Kürsü

Şafaklar Üst Üsteydi

Dünyanın karanlıklara yenik düştüğü bir dönemde ufkumuz hep renklerle tülleniyordu ve peşi peşineydi fecir şölenleri. Doludizgindi ışık süvarileri ellerinde pâr pâr meş’aleler, dirilişe çağırıyorlardı insanları uğradıkları her yörede.. diriliyordu semtlerine uğrayanlar İsa Mesih nefesi duymuş gibi.. ve yeşeriyordu geçtikleri yerler Hızır uğramışçasına. Bir gözleri dünyada, bir gözleri ukbâda; halkın içinde Hakk’a müteveccihti bu büyülü çehreler.. akılları, kalbleri el eleydi şu dünya mâcerasında; kâh burada, kâh ötede o sihirli seyahatleriyle her gün ayrı bir şehrâyin yaşıyorlardı âdeta…

Gökler bu dünya ile iç içe ve dudak dudağaydı.. şehirlerimiz, köylerimiz semâların tabakaları gibiydi. Kıt’adan kıt’aya geçme yakınlığı gibi tahayyül ediyorduk âsuman katmanları arasında seyahati ve çocuklar gibi en tatlı hülyalarla geçiyordu gecelerimiz-gündüzlerimiz. Her şafak ve tulû ile var olduğumuzu bir kere daha duyuyor, bir kere daha yeniden diriliyorduk. Düşünce ufkumuzda hep cennet meltemleri esiyor ve üzerimizde ruhânîlerin kanat sesleri duyuluyor gibi oluyordu. Bütün bir geçmişi bu günle, bu günü de yakın-uzak gelecekle iç içe yaşıyor, muasırlarımızın zaman darlığından değişik bunalımlarla kıvrandıkları aynı anda biz, cennetin ferah-fezâ yamaçlarında dolaşıyor gibi hep huzur ve neş’e solukluyorduk.

Her zaman sonsuzdan ışıklarla pâr pâr bu dünyada, uhrevî derinlikleriyle baş döndüren köylerimiz-kentlerimiz ve gelin odasına benzeyen pırıl pırıl yuvalarımız vardı. Bu dünyada, gül dikenle barışık, kedi güvercinle yan yana, bülbül saksağanla arkadaş ve her şey ebediyet türküsü meşk ediyor gibi bir derinlikle salınıyordu. Görüp duyduğumuz hemen her şeyle sûr sesi almış gibi bir kere daha derlenip toparlanıyor, daha bir hızlı O’na yürümeye duruyor ve yürüdüğümüz yolların gidip tâ semâlara dayandığını duyar gibi oluyorduk. Bilhassa kalbî ve ruhî hayat yörüngesinde yürüme bahtiyarlığına ermiş aydınlık ruhlar için bu dünyada yaşamak âdeta bir imtiyazdı.

Her fecirde sonsuza çağrı ezan sesleriyle yeni bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’ yaşıyor ve duygularımız taptaze, gönüllerimiz olabildiğine hüşyâr, ruhlarımız da meleklerle atbaşı, dini, gökten ilk indiği günün taravetiyle duyuyor, birkaç adım ötede Sonsuz Nur’un tebessümlerini görür gibi oluyor ve saygıyla olduğumuz yerde kalakalıyorduk. Hep ötelerin derinliğiyle düşünüyor, yaşamayı meleklerin temkiniyle değerlendiriyor ve her zaman Hakk’a âşina gönüller gibi oturup kalkıyorduk.

Bizim o günkü bu sihirli dünyamız âdeta zeminin hayat kaynağı, göklerin de kalbi mesâbesindeydi; bu kalb her zaman ritmik atışlarıyla ‘Hû’ deyip duruyor ve canlı-cansız aksesuarıyla her an bize cennet güzelliklerini hatırlatan akla-hayale gelmedik sürprizler sunuyordu. Pırıl pırıldı her taraf; bakıp bakıp çevremize, duyuyorduk varlık ve eşyânın çehresinde öbür âlemin göz kamaştıran ihtişamını…

Gecelerimiz hep bir ‘seher’ nûraniyetiyle geçiyor, gündüzlerimiz ise firdevs yamaçları gibi apaydındı; apaydındı üstümüze abanmış atmosfer ve onun çevrelediği tabiat, apaydındı bahar-yaz-sonbahar-kış ve bütün hilkat. Bizler bu renkli iklimde, dua ve niyazlarımızla her zaman iradelerimizi aşan isteklerde bulunuyor ve oturup-kalkıp sürekli O’nu hoşnut edecek şeyler mırıldanıyorduk. Duygularımız canlı, gönüllerimiz mızrabını yemiş bamteli gibi tir tir, her zaman O’na farklı telden ne besteler ne besteler sunuyorduk. Yer yer yüreklerimizden kopup gelen ve sinelerimizden yükselen âh u enînler Yakub’un (as) içli feryatları gibi bir çığlık olup yükseliyor; esen rüzgârlar da Yusuf’un (as) gömleğinden kokular sürünüp esiyordu. Her bucakta tertemiz duygularla örgülenen şeker-şerbet sözler, ‘kelime-i tayyibe’ gibi salih amellerin eşliğinde, kendi ufku itibarıyla âdeta ‘çiy noktası’na yükseliyor, sonra da daha değişik bir Hak inayetine dönüşerek sağanak sağanak başımızdan aşağıya boşalıyordu. O günler mü’minlere vaad edilen günlerdi ve o yerler Kâbe’den, Tûr-i Sînâ’dan kopup gelen yerlerdi, bizler de yeryüzü mirasçıları talihlilerdik…

Bir gün geldi, düşmanların amansız saldırıları dostların vefasızlığıyla birleşince, biz de durduğumuz yerde duramaz olduk. Üst üste sarsıntılar yaşadık, sonra da birdenbire devriliverdik. Kim bilir belki de, maruz kaldığımız o hıyânetlere uğramasaydık, bu dünya kıyamete kadar o kendine has güzellikleriyle hep tüllenip duracaktı..?

Ne acıdır ki, bir uğursuz dönemde, bu aydınlık dünyanın bütün ışık kaynakları tahrip edildi.. meş’ale tutan eller kırıldı.. hak söyleyen ağızlara fermuar vuruldu.. ve gelip hayat kaynaklarımızın başına bir kısım gulyabanîler oturdu. Ve artık güneş kendi rengiyle doğmaz olmuştu; ay, çehresindeki lekelerin gölgesinde bir garip gibiydi; zemin de, ifritlerin cirit attığı bir vahşet alanı hâlini almıştı. Olan olmuştu ve gayrı ne bildiğimiz türden güller açıyor, ne çiçekler çevreye kokular saçıyor ne de bülbüller ötüyordu. Huzur ve neş’e ile etraflarına tebessümler yağdıran insanların yerinde de kine, nefrete, düşmanlığa yenik düşmüş kara ruhlu karakuralar ve gayzla homurdanan mağmumlar vardı. Bütün kalb ve ruh insanları o aydınlık çağla beraber sanki gidip kayıplara karışmıştı. Bomboştu köy-kent, ova-oba boş olduğu kadar dimağlarımız ruhtan, mânâdan ve kendi değerlerimize saygıdan…

Yığınlar bir illüzyona maruz kalmış gibi ayakta uyuyor; zimamı elinde tutanlar her gün ayrı bir fantezi peşinde.. kendi değerlerinden kaçan kaçana ve toplum çapında âdeta bir bozgun yaşanıyordu. Ne soy ağacına saygı kalmıştı ne de onun meyvelerine itibar; ağacın köküne baltalar inip kalkıyor ve bin senelik mirasımız ecdada inat çöplüğe atılıyordu. Münafıklık en mergup bir metâ halini almış ve her taraf nifakla inliyordu. Aldatma maharet sayılıyor; takiyye, profesyonel takiyyecilerin elinde Müslümanları karalama adına altın çağını yaşıyordu. Mülhidler her zamankinden daha kurnaz, daha hızlı, buna karşılık pek çoğu itibarıyla mü’minler ise ibadet yorgunu, hizmet bezgini, ücret bağımlısı ve tabiî sabır, azim, fedakârlık ve kararlılık bekleyen konular da fevkalâde zuhurlara emanet edilmişti. Aslında, harikulâde tecellîlere inanan insan ne kadar kalmıştı onu da Allah bilir!

Yakın tarihimiz itibarıyla bu ölçüde dağınıklığa maruz kalmış bir toplum olarak derlenip toparlanmamız mümkün müydü? Bir daha kendimiz olarak kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek miydik? Zahirî esbaba bakılınca olumlu bir şey söylemek oldukça zordu; ne var ki inanan gönüller için sebepler her şey demek de değildi. Hak, inayetiyle tecellî buyurunca ne olmazdı ki! Bugüne kadar insanoğlu kaç defa kara-buza yenik düştüğü aynı anda sürpriz baharlarla karşılaşmış; kaç defa en korkunç yangınların bağrında ‘berd ü selâm’a şahit olmuştu. İnsanoğlu yöneleceği kapıya sadâkatle yöneldiği, içini O’na açıp derdini O’na şerh ettiği her defasında içinde bulunduğu ölüm çukurlarını yükselme rampaları hâline getirmiş ve bir hamlede, bir nefhada ulaşılmaz gibi görülen zirvelere ulaşıvermişti. Neden bir kere daha olmayacaktı ki!..

Evet, şimdiye dek samimiyetle O’na yönelenlerden hiç kimse geriye boş dönmemişti ve O’na karşı müstağni duranlardan da asla kurtulan olmamıştı. İşte bütün bu mülâhazalarla bizler şu anda, yüzümüz kara, ama gönüllerimiz tir tir, ümidimizi O’nun rahmetinin enginliğine bağlayarak, yetersizliğimizi-tutarsızlığımızı ve tabiî çaresizliğimizi O’na açarak bizi yepyeni semavî bir takvimle farklı bir diriliş faslına ulaştırmasını diliyor, arzu ve emellerimizi de inayetine emanet ediyoruz.

Sızıntı, Ağustos 2004, Cilt 26, Sayı 307

Kaynak: Sükûtun Çığlıkları / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu