Yazarlar

Pavlov’un deneyi | Hüseyin Odabaşı

 

Her insanda olduğu gibi her toplumun da davranışlarını düzenleyen hayat motivasyonları vardır. Motivasyon, şartlanmışlıklarımızla oluşur.  Çoğu zaman hayatı bunlarla anlamlı kılar ve okuruz. Meselâ her gün beş vakit namaz kılan bir insanı her gün bu zorlu işi tekrar etmeye ne motive etmiştir dersiniz? Aynen bunun gibi her gününe 40 sayfa sığdıracak kadar kitap yazan allamelerimizden bahseder tarih. Bir alimi hayatının her gününe 40 sayfa düşecek kadar kitap yazdıran motivasyonu iyi anlamamız gerekir.  Veya bir örnek de Diyojen’den verelim. Kuyunun dibinde yani toprağın altında bile toprağın üzerinde gibi okuyup yazmasına ne demeli, nasıl anlamalıyız? Zübeyir Gündüzâlp hasta yatağında yatarken dahi duvarlarla konuşur, anlatır da anlatır. Sorarlar; “kimse yokken kendi kendine anlatmak da neden? “Dilim hakkı hakikati anlatma kabiliyetini kaybetmesin!”  Bu ne muhteşem bir motivasyondur Allah aşkına!

Derken bireysel motivelerle cemaat ve millet davranışları, gelenekleri ve tavırları oluşur. Çanakkale Savaşında bir cephede düşmana karşı kullanabilecekleri tek bir makinalı tüfek vardır. . Herkes sırayla bu makineli tüfeğin başına gelir ve düşmana karşı ateş eder. Fakat beş on dakika sonra bu tüfeği kullanan ruhunun ufkuna yürür. Yürür lakin şehit edileceğini bile bile sırası gelen diğer askerler, makinalının başına gelip onu düşmana karşı kullanmakta asla tereddüt etmezler. Beş on dakika sonra o asker de şehit olur… Evet bir insanı pek çok şeye motive edebilirsiniz ancak ölüme motive etmek kolay bir iş değildir.  Çünkü,  Rasulullah’ın(sallallahu aleyhi vesellem) sevgilisi olmak için Allah’ın aslanı Hz. Hamza(r.a) ile aynı kaderi paylaşmak anlamına gelen şehadet, öyle her Müslümanın göze alıp da ulaşılacağı bir seviye, bir mertebe değildir.

Bir siyasetçiden dinlemiştim. Uzakdoğu gibi kültürü kültürümüze uymayan bir memlekette Türk kolejlerinde öğretmenlik yapan bir bayan öğretmene, Türkiye’den giden mezkur siyasetçi soruyor; “Ne kadar zamandır memleketine gitmedin; iki yıl” diyor. “Daha ne kadar buralarda kalacaksın?”  O bayan öğretmen de; “bilmiyorum, kalabildiğim kadar…” Bu kadar ağır şartlar altında yurt dışına hicret eden ve oralarda kalarak hizmet etmesine sebep olan  bu Türk öğretmeninin motivasyonunu iyi anlamak ve idrak etmek durumundayız.

Süleyman Demirel bir zaman Azerbaycan’ı ziyaretinde Türk devletinin açmış olduğu okula uğrar ve oradaki görevlilerin dertlerini dinler. Müdür; “sıkıntılarımız var, çünkü kaliteli öğretmenlerimiz yok” der.. Sebep olarak da maaşların eksikliğinden, azlığından dert yanar. Demirel, “Gülen cemaatinin okullarında da öğretmen azlığı sıkıntısı var mı?” diye sorar. Müdür bu sefer “yok” der. “Sizden çok mu maaş alıyor onların öğretmenleri” diye ekleyince “hayır” der okul müdürü. Demirel bu sefer; “maaş azlığını neden Gülen okulunun öğretmenleri problem yapmadığını” sorunca; “Onlar idealist, parayı pulu sorun yapmazlar efendim” cevabını alır. Evet, her türlü zorluğa göğüs germe pahasına insanlara bir şeyler öğretmek üzerine şartlanmışlık ne güzel bir motive, ne yüce bir ideal dahası ne kutsi bir davadır.

Fakat bu şartlanmışlık, bu dava düşüncesi, bu ahlâkî erdemlilik bir millette veya bir cemaatte bir zaman sonra bozulamaz mı? Kaybolamaz mı? Bu sorunun cevabını Pavlov’un köpekleri üzerinde yapmış olduğu ibretamiz deneyinden bahsederek vermeye çalışalım.

Pavlov’un deneyi | Hüseyin Odabaşı 2

Malumunuz Rus ilim adamı Pavlov kafeslerine aldığı köpeklere şartlandırma metoduyla bazı şeyler öğretir. Aslında av köpekleri de dinimize göre kelb -i muallemdir. Ödül ve ceza yöntemleriyle köpekler pek çok şey öğrenebilirler. Basitçe Pavlov’un yaptığı, köpeklerin ete olan doğal tepkisini zil sesi karşısında da vermesini sağlamaktır. Yani onların şartlı öğrenmelerini  temin eder. Fakat bir gün bir sel felaketi yaşanır. Sel ve fırtına karşısında köpeklerin olduğu kafesler sürüklenir, birbirine çarpar. Panikleyen köpekler sağa sola kaçışırlar. Köpekler büyük bir şok yaşamıştır. Daha sonra Pavlov bu köpekleri yakalar, kafesleri düzeltir ve onları tekrar kafeslerine, yerlerine yerleştirir. Yerleştirir fakat köpekler manyaklaşmış ve şaşkına dönmüştür. Yemek ve etin habercisi zili çalar fakat köpekler bu sefer oralı bile olmazlar. Pavlov anlar ki; köpeklerin yaşadığı felaket onlarda şartlı öğrenmeyi bozmuş ve motivasyonlarını adeta yok etmiştir.

Evet bu tür örnekten yola çıkarsak; cemaat olarak yaşadığımız 15 Temmuz gibi ağır süreçler, zalimlerin hayatımıza indirdiği darbeler, zorlu savaş tufanları şartlı öğrendiğimiz bazı gerçeklerin, değerlerin, erdemli davranışlarımızın bozulmasına sebep olabilir. Hatta sosyologlara göre savaş ve felaketlerle gelen bu tür sosyal  değişimler kaçınılmazdır.

Bu açıdan savaşlara girip de yenilgiye uğrayan milletlerin savaştan önceki ve sonraki halleri, din, kültür ve sadakat duyguları açısından incelendiğinde bu milletlerde büyük bir bozulmanın ve yozlaşmanın yaşandığı görülmüştür. Örneğin Osmanlıyı yıkıma götüren amansız savaşlar halkın dini ve milli duygularının yıpranmasına da sebep olmuştur. Milli mücadele ile iyice tükenme noktasına gelen milletimizin eskisi gibi maneviyatını koruyamadığı bir gerçektir. Bediüzzaman Hazretlerinin “Tabiat Risalesini” yazma gerekçesi Türk-İslam ordusunda yayılmaya başlayan dinsizlik fikri(ateizm)  düşüncesidir. 17 yıl Türkçe okunan ezanlar bir dizi mana yapımıza uymayan inkılaplar bunun en açık ispatı ve delili hükmündedir. Daha sonra her 10 senede gerçekleşen darbe dönemlerinde mengeneye alınıp preslenen Türk toplumu maalesef  manevî duygularını ekseriyetle kaybederek, değiştirerek bu zorlu süreçlerden çıktığını söylersek mübalağa etmiş olmayız. .

O zaman bu tür ağır sosyal  süreçler, zararsız veya az zararla atlatmak için neler yapmalıyız?  Evet daha az tahribata uğramak ve  kendi öz değerlerimizi kaybetmemek için devrin mânâ sultanlarını takip etmek ve onların öğütleriyle yol almaya çalışmak gerekir. Selçuklu Devleti parçalara ayrıldığı dönemde Hz Mevlânâ gibi bir kâmetin kalplere ve gönüllere işleyen hali ve yol göstermesi olmasaydı Osmanlı devletinin altı asırlık varlığından bahsedebilir miydik? Asla! Aynı dönemde Moğol istilası gibi felaketlere maruz kalan ve darbelenen o milletlere, tekke ve zaviyelerin ışığını yansıtan Yunus gibi, Balkanlar coğrafyasında daha çok etkili olan Sarı Saltuk gibi aşk sultanlarının ruh ve mana üflemesi olmayaydı o milletlerin özlerini muhafaza etmeleri de mümkün olmazdı.

Şimdilerde de 15 Temmuz’la beraber hapishanelere mahkûm olmakla, sürgünlere ve işkencelere maruz kalarak  önceki zamanlara benzer bir tufan, baskı ve savrulmuşluk dönemi yaşıyoruz. Pavlov örneğinde olduğu gibi Hizmete olan sadakatimiz, birbirimize olan bakışımız ve meselelere karşı yaklaşım tarzlarımız bozulmuş ve hatta dağılmış da olabilir.(Temsilde hata olmaz)

Çare; temel kaynaklarımıza yeniden inmek, okumak, içimizdeki “maneviyat büyüğümüzün” kıymet ve kadrini bilip sesine soluğuna yeniden kulak vermektir. Ki motivasyonumuzu koruyabilelim ve yolumuzu kaybetmeyelim. Yoksa bir gün bu ağır süreçler bitip gider de, fakat yıkılmış olan bu ruh abidemizin enkazını üzerimizden silkip yeniden motivasyonumuzu sağlayarak tekrar ayağa kalkamazsak  asıl felaketi o zaman yaşarız.

Hafazanallah!

Hizmetten | Hüseyin Odabaşı

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu