Yazarlar

Risale-i Nur’u anlamada ruh ve kalbin önemi | Cemil Tokpınar

Risale-i Nur’u tanıyan, bilen, hatta külliyatı evinde bulunduran bazı kimseler, “Okuyor musunuz?” sorusuna, “Hayır, çünkü anlamıyorum” cevabını veriyorlar. “Niçin anlamıyorsun?” diye sorulunca da, “Çünkü birçok kelimenin anlamını bilmiyorum” diyorlar.

Peki, içinde geçen tüm kelimelerin manasını bilseler anlamak için yetecek mi?

Hayır! Çünkü kelime ve cümlelerle anlatılmak istenen ana konuyu ve hedeflenen temel mesajı kavramayan bir kimse tek tek kelimelerin anlamını bilmekle Risaleleri anlayamaz.

Niçin anlayamaz?

Çünkü bu eserleri anlamak için sadece akıl ve mantık yetmez, aynı zamanda kalp, ruh ve duygu lâzımdır.

Dikkat edilirse Risale-i Nur’u okuma ve anlamaya yönelik çabalarda iki noktanın önemli olduğu görülür:

Risale-i Nur’u anlamada ruh ve kalbin önemi | Cemil Tokpınar 2

Birisi, bu eserleri okumaya teşvik edici ve ihtiyaç hissettirici hususlardır. Diğeri, risalelerin bir ilim olarak kavranması için izlenecek teknik ve pratik yollardır.

Risale-i Nur’u anlamanın bir yönü ilimle ilgilidir. Buradaki derin meseleleri kavramak elbette önemlidir. Ancak bunu sadece kuru bir bilgi yığını olarak öğrenmek fazla önem taşımıyor. Bu da gerekli şüphesiz; ama bu, işin sadece aklî ve ilmî yönüdür.

Bir de anlama gayretinin ruhu ve kalbi ilgilendiren hâlî yönü var ki, hem girift meselelerin anlaşılıp mana cevherlerinin açılmasında, hem de ruh ve kalp üzerinde tesir icra etmesinde büyük önem taşımaktadır.

11) HULUSİ AĞABEYİN AHMET FEYZİ ABİ İLE SOHBETİ (2) | Hulusi Yahyagil
Hulusi Yahyagil

Konunun ikinci veçhesi üzerinde dururken, Üstad Hazretlerinin ilk talebesi ve onun büyük iltifatlarına mazhar olan Hulûsi Yahyagil Ağabeyin bir tavsiyesi çok ehemmiyetlidir. Risalelerin en ince ayrıntısına kadar anlaşılmasına büyük özen gösteren bu muhterem zat, şu dört hususu tavsiye ediyor:

  1. Önce Hücumat-ı Sitte’nin altı desisesini çok iyi anlamak ve onlardan kaçınmak.
  2. İhlâsın altı düsturunu anlayıp uygulamak.
  3. Dört Hatveyi (acz, fakr, şefkat, tefekkür) fıtrî bir yaşayış, bir meleke hâline getirmek.
  4. Farzları yapıp bilhassa büyük günahlardan kaçınmak, sünnete sarılmak ve evrad ü ezkâra devam etmek.

Görünüşte çok kolay ve belki de tümünü uyguladığımızı sandığımız bu dört maddede tam 20 düstur var. Bunlardan sadece birisi olan “günahlardan kaçınma”nın yüzlerce alt maddesi bulunuyor ki başarabilen kimseyi takva mertebesine çıkarıyor. Bir başkası olan “farzları yerine getirmek” maddesinde birçok alt başlık var ki bunları uygulayanları, abid ve salih makamına terakki ettiriyor.

Bu maddelerin derin manalarını Risale-i Nur’un ilgili bahislerine havale ederek, belki günlerce sürecek etraflı bir müzakereyi tavsiye ediyorum.

Bunlar içinde Hücumat-ı Sittenin (Altı Saldırının) tuzağına düşmeme konusu üzerinde duracağız.

İman ve Kur’an hizmetini engellemek veya zayıflatmak için din düşmanlarının saldırı ve tuzaklarının anlatıldığı Hücumat-ı Sitte konusu, Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta yer alır. Burada ins ve cin şeytanlarının altı hilesi sonuçsuz bırakılır ve hücum yollarının altısı kapatılır.

Bu hileler sırasıyla şunlardır:

Hubb-u cah (makam sevgisi), hiss-i havf (korku duygusu), tamah (geçim endişesi), ırkçılık, enaniyet (benlik), tembellik.

Gerçekten de makam mevki arzusu ve şöhrete düşkünlük, insanın Risaleleri okuyup anlamasında ve hizmet etmesinde büyük bir engeldir. Bir kimse makam ve şöhretini kaybetmemek için imanî hakikatleri ihmal ederse büyük zarar eder. Bu yolda olan kişinin, makamını ve şöhretini feda etmekten bir an bile çekinmemesi gerekir.

İman dersiyle meşguliyetin kendisine zarar verebileceğini düşünen bir kimsenin korkusu da Nurlardan istifadeye büyük bir mânidir.

Tarihin her devrinde hak ve hakikat kahramanlarına zorluk çıkaranlar, onların canına ve malına kast edenler, hapis ve işkenceyi reva görenler olmuştur. Bu tür zulüm ve baskılar, engellemeler ve mahrumiyetler, dün de vardı, bugün de vardır. Elbette hizmet ehli canını, malını, ailesini, işini korumak ve kaybetmemek için ihtiyat ve tedbiri de elden bırakmamalıdır.

Ancak maneviyatını feda edip sadece dünyayı düşünen bir kişi, iman deryasından istifade edemez ve hizmette bulunamaz. Bunun için korku ve evhamı bırakmak, imanın kazandırdığı hakikî cesareti kazanmak şarttır. Bazı kimseler ihtiyat gerekçesiyle Risale-i Nur’u evinde bulundurmaktan bile çekinmektedir. Oysa bu ihtiyat değil, korku tuzağına düşerek bu eserlerden istifade etmemektir. Eserlerden istifade edemedikten sonra dünyevî rahatın hiçbir değeri yoktur. Hem Risaleler, şimdiye kadar hiç kimseye zarar vermemiş, zahirdeki bazı küçük sıkıntılar ise onların daha fazla yayılmalarına vesile olmuş ve ıztırap çekenlere hadsiz sevaplar kazandırmıştır.

Rızık endişesi taşıyarak imanî eserlerden istifade etmemek, çalışmaktan dolayı hizmete vakit bulamamak da ciddî bir tuzaktır. Buna karşı, hırs ve mal sevgisini terk etmek, iktisat ve kanaat ile Nurlardan istifadeyi ve hizmeti sürdürmek gerekir.

Irkçılık da, ulvî duyguların yerine konan yalancı ve sahte bir hamasettir ki, nice nesiller bu illete yakalandığı için iman ab-ı hayatından kana kana içemediler. Bu engeli “iman kardeşliği”ni kurup yaşayarak aşmak gerekir.

Enaniyet (benlik) ise, kişinin hakkı kabul edip anlamasına, yaşayıp yaşatmasına en büyük engellerden biridir. Bunun yerine tevazu ve mahviyeti bir yaşayış tarzı olarak uygulamak, Nurlardaki hakikatlere boyun eğmek gerekir.

Bilhassa dinî konularda ilmi bulunan bazı kimseler Risale-i Nur’a karşı ihtiyacını tam hissetmemekte, müstağni kalmaktadır. Böylece hem şahsî olarak istifade edememekte, hem de başkalarına anlatamamış olmaktadır. Zaten kim bu eserlere ilgisizce yaklaşırsa tam anlayamaz ve anlatamaz.

Bugün dünyaca ünlü bilim adamları Risale-i Nur üzerinde derin araştırmalar yapmakta, bu eserler dünyanın bazı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Bütün dünyanın ilgi ve hayranlıkla okuduğu bir kaynağa ilgisiz kalmak akıl kârı değildir.

İnsanın tembelliği, rahata ve vazifeye düşkünlüğü de Nurların ruhunu kavramaya ve hizmet etmeye büyük bir settir. Bunu aşmak için de, vazifenin kudsiyetine ve ulviyetine hakkıyla inanıp faydasız meşguliyetleri gereksiz ve boş bilmek lâzımdır.

Bu bahsi bizzat Yirmi Dokuzuncu Mektup’tan okuyup kendimizle mukayese edelim. Dikkatle bakalım; bir zamanlar ehl-i dalâletin kullandığı tuzakları şimdi kendi ellerimizle kendimize kurmuyor muyuz? Çok kazanma ve rahat yaşama hırsı, makam ve şöhrete düşkünlük, korku ve benlik yakamıza yapışmamış mı? Tam bir nefis muhasebesi yapıp, bizi dünyaya ve gereksiz şeylere bağlayan kopmaz halatları ihlâs düsturlarıyla kesmeden risaleleri hakkıyla okuyup anlayabilir miyiz?

 

Kaynak: Cemil Tokpınar | Tr724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu