Soru: Hizmet’in en mümeyyiz vasıflarından biri olan “başkalarına el uzatma” hasletini kazanma ve bunu pratiğe dökme adına yapılabilecek faaliyetler nelerdir?
Cevap: Başkalarının yardımına koşmak, Allah’ın inayetine sunulmuş en beliğ bir davetiyedir. Zira bir hadis-i şeriflerinde İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurmuştur:
مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ
“Her kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse; Allah da onun ahiret sıkıntılarından birini giderir. Her kim darda kalan kimsenin işini kolaylaştırırsa Allah da onun dünya ve ahiret işlerini kolaylaştırır. Her kim bir Müslümanın bir günahını örterse Allah da dünya ve ahirette onun günahlarını örter. Kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısıdır.” (Müslim, zikr 38; Ebû Dâvud, edeb 68)
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise insanların en hayırlısının onlara en faydalı olan kimse olduğunu ifade buyurmuştur. (Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, 6/58) Bu itibarladır ki siz insanlığın yardımına koşarsanız, Allah tarafından yardımsız bırakılmazsınız. İnsanlığa el uzatırsanız, hiç umulmadık yerlerden de size el uzatılır.
El Uzatmanın Çeşitleri
Bugüne kadar “Kimse Yok mu?” derneği bu alanda önemli bir boşluğu doldurmuştur. Fakat onun yapmış olduğu faaliyetleri yeterli görmemelidir. Herkes kendi dünyası itibarıyla bir “Kimse Yok mu” oluşturmalı ve insanların imdadına koşmalıdır. Hatta el uzatmanın bütün çeşitlerini göz önünde bulunduracak olursak, maddi yardım faaliyetlerinin dar alanlı kaldığını söyleyebiliriz. Zira muhtaçlara maddî yardımda bulunma, el uzatmanın sadece bir çeşididir. Eğer meseleyi maddî-manevî, dünyevî-uhrevî tüm açılardan düşünecek olursanız, konunun çok daha geniş bir alanla ilgili olduğunu görebilirsiniz.
Bu açıdan biz, sadece maddî sıkıntılar içinde bulunanlara el uzatmakla yetinmemeli, bunun yanında manevî buhranlar yaşayanlara, stresler içinde kıvrananlara, anguazlarla inleyenlere, depresyondan çıkamayanlara da el uzatmalı, onların sinelerine de ümit, itminan ve inşirah boşaltmalı, onlara huzurlu bir hayatın yolunu göstermeliyiz.
Meseleye böyle geniş bir perspektiften bakacak olursak, toplumdaki herkesin kendi durumu ve konumu itibarıyla el uzatabileceği insanlar olacaktır. Mesela imkânları geniş olan bir insan, imkânsızlıklar içerisinde kıvranan kimselere yapacağı maddî yardımlarla el uzatabileceği gibi bir doktor da insanların ağrılarını sızılarını dindirmek suretiyle onlara el uzatabilir. Aynı şekilde, yol yordam bilen ve dünya işlerinden anlayan insanlar, başkalarına danışmanlık yapmakla el uzatabilir; insan psikolojisinden anlayan uzmanlar da bunalım yaşayan kimselere rehberlik yapabilirler.
Bunların içinde en önemlisi de insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek, kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama ve onlara uhrevî hayatlarını kazandırmadır. Hakka dilbeste olmuş ve kendisini i’lâ-i kelimetullah vazifesine adamış insanların, yol bilmezlere, yolda kalmışlara, şehrahta yürüyeceği yerde patikada emekleyenlere el uzatması gerekir. Gönüllerin Allah’la buluşmasını engelleyen ve zihinlerin ahireti düşünmesine mâni olan önemli engellerden birisi dünyevî sıkıntılar olduğu için, bunların bertaraf edilmesi adına ortaya konulan ceht ve gayretler de bir yönüyle bunun zımnında değerlendirilebilir. İnsanların maddî-manevî ihtiyaçlarının giderilmesi, onları, basit ve bayağı şeylerle meşgul olmaktan kurtaracak ve onların Allah’a yaklaşmaları adına önemli bir köprü olacaktır. Zor ve sıkıntılı durumdaki insanlara sunulan destekler onların Allah yoluna çağrıya icabetlerini kolaylaştıracaktır.
Esasen maddî ve manevî yardımın birlikte sunulması, enbiya-i izamın mesleğidir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine göz atacak olursak bunun pek çok örneğini bulabiliriz. O, Cenâb-ı Hakk’ın muazzez ve mükerrem bir memuru olarak hayatı boyunca insanların yardımına koşmuş, sürekli muhtaçları görüp gözetmiştir. Öyle ki, kendisine uzatılan hiçbir eli boş çevirmemiş; olduğu zaman vermiş, olmadığında da vermeyi vaat etmiştir. Aynı zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalblerle Allah arasındaki engelleri gidererek insanları Allah’a kavuşturma ve Allah’la buluşturma adına yapılması gerekli olan her şeyi kusursuz yerine getirmiştir. Nitekim Veda Hutbesi’nde üç defa, أَلاَ هَلْ بَلَّغْتُ “Tebliğ ettim mi?” diye sorduğunda oradaki mahşerî kalabalık hep bir ağızdan âdeta bir koro gibi “evet” cevabını vermişlerdir. O da, “Allah’ım şahit ol!” buyurmuştur.
Siz çok ciddi bir sorumluluk duygusuyla sorulan bu soruyu biraz daha açarak şöyle anlayabilirsiniz: “Peygamberlik vazifemi hakkıyla eda ettim mi? Mesajımı size ulaştırdım mı? Size el uzattım mı? Hakkı bütün açıklığıyla size gösterebildim mi?” İşte herkes, durduğu yer ve konum itibarıyla böyle bir sorumluluk duygusu taşımakla, konumunun hakkını verip veremediğinin muhasebesini yapmakla mükelleftir. Mesela bir insan vaizlik yapıyorsa, on veya yirmi sene insanlara hitap ettikten sonra bir de onların hissiyatını almalı ve “Size karşı vazifemi yaptım mı? Buna şahit misiniz?” demelidir. Sorumluluktan kurtulma adına böyle bir davranış çok önemlidir. Böyle bir şehadeti musallaya konulduktan sonraya bırakmamalıdır. İnsan, daha dünyada iken vicdanıyla yüz yüze gelmeli, vazifesini yapıp yapamadığının ızdırabını yaşamalı, bu duygularını kamuoyuna arz etmeli, belli ölçüde onların şehadetlerini yanına almalı ve onlarla Cenâb-ı Hakk’a yürümelidir.
Evet, ihtiyacına göre herkese el uzatabilmek ve yardım talebi için uzanan elleri boş çevirmemek, hem insanlığın bir gereği hem de önemli bir mü’min ahlâkıdır. Bu, ferdî gayretlerle yerine getirilebileceği gibi, ‘Kimse Yok mu’ gibi kurumların eliyle de yapılabilir. Düşmüş insanların elinden tutulabilir, fakir ve muhtaçlara yardım edilebilir, kimsesizlerin imdadına koşulabilir. Bunlar yapılabildiği takdirde Kimsesizler Kimsesi Rabbülâlemîn de en muhtaç kaldığımız yerlerde bize yardım edecektir. Bugüne kadar Hizmet gönüllüleri tarafından bu tür faaliyetler yapılmıştır ve bundan sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle yapılmaya devam edecektir.
Aidiyet Mülâhazasını Terk Etme
Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir husus üzerinde durmak istiyorum. Bu tür hayır ve yardım faaliyetleri sadece muhtaçların sıkıntılarını gidermek ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını elde edebilmek için yapılmalıdır. Bunun dışındaki bütün mülâhazalardan sıyrılmalı, yapılan yardımlar kesinlikle popülariteye, menfaate âlet edilmemelidir.
Acaba biz bu işleri yaparken bu ölçüde ihlaslı olabildik mi? Yoksa zaman zaman bu güzel işleri ad ve unvana, nam u nişana kurban mı ettik? Kimse hakkında su-i zanda bulunmak istemem. Fakat yer yer bu konuda kusur etmiş olabileceğimizi de göz ardı etmemek gerekir. Maalesef insanlık adına çok önemli faydalar vaad eden bazı güzel işler, aidiyet mülâhazasına mâl edilebiliyor. Bu da din ve diyaneti sevmeyen insanlarda hafakanlar meydana getirdiği gibi henüz tahkikî imana geçememiş bazı nazarî Müslümanların da gıpta ve haset duygusunu tahrik edebiliyor.
Acaba yapılan bu tür güzel hizmetler hiç falana filana, falancıya filancıya mâl edilmeden götürülemez miydi? Eğer götürülebilir olduğunu düşünüyorsak, orada usûl ve yöntemde hata etmişiz demektir. Bu hatamız da bize düşmanlık yapan insanları tecavüze, ehl-i imanı da hasede sevk etti. Bu yüzdendir ki birileri çok ciddi bir hazımsızlık duygusuyla, kin ve nefret hissiyle oturup kalkıyor ve sürekli dünyanın dört bir tarafında devam eden hizmetleri nasıl bitirebileceğinin kurguları peşinde koşuyor.
Keşke isimsiz müsemma olabilseydik. Yapılan işler fazlasıyla yapılsaydı fakat onların herhangi bir ad ve unvanı olmasaydı. Esasında İslâm’ın ilk dönemlerinde din adına yapılan pek çok şeyin hep birer isimsiz müsemmadan ibaret olduğunu görürüz. O dönemde Müslümanlar zühdü, takvayı, verâı, acz u fakrı zirvede yaşasalar da bunların temsil edildiği kurumlar, müesseseler, tarikatlar, hareketler yoktu. Hicri üçüncü asra kadar ne Nakşîlik vardı, ne Kadirîlik ne de Rufâîlik. Onlar, sofilik demeden, tasavvuftan bahsetmeden, tarikat bilmeden, tekke ve zaviyeye girmeden Allah’ın emirlerine milimi milimine uyuyor, kalb ve ruh hayatını bütün derinliği ve inceliğiyle yaşıyorlardı.
Bu ifadelerimle, bu tarikatları tesis eden zatların bid’at icat ettiklerini kastetmiyorum. Bilakis onlardan her biri, Allah Resûlü’nün ve O’nun Raşit Halifelerinin hususiyetlerini esas alarak kendilerince bir yol ve yöntem tutmuşlardır. Yaşadığı şartları ve konjonktürü de hesaba katarak kimisi halvetîliği esas almış, kimisi celvetîliği; kimisi cehrî olmuş kimisi de hafî.
Özellikle hicri üçüncü asra kadar isimsiz olarak mevcut bulunan bu müsemma, isimle serfirâz olunca, hiç farkına varmadan bir kısım aidiyet mülâhazalarını da ortaya çıkarmıştır. Toplumda farklı mensubiyetler, falancılar filancılar zuhur etmiştir. Her ne kadar sertac-ı ibtihaç dediğimiz büyük zatlar için geçerli olmasa da işin daha başındakiler, yapılan işleri aidiyet mülâhazasına bina etmeye başlamışlardır. Bu da toplumda bir kısım bölünme ve parçalanmaları beraberinde getirmiştir. Çünkü herkes “biz”, “bizimkiler” demeye başlamış, insanları değerlendirirken öncelikli ölçü olarak “kendi” hizbinden olup olmamasını esas almıştır. Böyle bir tarafgirliğin ise bir kısım haksızlık ve zulümleri de beraberinde getireceğinde şüphe yoktur.
Eğer siz, Abdülkadir el-Geylanî, Mevlana Halid el-Bağdadî, Şâh-ı Nakşibend gibi bir kıvama sahip değilseniz “falancı”, “filancı” olma gibi mülâhazalar sizin için potansiyel çok ciddi birer tehlike demektir. Hatta dikkatli olunmadığı takdirde bunlar, kişi için öldürücü birer zehir hâline gelebilir. Büyük zatlar bu türlü hatalara düşmeseler bile, yapılan hizmetleri bir kısım aidiyet mülâhazalarına bağlı götürmek, bizim gibi avamdan insanları çok farklı vartalar içine atabilir. Bu tehlikeden salim kalabilmenin yolu ise herhangi bir yolda yürüyen veya herhangi bir sisteme bağlı kalan insanların herkese aynı ölçüde bağrını açabilmesi, herkesi eşit seviyede sevebilmesi ve herkesin yapmış olduğu güzel işleri takdir edebilmesidir.
Fakat bence yine de en emniyetli ve en selametli yol, isimsiz müsemma olabilmektir. Keşke yaptığımız hizmetleri böyle götürebilseydik de insanlar “falana” “filana” takılarak yapılan hizmetlere karşı mesafeli durmasalardı. Esasında işin hakikatine uygun olan anlayış da budur. Zira hizmet adına yapılan bütün güzel işleri ne falan ne de filan yaptı; bütün bunları plânlayan, yapan, yaratan Allah’tır. O, bu kaderî plân ve projeyi uygulamak üzere bazı kimseleri figüran olarak kullanmaktadır. Bu açıdan hiç kimsenin bu güzelliklere sahip çıkmaya hakkı yoktur.
Acaba biz isme çok mu takıldık? Kendimizi geri plâna çekemedik mi? Kehf Sûresi’nde yer alan, إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا “Şüphesiz ki onlar size muttali olurlarsa ya sizi taşlarlar veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde asla kurtulamazsınız (İtibarınızla oynar, yolunuzu keser, size yaşama hakkı vermezler).” (Kehf Sûresi, 18/20) âyetinin işaret ettiği noktaya dikkat etmedik de düşmanları tahrik edecek ve dostları da hasede sevk edecek şekilde çok mu göz önünde bulunduk? Akla gelebilecek bu tür hususlar üzerinde mutlaka durulmalı, bunlarla yüzleşmeli ve bunların hesabı yapılmalıdır.
Hâsılı, Allah yolunda hizmet ediliyor ve ruh abidemiz ikame edilmeye çalışılıyorsa buna mâni olabilecek her şeyden uzak durulması icap eder. Aidiyet mülâhazasıyla meselelere yaklaşıldığında hizmet bundan zarar görecekse, bu konuda bize düşen mü’mince düşünce şu olmalıdır: Değil aidiyet mülâhazası, eğer hizmetlerin yürümesine bizim canlarımız, cananlarımız, mallarımız engel teşkil ediyorsa Allah bunların hepsini alsın ama hizmetler durmasın. Bugüne kadar fakirin düşüncesi hep bu yönde olmuştur. Rabbime ellerimi açıp hep şöyle tazarruda bulundum: “Allahım, eğer kenarından köşesinden bir şekilde benim mevcudiyetimden ötürü hizmete taarruz ve hücumlar yapılıyorsa, ben tezkeremi vermeye hazırım.”
Zira asıl önemli olan, dinimiz, ülkemiz ve bütün dünya insanlığı adına faydalı görülen faaliyetlerin devam etmesidir. Yapılanlar yapıldıktan, gönüllere iman tayfı gönderildikten, insanlar arasında sevgi ve hoşgörü meltemleri estirildikten sonra bizim bilinmemizin, alkışlanmamızın, takdir edilmemizin gereği yoktur. Yoksa Allah’ın takdirinin yerine insanların alkışını koymuş oluruz. Bu da şirkin bir çeşididir. Şirkten âzâde kalmanın yolu ise yapılacak hizmetleri gürültüsüz ve sessizce yapmak, her türlü alayişten uzak kalmak ve sonra da sessizce Rabbe yürümektir. Bizim yolumuz buydu. Ama bu yolun adab u erkânına uygun hareket edebildik mi edemedik mi bilemeyeceğim. Belki de zaman zaman meseleyi acemiliğe ve toyluğa kurban ettik.
Şekilden Kurtulup Öze ve Ruha İnebilmek
Maalesef günümüzde dine dair pek çok meselede isimler müsemmanın çok önüne geçmiş durumdadır. Her şey isimler üzerinde cereyan ediyor. Böyle olunca da bir türlü şekil ve kalıpların ötesine geçilemiyor, öz ve ruh yakalanamıyor. Mesela namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, zekât vermekten bahsediyor ve şöyle böyle bu ibadetleri eda etmeye çalışıyoruz. Hiç kimse bunu küçümseyemez. Bunları küçümseyen, çok ciddi bir haksızlık yapmış olur. Zira Allah bunlara değer atfetmiştir. Fakat bu ibadetleri şeklî olarak yerine getirmenin ötesine geçilemez, onların ifade ettiği mânâ kavranamaz, ibadet şuuru vicdanda derinlemesine duyulamaz, yani onların, hakikate ulaşma adına birer köprü olduğu anlaşılamazsa, müsemmaya geçilemez ve müntehaya doğru yol alınamaz. Nazarî Müslümanlıktan kalbî ve ruhî Müslümanlığa katiyen terakki edilemez. Hele sır, hafî ve ahfâ gibi derinlikler hiç duyulamaz. Çünkü namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler bir özün kalıpları, zarfları ve kamuflajlarıdır. Asıl olan, bu kalıpların içinden yürüyerek o öze ulaşmaya, onu duymaya ve temsil etmeye çalışmaktır.
Evet, asıl olan, hakiki anlamıyla Müslümanlığı yaşamaya çalışmak, bunda son derece samimi olmak ve başkalarına da örnek teşkil edebilmektir. Eğer kalb sürekli “rıza” deyip atıyor, her işte Allah’ın muradı takip edilebiliyorsa işte o zaman hakiki Müslümanlık yaşanıyor demektir. Esasen belli şahıslar etrafında sistematik hâle getirilen hareket ve müesseselerin yapmak istediği de bundan ibarettir. Ortaya çıkan bu isimlerin arkasında ulaşılmak istenilen ana hedef de İslâm’ın kılı kırk yararcasına yaşanması, -tabiri caizse- Ebû Bekirce, Ömerce, Osmanca ve Alice temsil edilmesidir. Nitekim ilk dönem itibarıyla her gece yüz rekât namaz kılan, savm-ı Davud tutan, haftada hatta üç günde bir Kur’ân’ı hatmeden çok sayıdaki insana bakılacak olursa bu müesseselerin fonksiyonunu eda ettiğini söyleyebiliriz.
Fakat zamanla isim müsemmanın önüne geçmeye başlamış; müsemma isme, ruh cesede, mânâ da kalıba kurban edilmiştir. İsimde ileriye gidildikçe insanlar aidiyet mülâhazasıyla onu daha da ileriye götürmüş ve bir kısım mensubiyetleriyle caka satmaya başlamışlardır. Dini yaşama ve temsil etme adına farklı farklı yollar tuttuktan ve bunları birer ekol hâline getirdikten sonra, her şeyi bunlara bağlamaya ve din adına yapılması gerekenleri sadece bunlardan ibaret görmeye başlamışlardır. Böyle olunca da öz ve mânâya karşı kör, sağır ve kalbsiz hâle gelinmiştir. Meseleler aidiyet mülâhazasıyla değerlendirilince, “Bize iltihak eden ve bizim gibi düşünen kurtulur. Bizim yolumuza tâbi olmayanlar iflah olmaz.” gibi oldukça dar ve mutaassıpça değerlendirmelere gidilmiş, dine ve dinin öz değerlerine gadredilmiştir.
Öte yandan, aidiyet mülâhazasına bağlı hareket etme, bir kısım başarı ve muvaffakiyetlerin falanlara, filanlara atfedilmesine ve dolayısıyla da Allah’ın unutulmasına sebebiyet verecektir. Asıl olan, görülen, tadılan, duyulan her şeyde O’na bir adım daha yaklaşma, her hâdisenin arkasında O’nun kudret elini görebilme, kendini sıfırlayarak sürekli “O” diyebilme iken, aidiyet mülâhazasıyla hareket eden insanlar bunu diyemeyecek ve işin özünden uzaklaşmaya başlayacaklardır.
Uzaklaşmanın en tehlikeli hali, uzaklaştığının farkında olmamaktır. Çünkü insan uzaklaştığının farkında ise bir şekilde geriye dönerek kaçırdıklarını telafi etmeyi düşünür, istiğfar ve tevbe ile yeniden Allah’a yönelebilir. Fakat bunun farkında olmayan bir insanın hatasından geriye dönmesi de çok zordur. Hele bir de o, bütün doğruları bağlı olduğu grupta görüyor ve onun dışında başka doğrular da olabileceğini mütalaa etmiyor/edemiyorsa ve ister idarî, ister dinî, isterse daha başka alanlarda yaptığı işleri sürekli cı’ya cu’ya bağlıyorsa, hiç farkına varmadan bir uçuruma doğru sürükleniyor demektir. Farklı bir ifadeyle, Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısınca olduğu halde, bu yollardan herhangi birine sülûk etmiş bir insanın sadece onu görüp, onun dışında doğru tanımaması, diğer bütün yolları bâtıl görmesi, -Allah muhafaza- onun için bir helaket ve felaket sebebi olabilir.
Böyle bir tehlikeden uzak kalmanın yolu, öncelikle sürekli imanı yenileme, Allah’la irtibatı güçlü tutma ve O’nun rızasını her şeyin önünde görmedir. Bunun yanında insan sadece kendi yaptığı hizmetlere takılıp kalmamalı, daha başka güzel işler yapanları alkışlamasını da bilmelidir. Dünyanın değişik yerlerinde farklı yollarla hizmet eden insanların faaliyetlerini görmezden gelmemeli, bilakis bunlarla birlikte çalışmanın, ortak hedeflere yürümenin yollarını aramalıdır.
İkinci olarak, insanlık adına ortaya konan faydalı ve gelecek vaat eden faaliyet ve projeleri meth ü sena edip reklamını yapanlar, bu işleri gerçekleştirenler olmamalıdır. Eğer bunların büyütülecek bir yönü varsa onu başkaları yapmalıdır; methedilmeye değerse, başkaları methetmelidir. Bundan da öte, bütün bu güzellikler, evvelen ve bizzat her türlü güzelliğin asıl sahibine (celle celâluhu) verilmeli, insanlardan birilerine şart-ı adi planında bir şeyler nisbet edilecekse de içimizden gele gele, gayet samimane, inanarak, “Meselede bizim dahlimiz yok hükmündedir. Başkaları tarafından zemin hazırlanmasaydı, zihinler bu konuda müsait hâle getirilmeseydi, biz bu işleri başaramazdık.” denilmelidir. Bu hem hakperestliğin hem Allah’a karşı saygının hem de insanlarda kıskançlık ve haset duygularını tahrik etmemenin bir gereğidir. Yoksa bir taraftan ihlâs zedelenmiş diğer yandan da yol emniyeti ihlal edilmiş olur.
İnsanı Öldüren Virüsler
Özellikle sağlam bir yere tutunamamış ve manevî kıvamlarını elde edememiş insanlar, muhalif esen rüzgârlar karşısında hazana maruz kalmış yapraklar gibi sağa sola savrulup gidebilirler. İnsanın ayağını kaydıracak türlü türlü fitneler vardır. Mesela zalimleri yola getirme, mazlumların iniltilerini dindirme, muhtaçlara el uzatma ve hakkı tutup kaldırmada kullanılması gereken kuvvet, eğer başkalarını ezmede kullanılıyor, şahsî çıkarlara âlet ediliyor ve insanı hak ve hakikate karşı kör hâle getiriyorsa, böyle bir kuvvet insan için Allah belası bir virüstür.
Aynı şekilde, insanlara hak ve hakikati anlatma ve onlara doğru yolu gösterme adına bir kredi olarak kullanılabilecek olan nam, nişan ve şöhret, sadece şahsî bir kısım arzu ve heveslerin tatminine vasıta kılınıp insanı alkış beklentisine ve popülizme sokuyorsa o da insan için ayrı bir musibet olur. Hz. Pir böyle bir şöhret için “zehirli bal” tabirini kullanmıştır. Nitekim şöhrete müştak ve müptela olan çoklarının gözümüzün önünde zehirlenip gittiklerini üzülerek müşahede ediyoruz.
Tıpkı kuvvet ve şöhret gibi şehvet de insan için hem bir nimet hem de öldürücü bir virüs olabilir. Eğer neslin devamı için peşin bir ücret olarak insana bahşedilen bu duygu, meşru dairede kullanılırsa Allah’ın insana bahşettiği önemli bir nimet olur. Fakat insan meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmeyerek bohemliğe girer ve gayrimeşru dairede değişik tatmin yollarına saparsa şehvet onun için bir bela olur. Günümüzde niceleri şehvet virüsü yüzünden devrilip gitmişlerdir. Bazıları da insanların bu zaafını değerlendirerek onları esir etmiş, ipotek altına almış ve sonra da istediği istikamette kullanmıştır.
Keza meşru yoldan elde edilen ve Din-i Mübin-i İslam’ı i’lâ etme ve toplumdaki yardıma muhtaç insanlara el uzatma yolunda kullanılan bir servet insan için büyük bir nimet iken, gayrimeşru yollarla elde edilen ve insanı küstahlaştırıp şımartan servet bir iptiladır. Günümüzde ihaleleri ve devletin bütün imkânlarını kendi hesaplarına değerlendiren, gecekondudan gelip kısa zamanda büyük servetlere konan ve bu servetlerini de bitmeyen hırslarını tatmin etme istikametinde kullanan zavallı insanların hâline bakınca onun nasıl bir musibete dönüştüğünü daha iyi anlarsınız. Servet, Hz. Osman gibi bir kısım yüce şahsiyetlerin dikey olarak Allah’a yükselmesine vesile olduğu gibi, Karun gibi birilerinin de yerin dibine batmasına sebep olabilir.
İşte cemaat enaniyeti veya aidiyet mülâhazası da bütün bunlar gibi Allah belâsı bir virüs olmaya adaydır. Aslında farklı duygu ve düşüncedeki insanların ortak bir gaye ve mefkûre etrafında bir araya gelerek birlik oluşturmaları ve sonrasında bu potansiyeli iyilik ve hayır adına değerlendirmeleri onlar için büyük bir nimettir. Fakat Hz. Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği üzere şayet şahsî enaniyetler aidiyet mülâhazasıyla daha da kuvvet kazanıyor, esasında bir dantelanın farklı nakışları gibi olan cemaat, tarikat ve hareketler arasındaki nüanslar büyütülerek birer ayrılık ve çatışma vesilesine dönüşüyor ve haset duygusunun da sevkiyle insanlar alan kapma kavgasına tutuşuyorlarsa, işte o zaman aidiyet mülâhazası toplumsal bir maraz hâline gelir.
Bu tür ihtilaf ve iftiraklar bugüne kadar hep değişik toplum ve devletlerin başına bela olmuş, büyük imparatorlukları bile yerle bir etmiştir. Bunların her birinin insanı batırmaya yeteceğinin farkında olmalı, bu virüs ve mikroplarla mücadele etmeli ve onların yüzünü iyiliğe çevirmeye çalışmalıyız. Eğer bunda muvaffak olabilirsek bunun çok hayırlı neticeleri olur. Aksi durum, hem fertler hem de cemiyetler için bir helak sebebi olarak karşımızda durmaktadır.
Fethullah Gülen – Kırık Testi
Bu yıl Fransa’nın ev sahipliğinde düzenlenen Uluslararası Kimya Olimpiyatlarına, Lumina Eğitim Kurumları yine damgasını vurdu. Öğrenciler Romanya’ya bir altın, bir de gümüş madalya kazandırdı.
Romanya’da 25. hizmet yılını kutlayan Lumina okulları, başarılarıyla Romanya’ya katkı sunmaya devam ediyor. 51’incisi bu yıl Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen olimpiyatlarda, Romanya takımı 4 madalya kazandı.
Başkent Bükreş’teki Bilgisayar Lisesi’nde (ICHB) okuyan Mircea Raul Bordogean altın madalya kazanarak ülkesinin gururu oldu. Lumina çatısı altında faaliyet gösteren okuldan Ana Florescu Ciobotaru ise, gümüş madalya elde etti. Milli takımda yer alan diğer iki öğrenci ise, gümüş madalya elde ederek Romanya’nın başarısında pay sahibi oldu. Söz konusu öğrenciler, İaşi ve Arad şehirlerindeki devlet okullarında öğrenim görüyor.

Öğrenciler Paris dönüşü Bükreş Havaalanı’nda çiçeklerle karşılandı.
Fransa’nın evsahipliğinde düzenlenen kimya olimpiyatlarında bu yıl, 84 ülkeden 309 öğrenci yarıştı.
– Allah’a inkıyad ve sadıklardan olmak…
– Makam-ı sıddıkiyet ve gereğini yapmak..
– Sebepleri tam kullanan ve tevekkül eden her muzdarın duasına icabet edilir…
– Sadakat örneği Hazreti İbrahim ve eşi Hacer…
– Hazreti İbrahim’in, Hazreti Hacer’i oğlu İsmail ile birlikte, boş çöle bırakması…
– Hazreti Hacer’in sadakati, tevessülü ve tevekkülü… – Hazreti Hacer’in koşup su araması…
– Zemzem suyun
M. Fethullah Gülen 20 Ekim 1978
Brezilya yargısı hukuk dersi verdi.İadeyi oy birliğiyle reddetti: Ali Sipahi terörist değil, iade talebi siyasi.
Brezilya’nın en üst yargı organı Federal Yüksek Mahkeme, Türkiye’nin iadesini istediği Hizmet Hareketi gönüllüsü Ali Sipahi hakkında kararını verdi. Yüksek mahkeme 5 yargıcın oy birliği ile bu talebi reddetti.
“Gülen harekeketinin herhangi bir terör eylemine karıştığına ilişkin kanıt bulunmadığı”na işaret eden Brezilya Başsavcılığı, Sipahi’nin iade edilmemesinı istedi.
Oy birliğiyle alınan kararı açıklayan mahkeme başkanı Yargıç Edson Fachin, Ali Sipahi’nin terörist olmadığını ve siyasi gerekçeli iade talebinin redddildiğini açıkladı.
10 yıldan uzun süredir bu ülkede müteercim olarak çalışan ve Brezilya vatandaşı olan Ali Sipahi’nin avukatı, müvekkilinin Bank Asya’ya para yatırdığı için iadesinin istendiğini belirtti.

Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi Başkanı Mustafa Göktepe, gelişmeyi şöyle duyurdu: ”Adalet yerini buldu! Brezilya Yüksek Mahkemesi, Türk Hükümeti tarafından iadesi istenilen Hizmet Hareketi gönüllüsü arkadaşım @alisipahibr‘nin iadesini oybirliği ile reddetti. Hizmet’in ve Ali’nin terorist olmadığını ve bu talebin siyasi olduğuna hükmetti.”
Kaynak:TR7/24
Özür diliyorum efendim, özür diliyorum..Hata hiç senin olmadı. Hata hep benim oldu…özür dilerim efendim...
Tüm büyüklerin ortak kaderi midir anlaşılmamak? Derdine davasına en yakınım dediklerince inanılmamak? Veya ilahi varidatlarına makes olacak saf samimi vicdanlardan ve sinelerden mahrum olmak hep kaderleri mi olmuştur?
Hz. Nuh (as) 900 küsur sene en yakını, aynı yastığa baş koyduğu eşi tarafından anlaşılmamış ve inanılmamıştı. Bedenen aynı yatakta olmalarına rağmen; ruhen kalben, cennet cehennem arası kadar uzaktılar.. Oğlu da babasına inanmamış, ne yazık ki Nebinin ses ve soluğuna yabancı kalmıştı..
Bedeninden bir parça olmasına, aynı çatı altında yaşamalarına rağmen, birbirlerine ‘Sera- Süreyya’ arası mesafedeydiler..
Büyüklere hep anlaşılmama derdi, inanmıyanlara da hep talihsizlik, hep bedbahtlık düştü.
İbrahim (AS ) babası, Yusuf (AS) kardeşleri, Efendiler Efendisi (ASV) de ise bütün akrabaları, amcaları, memleketi tarafından anlaşılmadığı gibi çok çetin ve amansız defanslarıyla karşılaşmışlardı..
Herkes dünyayı kendi nazarıyla görürmüş.. Efendimizi (ASV) de Dünya ikbali, mal mülk ve makamı peşinde zannettiler.
Ona bazı tekliflerde bulundular. Oysa ‘Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz beni davamdan vazgeçiremezsiniz’ buyuruyordu.
Bunun yanında ‘Keşki şu saltanatıma bedel, onun ayaklarını yıkasaydım..hizmetinde bulunsaydım. Emrederse herşeyi bırakıp giderim.’ diyen Habeş Kralı bir Necaşi (R.A.) de vardı…
Demek, meseleyi anlamada ve kavramada uzaklık ve yakınlığın bir özelliği yokmuş.
Yine Efendiler Efendisi; ”Beni canınızdan, eşinizden, çoluk çocuk ve ana babanızdan, mal mülk ve tüm varlığınızdan daha çok sevmedikçe, yani önemsemedikçe imanın tadına varamazsınız.” buyuruyordu..
Çünkü ortada kendisi de canını feda ettiği bir derdi, bir davası vardı. Bir dini vardı.
İnsanoğlu tabiatı gereği hep ülfet ve gafletlere meyyaldir.
Güneşin doğuşu ve batışını bile zamanla tabii bir hadise imiş gibi görmeye başlar. Kuranı ezberlediği halde, Kuranı anlayamama da hafızın ülfeti gibi.
1968’ler de karanlıkların peş peşe birbirini kovaladığı, ufukların ışık böcekleriyle aydınlandığı bir devirde nurlarla tanıştık.1971’lerde de İzmir’de hocamızın nesillerini kaybettiklerinden habersiz bir milletin gafletine ağlamalarıyla, feryat ve figanlarıyla karşılaştık. Bir çığlıktı adeta Hocaefendi o günlerde!..
Hocamız, asırlar var ki müslümanlar bilim ve tekniğe, eğitim öğretime, insani ve evrensel değerlere, dünya ekonomisine dünya sulh ve sükunetine bir katkıda bulunamadıklarından bahsediyordu. Herkesi ve herkesimi kendi konumunda kabulle müşterek bir hayatın mümkün olduğunu, bunun için de kolektif akıl, kolektif düşünce diyordu ve bunların müesseselerle ancak hayata taşınabilirliğini anlatıyordu.
Dünya neden herkese terakki, müslümana tedenni dünyası olsun ki diyordu.
Evet başta itizarım dedim..Özür dilerim efendim!.
Bu ünsiyet bu gaflet zamanla beni de vurdu..renk attırdı. Biliyorum zannederken bilmediğimi de, bilmemeye başladım. İnsi ve cinni şeytanlar, dünya, nefis, heva ve heves hep beraber beni de vurdular. Gafletlere attılar. Hizmetime ve zatı alinize uygun ve yakışır biri olamadım..farkına vardığım veya bazen de farkına varamadığım kusur ve hatalarım oldu..
Bir defasında da, eksik gedik ve kusurlarımın çokluğundan, dinimi hakkıyla yaşayamadığımdan, namazımı hakkıyla eda edemediğimden canım kurban Kur’anımı doyunca okuyamadığımdan bahsetmiştim. Bundan dolayı da affımı dilemiştim..hayır demiştiniz..
Bir musibet, bin nasihattan yeğdir derler.. Bu süreçte yaptıklarım eksik gediklerin faturası size kesilince efendim, ve tüm hakaretlere boy hedefi olarak siz seçilince vicdanen rahatsız oldum. Özür diliyorum efendim..özür diliyorum. Hatayı kusuru ben işledim. Bütün bu hücumlar bana olmalıydı.Size haksızlık edildi. Ben layıktım aslında bütün bu ithamlara!.
Halbuki baştan beri siz hiç Kitap ve Sünnet çizgisinden ayrılmadınız.. Sahabenin fedakarlığını, diğergamlığını, uhuvvet ve dini hassasiyetini hep tavsiye ettiniz..örnek gösterdiniz. örnekleri kendinden bir nesil için de çok gayret ettiniz.
Bu yolda kendinizi feda ettiniz, mahvettiniz..acılar ve çilelerle gergef gergef örülü bir hayat yaşadınız. sürgünler, hapislerle.. aranmalarla geçti hep ömrünüz..köy köy, kasaba kasaba dolaştınız Anadoluyu..vaizler müftüler cami kürsülerinde iken, siz kayıp nesli kahvelerde aradınız. Oraları da kürsüye minbere çevirdiniz..
İçe ve dışa yönelik fetihlerden bahsederken nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez buyurdunuz.
Bense zaman zaman hata ettim..nefsimi unuttum. Rızayı, hevam ile karıştırdım..kusurlarımdan dolayı size yapılan bunca hakareti,tezyifi, yalan ve iftirayı hakk etmediniz.. benimdi bütün bu yanlışlıklar..bu tenkitler bana olmalıydı. ben eksik ettim, ben kusur işledim. Suçlamaların tümü bana gelmeliydi. Ahirete bu hacaletimle gitmek istemiyorum efendim..
Rabbimden af, sizden de özür..Yanlış yaptığım insanlardan da, hak helalliği diliyorum…
Uhud’da bir ihmalin ağır bir faturası vardı. 70 küsur şehit.. yüzlerce yaralı..yetimler ve dul kadınlar vardı. Ve bazı ocaklar sönmüştü.
Nebiyyi Zişan( asv) ahlakı gereği, hatasından dolayı hiç kimseyi ta’nu teşnede bulunmadı. Hiç kimseyi de kınamamıştı. Ashabına da nasıl bir edep, nasıl bir terbiye vermişti ki, o kadar zarar görenlerin ağzından hiçbir tenkit veya bir itirazı, tarih kitapları kaydetmediler.
Kusurlarıma karşı siz de aynı ahlakı takındınız .. Ta’n u teşnede bulunmadınız. ..Kaybedebiliriz diye belki de endişe ettiniz. Kusurlarımdan dolayı kınamadınız. Ama efendim vicdanen çok azap çekiyorum. Çok rahatsızım..bu mahcubiyetimle Rabbimin ve Efendimin huzuruna gitmek istemiyorum..özür dilesem affeder misiniz?
Bütün asırlardaki zulmü katına katlayan, yeni doğan bebekten doksanlık ihtiyarına, bayından bayanına, kaydedilmedik zulmü yapan..yalan, tezvir, tezyif, iftira, hakaret, gasp ve baskını yapan; bütün peygamberlerin şerrinden Allaha sığınıp ümmetlerini sakındırdığı Süfyanın karşısında yalnız bıraktım Sizi. En çetin günlerde fedakar bir arkadaş, acılarını, ızdırabını paylaşacak bir yoldaş olamadım. Utanıyorum efendim..vallahi Rabbimden utanıyorum. Billahi Efendimden haya ediyorum efendim..
Huzuru İlahide Rabbim kulumu neden yalnız bıraktınız? Niçin ona sahip çıkmadınız derse ne derim? Utanıyorum. Siz hiç mi ama hiç bu yapılanları hakketmediniz..efendim Mahkeme-i Kübra’da Rabbime şahitlik edeceğim..
Cismen yakınlığınıza rağmen ruhen, kalben uzaklardaydım.. Hafakanlarınızı duyamadım..kıvranmalarınızı hissedemedim. İşkence çeken arkadaşların acılarını duyuyorum “dayanamıyorum artık” demiş ve bayılayazmıştınız. Orada acılarınıza ortak olamadım , derdinizi paylaşamadım..
Bir baş yazınızda üstad için ” Seni Anlayamadık Yavru” başlığını atarken,”beni de bir gün anlaşılmadan gömersiniz” demiştiniz..nasıl olur demiştim kendi kendime?..Etrafınızda bunca insan varken ve sizi dinliyorken nasıl olurdu bu? Ama şimdi anlıyorum ki efendim..sana dost, sana arkadaş, sana yoldaş olamadım..
Hak Teala Efendiler Efendisine (asv) “Ey habibim! Seni dinlemiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin (Şuara 3)” diyordu..Canım hocam! Ben de hatalarımla seni dinlememiş oldum. Bundan dolayı beni Rabbime şikayet eder misin? Eğer şikayet edersen, ben de o günahkar kul gibi; beni yakın, küllerimi savurun yok olayım ..yok olayım da Rabbimin huzuruna bu hacaletle bu utançla çıkmıyayım derim…
Özür diliyorum efendim, özür diliyorum..Hata hiç senin olmadı. Hata hep benim oldu…özür dilerim efendim..
Bahattin Karataş-Shaber
Ve belli ki gelecekte de devam edecek.
Öyleyse Kur’an’ın hadimleri bugün çektikleriyle beraber..
Tabi sabr-u sebat çok önemlidir, hem çekecekleri şeylere karşı baştan hazırlıklı olmaları lazım. Fakat bir diğer taraftan da hani o çekmeye karşı hazırlıklı olmaları lazım ama bir diğer taraftan da bunlar gelecekte de başımıza gelecek. -Allah korusun- Ancak sabr-u sebat eden insanlar, ayakta dimdik istikbale yürüyeceklerdir.
Bugüne kadar olduğu gibi bir kısım kimseler adeta hani natürel seleksiyona uğrayıp da böyle elendikleri gibi, günümüzde de elenenler vardır korkuyla, telaşla.. Ve yarın da bir kısım elenenler olacaktır.. Elenenler.. Korkudan dolayı elenenler olacaktır. İkbal hırsına kendini kaptırdığından elenenler olacaktır. Şöhret marazından dolayı elenenler olacaktır. -Allah korusun- Bencillikten dolayı elenenler olacaktır, tehditten dolayı elenenler olacaktır.
İhlasını koruyamadığından dolayı hizmet ihlasa açık olduğu için Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin Medine hakkında buyurduğu hadisle yaklaşalım ona.. Medine tıpkı bir körük gibidir öyle hava verip işte işlettiği ocak, orada is-pas kalmaz. Dolayısıyla Medine de isi-pası alır, temizler. Bu yönüyle gelecekte de devam edecek bu şeyler bir taraftan sabır isteyecek, ikdam isteyecek. Diğer taraftan da tabi o ikdamı o sabrı gösteremeyen insanlar, daha ağır durumlar olacak, şartlar daha ağır olacak. Ta Üstad dönemindeki şartlara denk ağırlıkta şartlar olacak. Ve yerin altına girmeyi arzu edeceksiniz, keşke ölseydim diyeceksiniz. İşte o zaman bile azm-u cehd-u gayreti ikdamı olan inanlar geleceğe yürüyecekler. Meseleye bir imtihan sırrı, şuuruyla alacaklar.. Ve diyecekler ki şimdiye kadar böyle olmuş yani bu. İmtihanda başarılı olacaklar. Evvela bilinmesinde yarar var bunun.
Çünkü dünyanın hiçbir devrinde, hiçbir zaman öyle tekdüze yürüyerek hedefe ulaşılamamıştır, hiçbir zaman.. Ne enbiya-yı izam yürürken varmıştır, ne evliya-yı fiham ne asfiya-yı kiram ne müçtehidin-i izam ne müceddidin-i kiram. Hiçbiri öyle tekdüze yürüyerek, hiçbir şeye takılmadan varmamıştır. Hiç olmazsa büyük çoğunluğu itibariyle Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi.. Defaatla elenmişlerdir, defaatla imtihana tabi tutulmuşlardır. Çünkü bu iş o mevzuda Allah’a karşı o kadar sadakatini, vefasını ispat etmiş insanların işidir. Hazırcıların, hiç başı dişi ağrımadan böyle o işi üst seviyede hemen gelip temsil edeceklerin işi değil yani. Elli defa vefa imtihanı vermiş elli defa sadakat imtihanı vermiş insanların işidir. Şimdiye kadar öyle olmuştur.
Onun için Üstad bu endişesini ifade ederken: “Dilerim Cenab-ı Hak bize pahalıya satmasın.” Der bunu. Ama altıncı söze de bakarsanız mal can verilir onu almak için yani.. Hususiyle oradaki sadece ferdi cennete girmedir. Cennete sokma meselesi değildir, cennete sokma peygamberane azim ve cehd ister. Peygamberlik yolu peygamberane azim ve cehd ister. Evet.. Şimdi bunu bilmekte yara var, yani arkadaşlar bunu bilmeliler.. Ne oluyor ki dememeliler yani. Nitekim Kur’an’ı Kerim anlatır, ne oluyor ki demişlerdir. Bunlar ne oluyor böyle demişlerdir. Bu kafirce bir düşüncenin ifadesidir. Kazaya razı olmayan bir zihniyetin ifadesidir. Allah’ın takdirini tenkit eden insanların ifadesidir. Bizde ne oluyor ki yok yani.. Bizde sadece olan şeyleri sarsılsak bile, şoku altında yaşasak bile, sadece belki bir dönemde böyle hayretle manasını anlayamama içinde onu seyretmek daha sonra da hayranlık manasına ayrı bir hayretle ki bu da esma dairesinden Cenab-ı Hakk’ı rasat makamıdır veya sıfat dairesinden Cenab-ı Hakk’ı rasat makamıdır. Hayranlıkla hayretle Cenab-ı Hakk’ın icraatını temaşa edip hatta belli bir ölçüde zevk almak yani.
İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!.
“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur.”
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) “Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur.” dediği o günleri idrak etmiş bulunuyoruz. Kur’an-ı Kerim’de Fecr Sûresi’nin başında, “On geceye yemin olsun ki…” dediği Rahmet geceleri… Rabbim hakkımızda hayırlara vesile kılsın, bu günler hürmetine mağdur kardeşlerimizi “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” müjdesine nail eylesin.
Zilhicce ayı, kamerî ayların on ikincisi ve haram ayların (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb) ikincisidir. İçerisinde Kurban Bayramı’nı, Arefe gününü, terviye ve teşrik günlerini barındırdığından dolayı Zilhicce ayı mübarek aylar içerisinde sayılmaktadır.
Zilhicce orucunun son günü ise Kurban Bayramı Arefesi’ne denk geldiği için ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem):
“Arefe günü tutulan oruç, bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter.” (Müslim, Sıyâm 196, 197) buyuruyor.
Yine Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır: “Allah, hiçbir günde, Arefe günündeki kadar kullarını ateşten azad etmez. Allah (mahlûkata rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve “Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436)
Peki neden bu kadar önemli Zilhicce’nin ilk on günü?
Yüce Allah, Müminlerin, Recep, Şaban ve özellikle de Ramazan günlerini nasıl iyi değerlendirip Kadir Gecesi’ne ulaşmalarını istiyorsa aynen onun gibi Kurban Bayramı’na da Zilhicce’nin ilk on gününü maneviyatla geçirip bu mübarek bayram sabahına ulaşmalarını murad ediyor.
Zira, Bediüzzaman’ın Kurban olarak kesilen hayvanlara işarî bir müjdesi var:
“Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda mücâhede işinde vefat eden bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, ahirette cismânî bir vücud-u baki vererek Sırat üstünde sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.”
Madem, kurban olarak kesilen o koyuna, o davara ahirette cismani bir vücud-u baki verilerek Sırat üstünde sahibine burak olma mertebesi verilecek o halde o bineğe binecek olan sahibi de ona binecek keyfiyette olmalı. Bu on günü içte ve dışta çok iyi hazırlık yaparak bu maneviyatı yakalamaya çalışmalı. Onun için yapılan teşvikler çok güçlü ve önemli. Yoksa Kurban, bayram sabahı uyanıp kan akıtıp sadece et dağıtmak demek değildir. Nitekim:
“Fakat onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.” (Hacc Suresi, 37) âyet-i kerimesinde bu hususa işaret edilmektedir. Evet, eğer insan Allah’la irtibat, Allah’la münasebete geçme veya Allah’ın muamelesine bir vesile olması gibi mülâhazalara gönlünü bağlayarak bu ibadeti ifa ederse, öbür tarafta çok farklı zenginlik ve sürprizlerle karşı karşıya kalacaktır.
Onun için de bu on günü ibadetle, zikirle, salavatla, tefekkürle, duayla, teheccüdle ve oruçla çok iyi değerlendirip ‘bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter’ müjdenin zirvesini yakalamalı ve:
“Allah’ım, Sen benden hayvan boğazlamamı istedin, ben de bu emri yerine getiriyorum. Eğer kendimi boğazlamamı emretseydin ben seve seve bu emri de tatbik ederdim. Eğer dinimi, namusumu, nefsimi, malımı veya ülkemi müdafaa adına bir cephe teşkil etmek icap ediyorsa ben ona da amade ve teşneyim.” diyerek Rıza ufkunda niyetini samimi olarak ortaya koymalı.
Burada yapılan bütün bu ameller, bir yönüyle basit ve küçük görülebilir. Fakat öte tarafta bunlar geriye döndüğünde hayret ve şaşkınlık içerisinde, “Allah’ım, Sen ne ganiymişsin. Bu küçük şeyleri aldın, nemalandırdın, büyüttün, genişlettin, farklılaştırdın, ebedileştirdin ve şimdi de bize sunuyorsun.” diyeceğiz. Bu açıdan insan burada kurban ibadetini bir iç zenginliği ve kalp itminanıyla yerine getirmek için öncesinde çok iyi hazırlık yapmalı… Zilhicce’nin ilk on günü bunun için var. Mâide Suresinin 27-29. ayetleri, Hazreti Adem’in (as) iki çocuğunun kıssasını anlatır: ‘Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara dem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”
Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.
Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Halbuki, bu nimetleri bütünü ona veren Allah’tı ve Allah’ın onun vereceği herhangi bir şeye de ihtiyacı yoktu. Amaç onun niyetini ölçmekti.
Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Çünkü, değil mi ki Rabbi ondan bir kurban istemişti, en iyisini, beğendiğini getirip vermişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.
Aslında bütün ibadet ü taatlerde Allah’a kurbeti hedefleme:“Allah’ım, ben bu ibadetimi Senin için yaptım.” deme ve bunu içten içe duyma esas olmalıdır. İnsan, hayatını âdeta bu düşünceye kilitli olarak götürmelidir. Bu açıdan kurban ibadetini eda ederken de kasdü’l-kalb olarak tarif ettiğimiz niyeti çok sağlam tutmak gerekir. İnsan canın yongası olan malını verirken aynı zamanda verebileceği şeyleri de hatırlamalı ve emre amade olduğunu göstermelidir.
Nitekim Hazreti İbrahim ve İsmail’in durumu anlatılırken:“İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.” (Saffat Suresi,103) buyrularak, onların ubûdiyetteki sırrı ve emre itaatteki inceliği kavradıklarına ve ona göre bir tavır aldıklarına işaret edilmiştir.
O yüzden, Kurban, “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Bu duygunun da sadece bir Kurban sabahı yakalanması çok zordur. Öncesinde büyük bir manevi hazırlık gerektirmektedir. Ve eğer bir insan kurban ibadetini baştan böyle sağlam bir niyete bağlarsa, hazırlık içerisine girerse onun kurbanla ilgili bütün fiilleri ibadet hükmüne geçecektir.
Onun için Üstad Bediüzzaman, Arefe günündeki güzel bir adeti şöyle hatırlatarak:
‘Aziz, mübarek kardeşlerim, Pek çok selâm… Bizim memlekette eskiden Arefe gününde bin İhlâs-ı Şerif okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beş yüz ve Arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler, dua içinde her birinizle bazen ismiyle sohbet ederim. (Şualar) der ve bu manevi hazırlığın neticesini Arafat’taki tekbirlere bağlayarak:
“Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu Ekber dedirtmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu Ekber kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde (bayramda) beraber birden Allahu Ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl (nesli) ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu Ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.”
“Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda Allahu ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu Ekber’e müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda Allahu Ekber demeleri, küre-i arzın büyük bir Allahu Ekber’i hükmüne geçiyor.
Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr ve etrafıyla Allahu Ekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme’nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle Allahu Ekber diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor.” der.
Evet, Zilhicce’nin bu on gününde başlayan ve Arafe günü İhlâs Sûresi’nin zikri ile devam eden bu hazırlık, teşrik tekbirleri ile küllileşir, duyguları yüceltir, tefekkürü enginleştirir. Mahlûkatın halifesi ünvanıyla insan; Rabbin dergâhında, masivadaki zikirleri takdim ederken diğer yandan sosyal hayattaki birliktelik ve uhuvvete destek verir. Bütün bunların yapılmasını sembolize eden kurbanı da telef olmayıp, burada dağıtılınca bitmeyip sıratta ona burak hizmeti mertebesiyle mükâfatlandırılır.
İşte kurban mevsiminde, Müslümanlar, kurbanla hiss-i semahatlerini ortaya koyacak, gönülleri fethedecek ve kestikleri kurbanların etlerinden tatmayanlara tattıracaklardır. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, Cenâb-ı Hak da kesilen kurbanları sahipleri için öbür tarafta en çok ihtiyaç duyacakları yerde bir binek yapacaktır. Bu durum karşısında insan orada bir taraftan takdir duyguları, diğer taraftan da taaccüp hisleriyle “Acaba şu kurbanlardan hangisine binsem?” diyecektir.
Ama, o mübarek kurbanın hem kendimiz hem de bugün enkaz altında kalan arkadaki kardeşlerimizin kurtuluşuna vesile olması için gecemizi gündüzümüzü Rabbe açılan rampalar olarak düşünmeli ve Dergah-ı İlahiye’nin kapısının tokmağına sımsıkı sarılmalıyız. Rabbimizden kesilecek Kurbanlar hürmetine, Arafatta kalkan eller hürmetine ferec ve mahreç dilemeliyiz.
“Ağacın altında seninle biat ettikleri zaman…” (Fetih, 18)
Fetih Suresinde geçen Rıdvan Biat’ı da Zilhicce’nin bu on günleri içinde olmuştu.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Hudeybiye’de: “Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti!” diye seslendi.
Müslümanları Allah yolunda yapacakları savaşta, canlarını fedâ etmekten çekinmeyeceklerine dâir, kendisine bîat etmeğe çağırdı.
İlk biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu. “Rasûlullah (s.a.s.)’in gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum.” dedi.
Hudeybiye’de bodur bir ağacın altında bütün Müslümanlar sırayla Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) ellerini tutarak bîat ettiler. Allah yolunda ölünceye kadar savaşmaya, düşmandan kaçmamaya söz verdiler. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına da bir elini diğeriyle tuttu, onu da böylece bîata kattı. Yalnızca Cedd b. Kays adlı münâfık, devesinin arkasında gizlendi, bîata katılmadı.
Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerîm’de, Hudeybiye’de Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) bîat eden mü’minlerden hoşnud olduğunu bildirmiştir. İslâm Târihinde bu bîata “Rıdvân Bîatı” adı verilmiştir.
Müslümanların kararlılığını ve Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) bağlılıklarını gösteren bu bîatın Mekkeliler üzerindeki etkisi büyük oldu.
Derhal Hz. Osman’ı serbest bıraktılar ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’le barış yapmak üzere Amr oğlu Süheyl başkanlığında bir hey’et gönderdiler.
Bu bîat, sahabîlere yeni bir cesaret, taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz bir hâle gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kâbe’yi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.
Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyân eder:
“And olsun ki, o ağacın altında sana bîat eden mü’minlerden Allah râzı oldu. Kalplerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı. Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allah’ın kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır.” (Fetih Sûresi, 18-19)
Şimdi biz de sahabenin o gün içinde olduğu o ağır şartlar içerisindeyiz ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) eli elimizin üzerinde. Gelin bu hizmetlere sahip çıkacağımıza dair O’na söz verelim. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına bir elini diğeriyle tutarak onu da bîata kattığı gibi biz de hapishanede, zindanda, hücrede kalmış arkadaşlarımızın elini, elimizle birlikte manen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) elinin altında tutalım ve ilk biat eden Ebû Sinan el-Esedî gibi:
‘Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum ve Nam-ı Celil-i Muhammedî’yi dünyanın her yerine ulaştırmak için bütün gayretimi sarf edeceğime söz veriyorum.’ diyelim.
Zilhicce günleriniz mübarek olsun, Rabbim bu Kurban’ı hizmetlerimiz için hayır ve bereketlere vesile kılsın.
Fikret Kaplan