Kürsü

Sefâhet

Zevk u safâ düşkünlüğü, hafif meşreplik ve bunaklık da demek olan sefâhet, günümüzde çok yaygın ve âdeta teşvik görmekte. Ülkemiz dâhil hemen her yerde gırtlağına kadar sefâhete gömülmüş bir sürü sefîh var ve bunlar, içinde neş’et ettikleri toplumların bünyesinde âdeta birer virüs yığını. Akıl, mantık, muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismânî arzu ve nefsânî zevklerine bağlı hareket eden bu densizler, sürekli hayvanî zevkler peşinde ömür tükettikleri gibi çevrelerindeki pek çok iradesiz kimseleri de aynı levsiyât içine çekerek onları da çürütmektedirler. Bugün, ‘Geçmiş gelecek masal hep, eğlenmene bak, ömrünü berbat etme.’ (Ömer Hayyam) diyen bir sürü serâzat var. Dünsüz, yarınsız ve kural tanımaz bu çakırkeyf nesillerin zevk u safâ adına nerede duracaklarını ve gidip daha nelere dalacaklarını bugünden kestirmek mümkün değil. Hele bir de televizyon, radyo, bazı medya kuruluşları ve bir kısım karanlık eğlence yerleri bunların hayvanî hislerini gıdıklıyor ve cismânî arzularını şahlandırıyorsa..!

Hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdüren, davranışları hayvanî içgüdülere emanet ve ciddî bir ruh sefaleti içinde bulunan böyle sefîhlere, dinî, millî ve ahlâkî değerleri anlatmanın çok zor olacağı kanaatindeyim; anlatamazsınız bunlara hayatlarını, zamanlarını, imkânlarını israf ettiklerini; herkese, hususiyle de gençlere kötü örnek olduklarını ve toplumu çürüttüklerini.. çekip alamazsınız onları içinde bulundukları bu bohemlikten ve insanı insanlığından utandıran ruh sefaletinden. Ne edep hissinden, ne hesap endişesinden ne de insanî değerlere saygıdan eser göremezsiniz bu talihsizlerin tavır ve davranışlarında. Hayattan kâm alma, kadın-erkek birbirinden yararlanma bunların en birinci işleri.. düşünmezler yuvayı, anne-baba olmayı, millete faziletli evlât yetiştirmeyi. Siz, kadına değerler üstü değerler atfeder, analığıyla Cennet’i onun ayaklarının altına indirirsiniz; hayat arkadaşı olarak onu ötelerde ebedî refîka-yı hayat pâyesiyle sarsılmaz bir tahta oturtursunuz; kızınız görür, gözünüzden aziz bilirsiniz; ‘bacınız’ der, üzerine tir tir titrersiniz.. bu önemli hususların hiçbiri onların nazarında bir şey ifade etmez; onlar bu muallâ varlığı sadece hayvanî iştihalarına göre değerlendirirler. Bu menhûs iştihaya göre, cazibesini koruduğu sürece o, hep ağa düşürülmeye çalışılan bir av, letâfet ve zarâfetini yitirince de yerlerde sürüm sürüm sürünen bir zavallıdır; bir zavallıdır o, kaşını, gözünü, mimiklerini kullanamayacak hâle geldiğinde ve cismâniyeti itibarıyla artık çevresinde bir türlü alâka uyaramadığında…

Bu konuda erkeğin de ondan çok farkı yoktur; bu çarpık alâka ve tehlikeli meylin karşılığı da dünyada inkisar üstüne inkisar, ötelerde de ebedî hüsrandır.. evet böylelerinin, âhireti yitirmenin yanında, kalıcı bir dünya zevkine ve huzura ermeleri de söz konusu değildir. Dünyaya müteveccih ve geniş imkânlar içinde olmalarına rağmen, ne yuvada mutluluk, ne aile fertleri arasında sıcak bir münasebet ne de yarınlar adına bir saadet vaadi; bomboştur onların yürekleri, hisleri ve iğretidir o sûrî beraberlikleri. Birbirinden kopacak gibi dururlar yan yana durduklarında; birer düşman tavrı alırlar ayrılıp hevâ ve heveslerine göre ayrı ayrı yollara girdiklerinde. Onca beraberliğe rağmen zerresi yoktur vefanın üzerlerinde ve endişe duymazlar arkada bıraktıkları yetimlerinden. Azıcık olsun bunun aksi söz konusu olsaydı bugün en zengin ve en medenî gibi görünen ülkelerde boşanan aile ve yıkılan yuva nispeti yüzde altmışlara hiç ulaşır mıydı?..

Zaten bu karanlık ülkelerde, hayat tâ baştan yanlış mayalandığı için bu tür sonuçları da tabiî görmek icap eder. Bizim dünyamız da dahil, şayet insanlık bu konudaki yanlışlarını görüp hatalarını düzeltmezse, bu ölçüdeki bir izmihlâl ahlâkı daha uzun yıllar devam edeceğe benzer. Bugün İslâm ülkesi görünümündeki yerlerde bu tür bir ruh sefaleti çok geniş alanlı görünmese de, çaresine bakılmazsa, aynı sefâhet seylâplarının bu dağınık coğrafyayı işgal etmesi de kaçınılmazdır. Daha şimdiden bazı çevrelerde hayâ, iffet ve utanma hissi bilmem kime emanet.. haram-helâl mülâhazası modası geçmiş telâkkiler gibi.. dinî esaslar ve ahlâk, insanın elini-kolunu bağlayan birer zincir, fazilet de anlamsız bir lüks âdeta.

Bu tür mülâhazalarla tamamen kendini salmış bu insanlar, yerinde en rezilâne davranışların bile müdafaasını yapabiliyor; fazilet-rezalet ayrımını, hayır-şer farklılığını bir telâkki ürünü gibi görüp gösteriyor ve ahlâkî hiçbir endişe taşımayabiliyorlar, taşımadıkları kadar orman komşuları. Bu tam bir fecâat ve fezâat ama, -maalesef- onlar bunu hissetme yeteneğine dahi sahip değiller. Heyecanla çarpan sineleri var ama şehvet duygusuyla; her anları ayrı bir his tufanıyla geçiyor ancak nefsanî zevkler hesabına. Öyle bir gaflet ve dalâlet içindeler ki, onların yanında Nuh kavmi, Ahkaf şaşkınları, Semûd sergerdanları, Sodom, Godom sefilleri, Pompei rezilleri çok hafif kalır. Ne ar, ne hayâ, ne iffet ne de evrensel insanî değerler, silinip gitmiş hepsi. Hakk’a karşı vefasızlar; saygıdan haberleri yok; işleri-güçleri yalan, hıyanet ve her davranışları apaçık riya.. isterseniz gerisini Âkif söylesin:

Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde…
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer o incecik perde!

Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lâfz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;
Nazarlardan taşan mânâ ibâdullahı istihkâr.

Beyinler ürperir ya Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harab, iman türab olmuş!

Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!

Varlık ve imkân onları yoğa çekiyor; maddî refah daha bir sefilleştiriyor. Nimetlere karşı nankörlüğün yanında bir körlük yaşıyorlar ki âdeta cinnet.. evet bunlar maddî imkân, konfor ve müreffeh hayat adına her şeye sahipler ama iman ve yakîn problemleri var. ‘Ahsen-i takvîm’e mazhariyetin farkında değiller. Her hâllerinde bir ruh sefaleti göze çarpıyor ve sefâhet diz boyu.. hayır hayır, gırtlaklarına varacak derinlikte!. tavırlarına bir başıboşluk hâkim ki, bu hâlleriyle onların iradelerinden söz etmek dahi çok zor. İç boşluklarını ya içki, kumar, eğlence ve uyuşturucuyla gidermeye çalışıyorlar veya anlamsız bir kısım aktivitelerle.. hele bunların arasında büyü, yoga, meditasyon ve daha bilmem ne şeytanî oyunlarla avunanlar var ki emsallerini en koyu câhiliye dönemlerinde bile görmek mümkün değildir…

Bu hilkat garibelerinin tavırları o kadar anormaldir ki, ne bir psikolog tetkikine ne de bir psikiyatrist psikanalizine ihtiyaç hissetmeden insanlık adına nerede durduklarını hemen anlayabilirsiniz. Çılgınlık ve hezeyân en mümeyyiz vasıflarıdır bunların.. cismânî ve nefsânî arzular arkasından koşmak her zamanki hâlleri.. yaşama tutkusu da, mefkûre ölçüsünde dertleri ve davaları. Yorgun, bitkin ve bezgin bir görüntü sergilerler işe yarar bir çağrıya muhatap olduklarında. Bin bir mazeret beyanına kalkarlar bir hizmet teklifi karşısında…

Onca zevk u safâya rağmen rûhen bomboş ve kalben de hep bir tatminsizlik içindedirler; her hâllerinde bir boşluk nümâyândır, bu itibarla da bir hayalet gibi kendilerini kovalayan streslerden, anguazlardan bir türlü kurtulamazlar; kurtulmak bir yana, ruh boşluğundan sıyrılalım derken daha derin bir kısım çukurlara yuvarlanırlar. Aldatan bir oyundan, öldüren başka bir eğlenceye, cismânî bir gayyâdan, nefsânî başka bir veyle yuvarlanır dururlar da rahat nefes alabilecekleri yere kat’iyen ulaşamazlar. Ömürleri sürekli bir fasit daire içinde cereyan eder de her ne hâlse bir türlü bunu fark edemezler. Zannediyorum, hakikî imana yönelecekleri âna kadar da bunu asla anlayamayacaklar.

Aslında bunların problemleri Allah’tan kopmakla başlamış; çareyi sadece cismânî zevklerde aradıklarından daha da derinleşmiş ve onulmaz bir hâl almıştır. “Kim kendine Allah’ın nimeti gelip ulaştıktan sonra (bunun yerine başka bir şey koyarak) onu değiştirirse böylesi için Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Bakara Sûresi, 2/211) meâlindeki ilâhî beyan tam böylelerinin durumunu resmetmektedir. Ama bilmem ki onlar bunu anlayabilecekler mi.? Ben hiç sanmıyorum; zira bunlar neyi yitirdiklerinin de nerede yitirdiklerinin de hiç mi hiç farkında olamadılar; olamadılar ve hep kendilerini gerçek insanî değerlerden uzaklaştıracak fanteziler buldular. Bütün varlık ve eşyâ, Kur’ânî ifadeyle sürekli hakikati, Hakikatler Hakikati’ni hatırlattığı ve Allah yoluna îmâda bulunduğu halde onlar, sağa-sola döndü durdu ve Hakk’a ulaştıracak yolun dışında yollar, yöntemler aramada ömür tükettiler.

Evet, bugün insanlığın en önemli problemi imansızlık ve irfansızlık problemidir. Hayatın hemen her alanında olumsuz tesirleri görülen bu problem halledileceği âna kadar da insanoğlu kendini kahreden bu ruh sefaletinden ve her çeşidiyle sefâhetten sıyrılamayacak, kat’iyen kalıcı bir mutluluğa eremeyecek ve dağınıklıktan kurtulamayacaktır. Ekonomik durumu ve maddi refahı iyi olabilir; ama o asla değişik bunalımlardan, hezeyân türü şeylerden ve bilmem daha adı konmamış ne çeşit çılgınlıklardan sıyrılamayacaktır. Bugün çok geniş imkânlara sahip öyle ülkeler, öyle milletler ve öyle devletler var ki, buralarda bunalım doruk noktada, hezeyân şeytanları utandıracak çizgide, çılgınlık ise ahvâl-i âdiyeden bir şey…

Bu ruh sefaleti ve bu mâneviyatsızlık devam edecek olursa, bizim dünyamız da bu ruhî çöküş ve çözülüşten mutlaka nasibini alacaktır -almasın inşaallah- zira;

Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış
Bir millet göster, ölmüş mâneviyatıyla, sağ kalmış.
(M. Âkif)

Batılı ülkelerde çanlar çoktan çalmaya başladı ve aklı erenler daha şimdiden değişik çözülüş senaryolarından bahsediyorlar. Bilmem ki bütün bunlar, bizim için kendi ruh ve mânâ köklerimize dönme zamanının gelip geçtiğini göstermiyor mu? İnşaallah çok geç kalmamışızdır..!

Sızıntı, Nisan 2005, Cilt 27, Sayı 315

Kaynak: Sükûtun Çığlıkları / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu