Yazarlar

Sağlığımız ve Duamız | A. RÂSİM EMİROĞLU

Konuya Kâinatın Efendisi’nin(sav) Buhari’de geçen bir hadisi ile giriş yapmak istiyorum. Şöyle buyuruyor. Efendiler Efendisi: “İki nîmet vardır ki insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.”  (Buhârî, Rikak, 1)

Bir yakınımın amansız hastalığı sebebiyle son aylarım hastanelerde geçti. Üniversite hastanelerinden şehir hastanesine, özelinden, devlet hastanelerine kadar epeyce yere yolum düştü. Gece gündüz durmadan acil hasta taşıyan 112 ambulansların seslerine helikopterlerin de eşlik ettiğine şahit oldum. Sanki şehrin hepsi hasta olup burada toplanmış…

Bu manzara karşısında Nur müellifi, Sözler ve Asa-yı Musa eserlerinde gençlere söylediği gençliklerine güvenmemelerini, hevâ ve nefislerine uymamalarını yoksa yollarının sırasıyla meyhanelere, hastanelere, hapishanelere en sonunda da her şeyini kaybetmiş olarak mezaristanda son bulacağını söyler. Onun için ibret almak maksadıyla buraları ziyaret etmelerini tavsiye ettiği sözleri gözümün önüne geldi.

Acil servislerin, adli tıpların önlerinde lacivert renkli, her tarafı kapalı, demir parmaklı ceza evi araçlarınıda gördüm. O araçlardan jandarma eşliğinde indirilen veya bindirilen eli kelepçeli, başı örtülü rejimin terörist ilan ettiği, suçsuz yere içeri attığı masum bacılarıma rastladım.

Demek ki, bir taraftan kanserle mücadele eden, diğer taraftan hukuksuz olarak cezaevi cezaevi dolaştırılan, geliş-gidiş 17 saat cezaevi arabası ile eli kelepçeli çok uzaklardaki adli tıp merkezlerine götürülen kanser hastası Ayşe Özdoğan’ların sayıları az değil dedim. Onun gözündeki kan lekesi aklıma geldi. İçim cız etti.

Başka bir gün kurbanlık koyun gibi sıra sıra dizilmiş 50 kişinin bir anda kemoterapi aldığı kocaman salonlara şahit oldum.  Onkoloji servisinde yatan kolunda serum, ağız ve burnunda solunum aygıtı olduğu halde namaz kılanları, ömrünün son günlerini Yâsin okuyarak, Yâ Şâfi ismini çekerek geçiren, ellerini açmış Rabbine dua eden gözü yaşlı kanser hastalarını ve yakınlarını gördüm.

Aklıma Rabbimin bize dua etmemizi tavsiye eden ayetleri geldi. Yüce kitabında bizim dua etmemizi istiyor.  Rabbiniz buyurdu ki: “Bana duâ edin, size icâbet edeyim (duânıza cevab vereyim)!…. (Mü’min, 60).

’’(Habibim!) Kullarım benim hakkımda sana soracak olurlarsa ben onlara çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin çağrısına karşılık veririm.’’ (Bakara, 186)

’’Rabbinize yalvara yalvara ve için için duâ edin!…’’ (Âraf, 55)

Sevgili Peygamberimiz de ’’Dua ibadetin özüdür ’’ demiş ve şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve;  ’Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım.’ der.” (Buhari, Tevhîd 35)

Terim olarak dua;  Allah’ı yüceltip överek aczimizi, ihtiyacımızı O’na arz etmek, O’ndan lütuf, merhamet ve yardımını istemektir.  Dua bizim, Rabbimizle iletişim kurmamızın Kur’an’daki adıdır. O’nunla konuşmak, ihtiyacımızı aracısız direk istemektir.

O’nun huzuruna varmak için randevu almaya gerek yoktur. Gece gündüz fark etmez. Zaten O bizi günde beş vakit huzuruna davet ediyor. En makbul dua namazla beraber yapılandır. Duaya ekmek kadar su ve hava kadar muhtacız. Dua ve ibadet, ruhumuzun gıdasıdır.

Duada eller O’na doğru kalkar, kalp ve gönül samimiyetle açılır. Güçsüzlüğümüz, aczimiz, fakrımız dil ile ilan edilir. O her dilde yapılan duayı işitir ve cevap verir. Sadece Arapça değil, Türkçe, İngilizce, Çince, Almanca vs. gibi her insan kendi diline göre Rabbine derdini anlatabilir, aracı olmadan, tercümana gerek duymadan direk ihtiyacını bildirebilir.

En makbul dua Kur’an’daki dua ayetleri ve Peygamberimizin yaptığı şekilde yapılandır. En kaliteli ve yüce olanı ise sadece ve sadece O’nun rızasını kazanmak için dua etmektir. “Rabbena hep bana” değil “Rabbim sen razı ol” diyebilmektir. Siz ister sesli ister sessiz yapın O sizin duanızı işitir ve cevap verir. Nebatatın, hayvanatın, kuşların vs.yaptıkları sesli-sessiz tesbihat ve dualarını işittiği gibi.

Fransız Dr Alex Carrel 1945’lerde yazdığı kitabında; ’’Her yerde dua edilebilir. Yolda sokakta, otomobilde, trende, uçakta, okulda, fabrikada…Fakat kırda, dağda, ormanda veya sakin yalnız bir odada daha iyi dua edilir” der.
Biz onun yazdıklarının en başına şunları ilave edelim; Mescidlerden, Kabe’de, Mescid-i Nebevi’de, aylardan Ramazanda, günlerden cumalar, vakitlerde gecenin teheccüd, sabahın seherinde, saatlerinde icabet saatlerinde dua etmek daha makbuldür. Hele Bediüzzaman’ın işaret ettiği gibi hapishanelerde, demir parmaklıklar arasındaki mazlumların kıldıkları namazlarının, yaptıkları dualarının sevabını siz hesap edin.

Duaya Allah’ı övüp yücelterek, verdiği nimetlere şükrederek ve Hz. Peygamber’i de salât-ü selam ile anarak başlamamız uygun olur. Tevbe ve istiğfarla kalp aynasındaki günahların sebep olduğu kir ve pas lekeleri temizlenmeli. Rahman ve Rahim olan Rabbimizin kapısını Efendimizin (sav) çaldığı şekilde çalmalı..
Kabul olması için sadece O’nun rızası ön planda olmalı, dil ve kalp samimi olarak el ele vermeli, mide haramdan gözler hain bakışlardan, dilin yalan, dedikodu ve kötü sözlerden korunması lazımdır.

Rabbim başta zalimlerin zulmüne uğramış içerdeki ve dışardaki masumların olmak üzere hepimizin dualarını kabul eylesin. En kısa zamanda ferec ve mahrec versin….

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu