Yazarlar

Paşa | Ali Yüce

Akşam vakti evin bodrum katından gelen bu sesler de neydi?
Ailenin geride kalan tek erkek çocuğu merak etti. Aşağı indi.
Babası elinde kazma kürek çukur açmaya çalışıyordu.
Şaşkın ve hayret dolu bakışlarla çekinerek, “Baba ne yapıyorsun?” diyebildi..
Meraktan ziyade yardım amaçlı bir soruydu bu..
Aslında pek ala o da biliyordu babasının ne yaptığını.
Anlayabiliyordu onu.Çaresizdi adamcağız.Son çare buydu.
Elinden kazmayı küreği aldı. Koluna girdi. Merdivenlerden çıkardı. Mabeyndeki  yer  minderlerine oturtdu.
Bitkindi baba.Ne yaptığını ya da ne  yapması gerektiğini kestiremiyordu artık.
Annesi dersen zaten tükenmenin eşiğinde..
****
Delikanlı soğukkanlılığını ve cesaretini  topladı. Babasını sakinleştirdi.
“Hele bir gece olsun. El etek çekilsin. Geceninin koynuna girelim. Bu işi hal ederiz baba. Uzakta ıssız bir yere gideriz. Allah bize en güzel bir yer gösterecektir.”
Delikanlı babasının içini ferahlattı.. İkna etti.
Doğruydu.
Allah’a güvenmek, O’na dayanmak, O’nda yardım istemek. O’nun sevkine teslim olmak..
Başka bir yol var mı?
Hem O gariplerin, kimsesizlerin sahibi değil miydi?
Delikanlının dediği gibi yapacaklardı.
*****
Selalarla sokağa dökülen halk, büyük bir meydan harbinden zaferle  dönmenin gururu ve onuruyla  evlerinin yolunu tutacak.Ortalıktan el etek çekilince çıkacaktılar.
Günlerdir halk o meydana gidip gelirken onların kapısının önünden geçiyordu.
Her seferinde  biraz oyalanıp, bağırışıyorlardı.Ellerinde bayraklar, yumruklar havada tekbir getiriyorlar. Hainlere, teröristlere meydan okuyorlardı.
Böyle bir havada evdekilerden kimse dışarı çıkmaya cesaret  edemiyordu.
Ne bakkaldan bir ekmek almak, ne de camiye  cemaate karışmak mümkün müydü?
Neredeyse sürüleceklerdi. Ama nereye? Hiç bir mahalle onları kabul etmezdi ki?  Kendi öz köyleri de zaten aynısı yapmamış mıydı?
***
Atılan  naraların sesi kesildi.. Türküler, mehter marşları sustu. Artık dinleme zamanıydı. Yarın akşam tekrar aynı meydanda toplanılacaklardı.. Çaylar, yemekler, kebaplar, gazozlar meydanda bedava. Zaten uzun temmuz akşamlarında, o  sıcaklada evlere de girilmiyor ki..
Bu iyi omuştu halk için..
Baba oğul gecenin bir vakti arabalarına kardeşinin cenazesini yüklediler. Sürdüler. Meçhule doğru gidiyorlar. Kimsenin görmeyeceği bir yere.Kimseye ait olmayan bir yere doğru.
Babanın artık tahammülü kalmamıştı.Anne dersen bin perişan.Göz pınarları kurumuş.Dizinde derman kalmamış. Hiç kimseye haber anlatacak durumda değil.Zaten kimse de onları dinlemek ve anlamak istemiyor..İsteselerde dinlemezlerdi. Kim dinler ki vatan hainlerini.Teröristlerin yanına kim gelir. Cesaret ister.
Baba hem sürüyor hem düşünüyor. Başlarına gelenleri hala daha çözememiş. Oğlunun arkadaşlarının anlattığından öte bir şey bilmiyor. Anlatılanları gözünün önüne getiriyor ve o kınalı kuzusunun çaresizliğini görüyordu.
***
Oğlu önce üzerinde gezinen  kızıl lazer ışınlarını fark etmiş. Anlam verememişti.  Arkadaşlarının “siper alın, saklanın” diye çığlıklarını duyduğunda kendini bir arabanın arkasına atmıştı.
Nasıl bir yere düşmüştü?
Birden bire geceyi yaran silah sesleri ile üzerinden geçen mermilerin uğultuları ile kulakları sağır olmuştu.
Baba o manzaranın içine girip, oğluna siper olmak istiyor..Kolundan çekip çıkarmak istiyordu.
Keşke ta başından onları oraya getiren aracın önüne kollarını açıp durdurabilseydi.
Ama mümkün mü?
Emir gelmişti.
Emir sorgulanır mı? . ”Araç binilecek, bin”  denilmişti  çoktan. Kimse geri inemezdi. Sivil bir araca bindiler. Beştepe’ye doğru yola çıktılar.
O da binmişti.
Nedendi, nereye gidiliyordu?
Terör saldırısı olacaktı. Askere ihtiyaç vardı. Komutanlığın korunması gerekiyordu.
Ama onlar daha öğrenci sayılırdı. Hepsi de yeni mezun birer teğmendi. O eğitimden sonra kıtada  görev alacaktı.
Komutanları acil durum çağrısı yapmış.Herkes içtima gibi toplanmış. Rastgele “sen, sen” diyerek seçilmişlerdi.
Ama normal olmayan bir durum vardı. Ellerindeki silahlarda mermi yoktu. Olaylara nasıl müdahale edecek, olası  saldırılara nasıl mukavemet göstereceklerdi?
Olay yerine vardılar. Otobüsten indiler. Etraftaki sivil halkta anormal bir hareketlilik başladı. Daha iner inmez halk askere doğru bağırıyor, saldırmak istiyorlardı.
Gençlerin olaylardan haberi yok. Haber de alamıyorlardı.Cep telefonu kullanmak yasak. Herkes telefonunu okulda bırakmış.. Bildikleri tek şey var. “Jandarma Genel Komutanlığında terör saldırısına karşı emniyet almak”
Peki ama halk neden askere saldırmak istiyordu?
Bir karışıklık vardı..
****
Evet üzerinden geçen o kırmızı ışık ölüm saçan keskin nişancıların lazerleriydi.Ve çevredeki binalardan ateş ediyorlardı. Gelen mermiler etrafında uçuşuyordu. Arkadaşlarından yaralanlar olmaya başlamıştı.
Hain bir pusuydu bu.
O da saklandığı arabanın arkasında üç mermi yemişti.
En son gelen mermi ise çoktan yüzünü parçalamış ve olduğu yere yıkıvermişti.
Babası günlerce filmi başa alıp  alıp oğlunun o çaresizliğini, sığınacak bir aramasını seyrediyordu. Gözlerini görüyordu filmde. İri iri bakıyor çevreye ama kendini atacak bir yer bulamıyordu. Kalbininin gümbürtüsünü duyabiliyordu. O ki yolda yavru bir köpeğin öldürüldüğünü  görse ağlamaklı olurdu. Şehit haberlerini dinledikçe gözleri yaşla dolardı. Baba sevgisi ile onlara acıyıp üzülür kendini tutamazdı.
Yol boyunca o filmi bir kez daha seyretti.Ama artık babanın da kalbi göz pınarları gibi iflas etmişti..Hiç bir şey hissetmiyordu artık.
Ölümü hiç yakıştıramamıştı paşasına. O gece hiç hayaline gelmemişti. Gelmezdi tabi..Henüz  bir öğrenci idi o. Daha kıtaya çıkmamıştı. Bir şey olmazdı.
Ama bir kaç gündür haber alamamıştı. Telefonu kapalıydı.
Olsa olsa tutuklu olurdu. Çünkü bütün okul öğrencileri yani çiçeği burnundaki teğmenlerin hepsi ertesi gün tutuklanmıştı. O da tutuklular arasında olabilirdi.
Komutanlarını aradı.Cevap alamadı.
Acaba emniyet bilir miydi?  Başka kim bilecekti..Onlar değil miydi tüm askerleri tutuklayan.Haberlerde boy boy fotoğrafları yayınlayanlar.. emniyetçi değil miydi?
Onlar bilirdi.İnşallah oğlu da o işkencelerden geçmezdi.
Ama nafile.  Onlardan da bir cevap alamadı.
En sonunda kalkıp  okulun kapısına dayandı. Nerdeydi oğlu. Nerdeydi körpesi. Komutan “adli tıp” demişti, “morg” demişti.. Neydi şimdi bu? Nasıl bir sözdü bu? Onlara emanet etmemiş miydi? Komutanlar da söz vermişti.Asker sözünde dururdu. Çocuklarınız bizim çocuklarımız artık dememişler miydi. Baba güvenmişti onlara. Nerden çıktı şimdi bu morg?
Ama baba oraya gitmedi.
Ne işi vardı paşasının adli tıp morgunda?
Ölmemişti ki o ?
Emniyete, valiliğe  gitti. Ama tutuklular listesine paşası yoktu.
***
Tekrar adli tıp yoluna düştü.
Morgda hiç bir asker yoktu. Bahçede bir çadır gösterdiler. Gidip oraya bakacak.  Ölen askerlerin “darbeci hainlerin  cesteleri” o çadırın altında imiş.
Ne demekti bu? Onun paşası darbeci hain nasıl olurdu?
Sürekli başına balyoz gibi iniyordu duydukları..Morg…hain…darbeci…terörist…
Aman Allahım neler konuşuyordu bu insanlar…
Çadırın içinde onlarca asker  cenazesi.
Tam on beş gün geçmiş. Temmuzu sıcağında altında halen çadırın içindeler.
Morgu bile çok görmüşler.
Çöp torbaları gibi üst üste. Vücutları param parça. Tanınması mümkün değil.
Sadece parçalanmışlar  ama bozulmamışlar. Sanki daha yeni vurulmuşlar. Yerinden oynayan askerlerin vücudundan halen kan akmakta.O nasıl bir manzaraydı?
Tek tek baktı askerlere.
Paşa yoktu. “Benim paşam yok burada” dedi yetkiliye..
Dedi ama oradakilerin hepsi birer paşaydı.
Hangi ananın hangi babanın paşasıydı kimse bilmiyor.
On beş gündür oradaydılar. Üst üste. Kanları biri birine karışmış. Buna  hangi kalp dayanır. Hangi zalim bunları reva gördü bu paşalara..daha bunun gibi şeyleri düşünüyor hem orada yatan gençlere acıyor hem de gözü yaşlı ana babalara..
Keşke onlar da kendi evladı gibi yaşıyor olsaydı.
Bakmadığı bir asker kalmadı. Artık başka yerlerde arayacaktı paşasını.
O sırada bir ses duydu. “Amca buradaki askerlerin hepsinin DNA testi yapıldı. Gel senden de bir DNA örneği alalım.”
Böyle bir şeye gerek var mıydı? Zaten hepsini tek tek incelemişti. Paşa yoktu orada.
Çoğu tanınmaz haldeydi.
İçinde bir endişe de yok değildi hani. Örneği verdi.Sonucu bekledi.
Sonucu getiren görevli sanki sıradan bir olay gibi açıkladı.
“Sizin DNA nız ile buradaki 58 numaralı cesedin örneği örtüşüyor. Sizin cenazeniz 58 numara.”
Artık babanın gideceği bir kapı yoktu. Oğlunu, paşasını bulmuştu.
Şimdi ne yapacaktı? Nasıl götürecekti onu oradan?
***
Yardım istemeye gitti belediyeden.
“hainlere cenaze arabası yok”tu..
Valiliğe gitti.. “teröristlere araba mı verilir”di..
Duyduklarına inanamıyor.
Nasıl paşası darbeci olur?
Komutanlarından izinsin nasıl darbeye karışır?
Ama kimseye bunu inandıramıyor.
Ne yapacaktı?
Paşanın arkadaşlarındanaradı. Onun bir kamyoneti vardı. O şekilde paşasını memleketine doğru yola çıktılar.
Aile kabristanına defin için belediyeden izin almak gerekiyor. Belediye başkanını tanıyor..Yardım ederdi.Yoldan aradı. Öyle  bir cevap beklemiyordu.
“hainlere mezar yok..”
“Aman Allahım nedir bu… nasıl bir musibettir bu?
Nasıl dayanırım Allah’ım buna.
Anasına bunları nasıl söylerim. Dayanır mı ana yüreği buna?”
Yol arkadaşı da şaşkındı.Nasıl teselli edeceğini bilemiyordu.
Şehre girdiler.Doğru evlerine yöneldiler.Mahalle halkı çoktan toplanmıştı.Cenazeyi mahalleye de sokmak istemiyordu.
Paşanın annesi de perişan… Çıksa sokağa, seslense kalabalığa, “benim yavrum nasıl hain olur..sizin aranızda büyüdü..nesini gördünüz..her geldiğinde koşup gelmiyor muydunuz ona. Dualar etmiyor muydunuz onun için.Bütün mahalle gurur duymuyor muydu oğlumla …Oğlum.. Masumum.Yavrum hain olamaz..… Sizin de çocuğunuz sayılır” dese, kim duyar? Gözü dönmüş halk neredeyse cenazeyi bile parçalayacak..
Arabanın yönünü çevirdiler. Annenin köyüne…
Ama nafile. Haber uçmuş bile..Köyün girişine toplanmış halk. Set oluşturmuşlar..Ellerinde bayraklar..  hep bir ağızdan bağırışıyorlar;  “bu köyde hainlere  yer yok”
Baba yalvarsa da yakarsa da söz dinleyeceğe benzemiyorlar.
Akşamın bir vakti o köyden de geri döndüler.
***
Paşalarını mecburen evlerinde ağırlayacaklardı bir kaç gün. Belki ortalık yatışır ve uygun bir zamanda uygun bir yere defin yapılırdı.
Eve getirdiler. Kilere yerleştirdiler paşayı.
Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün geçti.Ama her geçen gün alev topuna dönüyordu halkın içindeki kin, nefret.
Hiç yatışacağa benzemiyordu olaylar. Kontrolden çıkmak üzereydi. Bazı işyerleri, binalar taşlanıyor, cam çerçeve dağıtılıyor. Dükkanlar tezgahlar yerle bir ediliyordu.Daha düne kadar kapılarında sıra bekledikleri, yalım yalım yalvardıkları insanların işyerleri terörist yuvası oluvermişti bir gecede.  Artık sıra sivil halka, ev baskınlarına doğru geliyordu. Teröristlere, hainlere hayat hakkı tanımayacaktı halk.
Günlerdir hısım akrabadan kimse kapılarını çalmadı. Acılarını paylaşmaya kimse gelmedi.Baş sağlığı dilemedi. Kapılarına da kabul etmediler.  Yardımcı da olamadılar.
Baba paşasını evlerinin bodrumuna gömmekten başka çare bulamamıştı artık.
Ama diğer oğlunun sözü ile şimdi yola çıkmışlardı.
***
Gittiler, gittiler sanki içlerinden bir ses onları bir yere götürüyordu..
Burası baraj kenarında ıssız bir yerdi.
Sanki gece onları koynunda saklayarak ıssız ve sessiz bir yere getirmişti.Sair zamanlarda buraya gelmek cesaret isterdi. Sessizliğe, ıssızlığa, terk edilmişiliğe rağmen sanki her an birileri ortaya çıkacak ve onlara müdahale edecek gibiydi. Garip bir hal ve lahuti bir hava vardı orada.
Hiç zorlanmadılar. Sanki toprak paşayı bekliyordu. Kazmayı vurdukça  o kup kuru,  o kas katı toprak yumuşuyor, yarılıyor ana kucağı gibi açılıyordu.
Paşayı gözyaşları içinde defnettiler. Okudular, okudular ayrıldılar mezarın başından.
Babanın içinde farklı bir his vardı.Paşayı emin bir yere, güvenli bir yere bırakmış hatta teslim etmiş gibi bir ferahlık vardı.
Belki de günlerce yaşadığı kaotik havadan sıyrılmamın ferahlığıydı bu.
Hele kışın buralara gelip gitmek mümkün değildi.Unutulmuş bir yerdi. Nasıl gelinip gidilecekti? Hiç olmazsa arada bir ziyaret edebilselerdi.
Bir zaman sonra ortalık yatıştı. Kısmi bir aydınlanma oldu. Olayların iç yüzünü öğrenmeye başladı millet.. Şehrin siyasilerinden birisi paşanın mezarını aile kabristanına getirmek için ağırlığını koydu. Görüşmelere, girişimlere başladı. Hiç olmazsa yakın bir yerde mezarı olacak diye aile teselli oldu.
Tam da o şarkıdaki gibi bir yerdi orası..
“Hızlı hızlı giden yolcu
Bu mezarda bir garip var
Bak taşına acı acı
Bu mezarda bir garip var”
Şehre getirilmesi iyi olacaktı. Bir nevi iade-i itibar gibi yani.
Ancak paşa yerinden memnundu. Issız bir yer olsa da, başında bir mezar taşı olmasa da..Paşa oradan ayrılmak istemiyordu. Belki de küsmüştü o halka..Ya da layık olduğu bir yeri bulmuştu.
Bunu annesine bir rüya ile bildirmişti.
Yattığı yerde kendi gibi bir çok şehit vardı.Onlardan ayrılmak istemiyordu artık.
Ne demişti şair;
 “Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”
Hizmetten | Ali Yüce

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu