Yazarlar

Pencereden…| M. Nedim Hazar

Hastayım…

Sinsi bir ağırlık kocaman bir örs gibi çökmüş göğüslerime…

“Göğsünü biz genişletmedik mi?” kutsi cümlesi takılıyor zihin tellerime.

Nefes alamıyorum adeta…

Ve pencereden görüyorum; dumanlar tütüyor evlerin çatısından, erken söndürülmüş bir yangından kalma gökyüzüne doğru. Kılcal damarları kabarmış, pörsümüş bir deri gibi geliyor bana şehrin yolları.

Bir kocakarı ağzındaki dişler gibi seyrek, uzaktan evlerin ışıkları.

Şehir yorgun galiba.

Hayır!

Şehir de hasta sanırım…

Yaşlı ve yaralı bir dev gibi çökmüş bir yanına. İnleyerek soluyor sanki.

Nefes alamıyor şehir, ben yutkunamıyorum.

Ya insanlar kimliklerini verir yaşadıkları şehre, ya şehir sindirir dokusunu insanların içine. Gayrısı yok…

Şehir neyse biz oyuz!

Ben neysem şehir de o!

Biliyorum; sabahı zor ediyor bu şehir. Ve gündüzleri daha yalnız tahmin edilenin aksine…

Tersine bilinenin; her gece kollarında binlerce yaralı saklıyor. Ninni söylüyor nemli duvarları, yaraları açıp açıp temizliyor kendininkileri önemsemeden.

Yarası yarasına denk gelince anlaşıyorlar şehir ve insan.

Yağmur üşütüyor sonra uzun uzun. Titretiyor mazgallarını. Sokaklar alıyor ateşini kimsesizlerin, yağmur söndürüyor hararetini şehrin.

Her şehrin bir derdi var en az insanlarınki kadar.

Hoyratlıkla yaralanıyor bedenlerimiz, bilir misiniz; şehirler de kanar!

İhanetler iz bırakıyor belleklerimizde, biz farkında olmadan deruni feragatini, hırpalıyoruz şehrin ruhunu.

Gözbebeklerine yaş oturmuş, kalbine kama saplanan yaşlı bir av hayvanı gibi vakur bir sessizlikle karşılıyor tüm bunları şehir.

Kırpmıyor gözlerini acıdan, bağırmıyor sancıdan; bunu da yalnız yaralılar anlar!

Sonra yanaklarını şişiriyor bulutlar ve bir serin rüzgâr üflüyor siluetlerin üzerine. Ne denirse densin, rüzgâr ruhani bir nefes şehirler için, bir merhem, küçükken annelerin yaralarımıza üflediği gibi.

Hırçınsa lodos, bunda şehrin suçu yok, yalnızların da, umarsızların kabahati bu öfke, bu çalkantı.

Anılar vuruyor belleğini şehrin, hatıraların bizi vurduğu kadar.

İnsan özler, şehirler de.

Gidenin peşinden içli bir ağıt yakar şehir, hele de çok seviyorsa. İnsan uzaktaysa şehrinden, kötü anılarını nasıl silerse hatırladıkça, öyle siler şehrin zalim yönlerini.

Evet, acımasızdır bazen şehirler. Ama insan da öyle değil mi?

Kabuk bağlamaktan sertleşmiştir şehrin dokusu. Derilerimiz gibi.

Biz dokundukça teselli ettiğimizi zannederiz ama kanar kabuk bağlamış yaralar.

Ne ki bekler bizi şehir, vefalı bir dost gibi bıkmadan.

Ve unutmadan.

Unutmaz şehir, belki bu yönüyle insandan daha erdemlidir çoğu zaman.

Her giden, bir parçasını koparmasına rağmen, gönül koymaz, alınmaz, dert etmez aldığı yaraları.

Bu yüzden büyüktür şehirlerin sevdaları…

Kendinizi görmek istiyorsanız, aynanızdan şehrinizi seyredin…

İnsan aynasıdır çünkü yaşadığı şehirlerin…

Ne fazla, ne eksik…

Onun kadar kirli, onun kadar temiz…

Dedim ya; ben neysem şehrim de o…

Kış başlıyor işte.

Hoşnutsuzluğun kışı!

Mevsim soğuğa dönüyor ve bildiğimiz halde hazırlıksız yakalanıyoruz her seferinde.

Şehirler gibi.

Hastalanıyoruz…

Şehirler gibi.

Kaynak: M. Nedim Hazar | Tr724ned

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu