin kalınlığı 500.000 karbon atomu genişliğindedir. Bir atomun çapı 1 mm’nin 10 milyonda 1’i kadardır. Atomun içinde bulunan çekirdeğin çevresinde dolaşan elektronların çapı ise bundan 100 binde 1 nispette daha küçüktür. Elektronun bu dar yörüngedeki sürati ise saniyede 300.000 km.

Anlaşılmadı mı? Milimetreyi elinize alın. Onu on milyon parçaya bölün. İşte bir parçası atomun çapı büyüklüğündedir. Şimdi o küçük parçayı hayalinizin gücü yeterse bir daha yüz bine bölün, işte bu da elektronun çapıdır.

Bitmedi. Hücreye bakalım bir de. Her hücrede bir çekirdek vardır. Her çekirdeğin içerisinde iki metre olan bir DNA vardır. Sıkı durun, normal bir insanın hücrelerinde bulunan DNA’lar, uç uca eklendiğinde, güneşle dünya arasını (149,5 milyon km) 600 defa gidip gelecek uzunluktadır. Lütfen okumayı bırakın ve az biraz düşünün bu konuyu.

Devam edelim. Şimdi elektronun en yakın yörüngede çekirdeğe olan uzaklığını anlamak için bir cm’yi yüz milyona bölün. Bu daracık mekândaki elektronun hızı saniyede 300.000 km’dir. Bu hıza rağmen ne elektron fırlar ne çekirdeğe çarpar ne de enerjisi biter.

Mikro alemde takip ettiğimiz insana bir an dıştan bakalım. Her bir sima, farklı bir dünya; Her bir parmak izi, farklı bir işaret. Nasıl oluyor peki?

“Evet, toplarız, hem de parmak uçlarına varıncaya kadar eski halinde düzenleriz!” (Kıyamet-4)

Çok şeyleri keşfettik ama, kendimizi ihmal ettik.

Halbuki bunca donanım bize boşuna verilmemişti. Ötelerde mahcup olmak da var.

Kendini bilen, üzerindeki nimetleri gören, idrak eden, Rabbini bilir.

Öyleyse haydi kendimizi tanımaktan başlayalım bu güzel yolculuğa..

Ne yalanlarda var, ne hakîkatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabîatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış. (NFK)

* YARATILIŞTA TIBBİ MUCİZELER (Halil İbrahim ERBIYIK)

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu