Günümüzün zalimleri de çer-çöp gibi savrulup gidecekler!.. *Gayretullaha dokunduğu zaman, günümüzün zalimleri de çer-çöp gibi savrulup gidecekler, hiç tereddüdünüz olmasın. Takvim vermek ve zaman belirlemek, bu mevzuda karanlığa taş atmak olur; bu, Allamu’l-guyub Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Bir zaman veremeyiz ama bildiğimiz bir âdet-i ilahiye, âdet-i sübhaniye var. Cenâb-ı Hak, zalimlere hep öyle yapmıştır: Nuh kavmi, Hud kavmi, Salih kavmi, Şuayb kavmi, Lut kavmi, Seyyidina Hazreti Musa’nın kavmi… Hepsi hazan yemiş yapraklar gibi savrulup gitmiş, ağaçların başındayken toprağın bağrında gübre haline gelmişlerdir. Hiç tereddüdünüz olmasın, endişe etmeyin. *Ayrıca size haksızlık ve kötülük yapan insanlar hakkında öyle perişan olmaları dileğinde bulunmayın. Evvela; Cenâb-ı Allah’ın engin rahmetine havale ederek kalblerinin yumuşamasını ve zulümden vazgeçmelerini istemeli; ondan sonra da “Murad-ı sübhanî bu değilse Allahım, aleyke bihim!..” demeli, onları Allah’a havale etmeli.
Gurûbun üzerinden altı ay geçmişti. Ramazan ayının yirmi yedisi ve bir Çarşamba günüydü.
Henüz 28 yaşında ve yanında, birisi 6 diğeri ise 7 yaşında gül gibi iki oğlu, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm adında iki de kızı vardı.
Üstelik, Hazreti Ali gibi birisiyle evliydi; “Ehl-i Beyt” olarak Allah ve Resûlü’nün hep nazara verip baş tâcı edilmelerini istediği üfül üfül huzur tüten bir ailenin merkezinde bulunuyordu.
Bu yaşlardaki genç ve huzur dolu bir kadının, kim bilir ne hayalleri olurdu? Ailesinin geleceği, hele çocuklarının mürüvveti adına nice hülyalara dalar, kim bilir ne hesaplar yapardı?
Ancak, Kur’ân’ın şekillendirdiği ve Resûlullah’ın da rahle-i tedrisinden geçen Sahâbe’nin hayallerine kimsenin hayalinin yetişemeyeceği de muhakkaktı!
Hele bu, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), giderken gelişini kulağına fısıldadığı kızı Fâtıma ise, durum bambaşkaydı!
Güneş gurûba doğru kayarken, yanında bulunan iki kadından birisi Hazreti Selmâ’ya seslendi:
“Anneciğim” dedi. “Gusül abdesti alabilmem için bana su hazırlayabilir misin?”
Oturuşu-kalkışı, yürümesi ve konuşmasıyla babasını hatırlatan bir Hadîce emaneti, bunu talep eder de yerine getirilmez miydi!
Bir isteği daha vardı:
“Bir de, şu yeni elbisemi getirebilir misin?”
Çok geçmedi; abdestini almış ve yeni elbisesini giymiş olarak odaya girdi. Bu seferki muhatabı, Hazreti Câfer’in şehadetinden sonra Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile evlenen Esmâ Bint-i Umeys idi:
“Ey Esmâ!” dedi. “Öldükten sonra kadınlara yapılan işi doğrusu ben hoş bulmuyorum; üzerine bir örtü atılıyor ve bu örtü, kadının vücut hatlarını belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkartıyor!”
Bu incelik ve nezakete karşılık, “Resûlullah’ın kızı!” diye mukabelede bulundu Hazreti Esmâ. “Ben sana, Habeşistan’da gördüğüm bir şeyi göstereyim mi?”
Gözlerinin içi gülmüştü:
“Tabii ki” dedi. “Hem de hemen!”
Hemen evin dışına koşan Hazreti Esmâ, bir müddet sonra yaş hurma dallarıyla içeri girdi. Sırasıyla elindeki her bir dalın iki ucunu toprağa batırdı. İki metreyi aşkın kafes gibi bir görüntü ortaya çıkmıştı. Ardından, üzerine bir örtü örttü. “Öldükten sonra kadının üzerine böyle bir sütre yapılırsa, hiçbir uzvu belli olmaz!” der gibiydi.
O kadar sevinmişti ki! Babasından ayrıldığı günden bu yana yüzünde ilk defa bir tebessüm belirmişti. Minnet dolu bakışlarla Hazreti Esmâ’ya döndü:
“Bu ne kadar güzel ve hoş oldu!” dedi. “Böylelikle ölünün, erkek veya kadın olduğu da anlaşılır!”
Bir isteği daha vardı:
“Ben öldüğümde, sakın ola ki sen ve Ali’den başkasının gözü benim bedenime değmesin; sakın ola ki yanıma da kimseyi almayasın! Ayrıca, beni, el-etek çekilince ve gecenin karanlığında gömün!”
Ortalık buz kesmişti. Az önce gelinlik kız gibi hazırlık yapan Hazreti Fâtıma (radıyallahu anhâ), ciddi ciddi ölümden bahsediyordu!
Arkası da geldi. Ebû Râfi Hazretleri’nin hanımı Hazreti Selmâ’ya baktı ve yine “Anneciğim!” dedi. “Bir el atsan da şu sediri odanın ortasına çekiversen!”
Bu talebi de yerine getirilmişti.
Yavaşça sedirin üzerine uzandı! Yüzünü kıbleye çevirmiş, elini de yanağının altına koymuştu. Son bir isteği daha vardı:
“Şu an itibariyle ben, ruhumu teslim etmek üzereyim! Gördüğün gibi, gusül abdestimi de almış bulunuyorum; sakın ola ki öldükten sonra, abdest aldırmak üzere benim üzerimi kimse açmasın!”
Duyulanlar karşısında yaşanan şaşkınlık, bir anda yerini telaşa bırakmıştı. Zira nahif bedeninden aziz ruhu ayrılmış, yokluğuna ancak altı ay dayanabildiği babasının yanına uçuvermişti!
Biricik eşinin istekleri kendisine nakledildiğinde Hazreti Ali (radıyallahu anh), “Yapılacak bir şey yok!” dedi. “O, böyle istedi ise vallahi de kolunu bile kimse açmayacaktır!”
Vasiyeti gereği, gecenin bir vakti Cennetü’l-Bakî’ye getirildi ve buraya sessizce emanet edildi.
İşte, Peygamber kızı Hazreti Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) son günü böylesine duru, hem de dupduruydu!
Görüldüğü gibi suyun başı ne kadar duru. Bu durumda bizim vazifemiz, zamanla bulandırılmak istenen çer-çöpten değil, işin kaynağından beslenmek olmalı.
Kaynak:Reşit Haylamaz-TR724
Şu muhakkak ki gerek mallarınızda, gerek canlarınızda imtihana tâbi tutulacaksınız. (Âli İmrân, 3/186)
Zorlanarak çıktım merdivenleri. Sanki 65 yılın yaşanmışlıklarını taşıyordum sırtımda. İçerisi hayli kalabalık ve havasızdı fakat yapacak bir şey yoktu, sıra numarası almalıydım. Makine 89. numarayı verdi, ama sıra daha 52’deydi. Oturacak bir yer için göz gezdirirken, “Gel amca, buraya otur” deyiverdi köşede oturan bir genç.
Biraz soluklandıktan sonra etraftaki insanlar dikkatimi çekti. İkili, üçlü gruplar halinde konuşuyor, birbirlerine meselelerini anlatıyorlardı. Kiminin vekâlet verme, kiminin miras paylaştırma, kiminin de kiralama ya da satın alma işleri vardı.
Birilerine gözüm takıldı. Üç kişiydiler. Evli olduklarını tahmin ettiğim orta yaşlarda iki kişi ve yaşlı bir hanım. Anneleri olmalıydı. Konuştuklarına bakılırsa bir ev meselesi vardı. Tapu devir işlemleri için gelmişlerdi. Yaşlı hanımın mutsuzluğu yüzünden okunuyordu, belli ki çok istekli gelmemişti. Muhtemelen eşi dar-ı bekaya göç etmişti. Belki de “Onun yokluğunda tek sığınağı olan evi de verirsem” diye endişeleniyordu.
Çocuklarının sözleri hiç yabancı gelmedi bana: “Anne biz sana bakarız. Hem eski ev. Satarız yeni bir yer alırız.” deseler de o bir noktaya doğru bakıyor, sadece kafa sallıyordu. Okuması yazması da yoktu, bir kâğıda parmak bastırıp götürdüler.
Sıcağın da etkisiyle içim geçmiş bir köşede. Gördüklerimin, duyduklarımın etkisiyle olacak; çocukluğumda babamın dedemle olan küskünlükleri hayalimde canlandı. Arsa davasıydı onlarınkisi. Dedem mirasını paylaştırırken babama verdiği arsa amcalarımınkine göre suya en yakın kısımdaymış. Fakat bundan dolayı da para mirasından babama vermemiş. Amcalarım babama verilen tarla daha değerli diye, babam da paradan hissesine düşeni alamadığından razı olmamış mirasa. Neticede dargın gitmişti dedem. Ama cenazesine katılmış, helallik vermişti babam. Dedem verdi mi bilmiyoruz tabi…
Bu mesele amcamlarla da aramızı soğutmuştu. Eskisi gibi candan davranmıyor, sık gelip gitmiyorlardı artık. Amcalarım her fırsatta şaka yollu da olsa “Aldınız tabi sulak araziyi” diye başlayan cümlelerle iğnelerdi babamı. Bu meseleye çok canı sıkılan babam bir gün, “Tamam, kim istiyorsa değişelim tarlaları yeter” dedi amcamlara.
İlk başta olmaz falan deseler de kura çekmeye karar verildi. Kura çekilecek, kimin tarlası çıkarsa onunkiyle değiştirecekti babam tarlayı.
Kura çekilmiş ve suya en uzak yerdeki Mehmet amcamın tarlası çıkmıştı. Değiştiler tarlaları. Babamın; “Rızık Allah’tandır Ahmet oğlum, Rızık Allah’tan” diyerek hadiseyi kabullenişi hala kulaklarımda çınlar. Diğer amcalarım bu sefer de Mehmet amcama tavır alsalar da yapacak bir şey yoktu. Kura çekilmiş, iş bitmişti.
Gel zaman, git zaman ilçede istimlak olacağı, yol yapılacağı söylentileri başladı. Tarlası olan herkesi bir heyecan sarmıştı. “Bizim tarladan geçse, dönümüne şu kadar veriyorlarmış” gibi konuşmalar sık duyulur olmuştu. Sonunda açıklanan rapora göre, kardeşler arasından sadece bizim arazi istimlak edilmiş ve yüklüce para almıştı babam. İki abim, annem, babam bütün aile çok sevindik.
O parayla babam üç katlı bir apartman yaptırdı. Abilerim ikinci ve üçüncü kata yerleşti. Ben daha bekâr olduğum için birinci katta, babamlarla kaldım. Yengelerim arasında da kat paylaşımı sıkıntısı yaşadık. Üçüncü kattaki, soğuktan ve asansör olmamasından, ikinci kattaki ise güneş göremediğinden şikâyetçiydi. Aradaki soğukluk abilerimi de etkiliyordu.
Daha sonra ben de evlendim, iki çocuğumuz oldu. Vefat edene kadar annem ve babamla birlikte yaşadık. O ev de bana kaldı.
Çocuklar büyüdü. Büyük oğlan okumadı, askerden geldi, iş kurmayı düşünüyordu. Küçük ise yüksek lisans eğitimi için yurt dışına gitmek istiyordu. Yani ikisine de para lazımdı. Buldukları tek çözüm ise evi satmaktı. Anneleri de benim gibi razı değildi fakat başka da çözüm bulamıyor, “Zaten eski, biz size daha yenisini, büyüğünü alırız” diyerek bizi ikna etmeye çalışıyorlardı. Bin bir zorlukla büyüttüğümüz, gözümüzden sakındığımız evlatlarımızla ters düştük, birbirimizin kalbini kırdık. Her gün aynı tartışmayı yaşamaktan da bıktık.
İstemesek de artık kararımı verdim; bütün çocukluk hatıralarının yaşandığı yuvayı satmak, gerisini sonra düşünmek gerekiyordu…
Sonra birden “89, 89” diye bir sesle irkildim. Yanımda oturan bey de elimdeki fiş numarasını görmüş, bana sesleniyordu: “Bey amca, bey amca, sıra sende.”
Görevliye doğru yaklaşırken hatıralar kafamı iyice karıştırmıştı. İmzaladım belgeyi ve çıkıverdim. Dünya hayatı bir rüya gibiydi..
Kaynak:Çağlayan Dergisi
Şu ifritten süreçte âcizane birkaç teklifim olacak. Çünkü yaptığımız her hareketin olumlu-olumsuz mutlaka bir karşılığı oluyor ve bu sadece kendimizi değil çevremizdeki insanları da etkiliyor. Onun için yaptığımız her hareketi, söylediğimiz her sözü seçerek, özenle bırakmalıyız kâinata…
BİRİNCİ GÖREVİMİZ: ŞİKÂYET ETMEYELİM
Şu dönemde, eğer çocuklarımızın psikolojisini ve mana iklimini muhafaza etmek ve yaşadıkları ülkelerin olumsuz etkilerinden korumak istiyorsak, anne baba olarak ilk işimiz; halimizden, dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan, incindiğimiz konular olsa bile, ne olur şikâyet etmeyelim. Özellikle çocuklarımızın yanında bu konuları asla konuşmayalım. Sizce Sevgili Peygamberimiz (sas), hicretindeki onca meşakkate rağmen, şartlarından şikâyet mi etti? Yoksa “(Ya Ebu Bekir! La tahsen innallahe meana) Ey Ebubekir! Hüzünlenme Allah bizimledir.” mi dedi?
O halde yapacağımız ilk iş asla şikâyet edip şeytanı sevindirmemek…
EVLADIMIZ BİZE GÜVENSİN
Dikkat edeceğimiz ikinci nokta ise, evlatlarımızın bize güvenmesini sağlamalıyız. Güven insanî ve İslami bir vasıf. Bu, özellikle aile içinde bizim vazgeçilmezimiz olmalı. Çocuklarımız her türlü konuyu, saklama gereği duymadan, saygısızca değil güvenerek anne babasına açabilmeli. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bizlere ne demişti; “Medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.” Bunu okuyup yaşamamak olmaz. Çocuklarımızla korkutarak değil konuşarak ve sevgimizi hissettirerek iletişim kurmamız çok önemli. Ki güven; yumuşak huyu, sır saklamayı, destek olmayı, anlayışı, tamiri kapsar.
PEYGAMBERİMİZ (SAS) GİBİ ÇOCUKLARLA NAMAZ KILIN
Devam edersek, çocuklarımızla birlikte şartlarımız ne olursa olsun birlikte ve kaliteli zaman geçirmeyi rutinlerimizin başına yerleştirmeliyiz. Akşam baba eve ne kadar yorgun gelirse gelsin, çocuklar ile muhabbetle geçen biz zamanı olmalı.
Torunları ile namaz kılan, oyun oynayan, kızına “babasının annesi” diyen Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hatırdan hiç çıkmamalı. Anneler, hanım hanıma bir araya gelme programlarını anneli kızlı ya da oğulları ile bir arada aktiviteli zaman geçirme şekline evirmeliler.
TELEFON, TABLETTE GEÇEN ZAMANLARI SINIRLAYIN
Normalde bile ergenliğin bazı farklı durumları varken şimdi buna mülteciliklerimiz, sosyal farklılıkların olduğu ülkeler, maddi imkânsızlıklar eklenince anne babalara hiç sıkıntıları yokmuş gibi daha çok sabır, gayret ve çaba düşüyor. Bulunduğumuz yerlerdeki eksiklikler, olumsuzluklar değil de olumluluklara bakmalıyız. Küçük yaştaki çocuklara bile açık olan kütüphaneler yerine çocuklarımıza emzik gibi telefon, tablet vs. sanal beyin harap ediciler vermemeliyiz. Biliyoruz ki emeksiz ürün olmaz. Yanı başımızda olduğunu zannettiğimiz çocuklar o teknolojik emziklerle elimizden kayıp gitmesin.
EVLATLARINIZI DİKKATLİ DİNLEYİN
Evlatlarımızla beraber vakit geçirmek ve onları dikkatle dinlemek en önemli alışkanlığımız olmalı. Çünkü bu, onların kendilerini kıymetli hissetmelerini sağlayacaktır. Mesela, bulunduğumuz yerlerin şartlarına göre, birlikte spor yapılabilir, bisiklete binme zamanları ayarlanabilir, sohbetli yürüyüşler yapılabilir. Ayrıca, beraber pasta, börek yapmak gibi ev işlerini bile oyunlaştırıp birlikte zaman geçirmeye vesile kılmak mümkün olabilir.
Ayrıca kendi özel yer ve durumunuza göre eklemeler yapabilirsiniz.
Kaynak: Yeni Ailem
Üç yıl boyunca Türkiye’de yaşanan Tenkil Süreci’ne ilişkin hazırlanan çok sayıda raporu derleyen AST, devlet eliyle yapılan hukuksuzlukları tek tek sıraladı.
Kısa adı AST olan insan hakları örgütü Susturulmuş Türkiye’nin Savunucuları (Advocates of Silenced Turkey), 15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini raporlaştırdı. Tenkil Süreci’ne ilişkin çarpıcı bilgilerin yer aldığı rapor, 15 Temmuz’un ardından Türkiye’de hukukun nasıl rafa kalktığını ve binlerce insanın darbe soruşturmaları adı altında nasıl cadı avına tabi tutulduğunu gözler önüne seriyor.
EN AĞIR TABLO
AST, aralarında Freedom House, Amnesty International, American Bar Association, Reuters gibi kurumların da aralarında bulunduğu 24 kurumun hazırladığı toplam 854 sayfalık raporları bir infografikte derledi. 1 yıllık bir çalışmanın sonucu olan raporda yer alan rakamlar, 15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşanan ağır tabloyu gözler önüne serdi.
- Tenkil Süreci’nde 8 bine yakın kişi insan hakkı ihlali, 2 bin 300’e yakın kişi ise işkenceyle yüz yüze kaldı.
- Elektrik ve cinsel istismar, rapor edilen işkenceler arasında…
- 864 çocuk anneleriyle birlikte cezaevinde.
- Demir parmaklıklar arkasındaki kadınların sayısı 10 binden fazla… Bunların 3 binden fazlası düşünce suçlusu.
- İşlerinden edilen, özgürlükleri tehdit altına alınan ve sosyal ölüme mahkum edilen binlerce kişi ise darbe sonrası kaçak yollarla yurt dışına çıkmayı denedi.
- Ege ve Meriç kıyılarında can veren sadece çocukların sayısı 13.
- Basın özgürlüğü 15 Temmuz sonrası ağır darbe yedi. 187 basın organı kapatıldı, 2 bin 500’den fazla medya emekçisi işsiz kaldı, 200’e yakın gazeteci tutuklandı.
- Committee to Protect Journalists’in derlediği rakamlara göre dünyada en fazla gazetecinin tutuklu olduğu ülke Türkiye.
- Darbe girişimi bahane edilerek bugüne kadar 2 bin 300 eğitim kurumu kapatıldı.
- 33 bin 500’den fazla öğretmen, 8 binden fazla akademisyen mesleklerinden ihraç edildi.
- 69 bin 301 öğrenci bu süreçte demir parmaklıklar ardına atıldı.
- Terörist olmakla suçlanan öğrencilerden 197’si 18 yaş altında.
Kaynak:Bold Medya
Osmanlı’nın üst üste zulüm ve ihanetlere uğradığı, İslâm âleminin müstemlekeciler tarafından adeta tırpanlandığı ve fikir, düşünce adına dümdüz edildiği, geriye sadece Osmanlı’ya sövme ve vefasızlığın miras kaldığı bir dönemin akabinde, Malik bin Nebi, o ihanetlere ve vefasızlığa başkaldıran ilk kadirşinaslardan biridir ve şu sözleri ifade etmiştir: “Eğer İslâm dünyasının şimalinde Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. Türkler olmasaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık da kalmazdı.”
Bir şey ifade ediyorsa, ben de senelerdir aynı kanaati taşıyorum; evet, asırlar var ki, İslâm dünyası dediğimiz coğrafyada Müslümanların en büyük problemi düşmanlık ve vefasızlık olmuştur. İslam’ı gadre uğratan iki cephe vardır: Birisi, sürekli taarruzlar peşinde olan haset, kin, inat ve küfür cephesi; diğeri de, dini yolda bulmuş gibi davranan, kültür Müslümanlığı tavrı sergileyen vefasızlar cephesi.
Bu hakikati dile getirmek ve vakayı rapor etmek gereksiz görülebilir. Fakat bazı problemleri bilme ve onları teşhis etme tedavi adına çok önemlidir. Ziya Paşa’nın
Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,
Her merhem her yâreye derman mı sanırsın?
En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun,
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?
dediği gibi her şeyden önce illetin bilinmesi, hastalığın teşhis edilmesi, doktorların ifadesiyle ‘tanı’nın ortaya konması lazımdır. Bu yapılmadan tedaviye başlanması mümkün değildir. Bu açıdan, hoşgörü, barış ve sulh atmosferinde yaşamayı arzu eden ve bu gaye uğrunda gayret gösteren Müslümanlar da İslâm’ın dünden bugüne biteviye saldırılara maruz kaldığını ve bundan sonra da bazı insanların düşmanca hislerle hareket edebileceğini bilmeleri lazımdır.
Sulh adaları
Fakat biz bunları söz konusu etmeme, düşmanlık vesilelerine hayat hakkı tanımama azmindeyiz. Mazinin yanlışlıklarını tarih kitaplarında zincire vurma ve düşmanca duyguları hortlatmama taraftarıyız. Geçmişte belli hadiseler başka zincirleme hadiselere sebebiyet vermiş; düşmanlıklar, belli düşmanlıklar doğurmuştur; insanlar birbirlerinden uzaklaşmış, zıt cepheler oluşmuştur. Bugün bunları konu ederek yeniden kavga sebebi yapmak, yeni uçurumlar meydana getirmek manasızdır. Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; biz, yürüdüğümüz hoşgörü yolunda ilerlemeye devam etmeli, sağdaki-soldaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen, bir kısım ‘sulh adaları’na ulaşmalı, ‘sulh adacıkları’ oluşturmalıyız.
Biz ‘hoşgörü’ diyelim, hoşgörünün de ötesine yürüyelim, dünyayı dostça paylaşmayı düşünelim; niyetimiz, azmimiz bu istikamette olsun ve planlarımızı, projelerimizi o niyet ve azme göre yapalım. Ceste ceste onları uygulamaya çalışalım. Bu bizim dinimizin ve tabiatımızın gereği olan bir tavırdır. Fakat unutmayalım ki, dünyadaki bütün insanları yumuşatmaya da bizim gücümüz yetmez. Herkese ‘diyalog’ dedirtemeyiz, ‘hoşgörü’, ‘konuma saygı’ dedirtemeyiz. Siz Türkiye’de bile herkesi hoşgörü atmosferine taşıyamıyorsunuz. Hatta bazen Abdulkadir Geylanî yolunda olduğunu söyleyen insanlar dahi, ‘Bunlar hoşgörü, diyalog diyerek milleti Hristiyanlaştırıyorlar.’ diye her yere şikâyet ediyorlar sizi. Sizinle uğraşmayı, aleyhinizde olmayı, kâfirle uğraşmak ve küfrün aleyhinde olmaktan daha önemli bir vazife gibi görüyorlar. Bunlara hoşgörü ve diyaloğu anlatmak mümkün değil. Belki kendileri o işin başında olsalardı, o zaman meseleye sahip çıkarlardı. Ama bir başkası o işi temsil edince, İslâm’ın geleceği ve insanlığın huzuru adına onu önemli görünce, sırf o işi temsil edenlerden ötürü öyle mühim bir meseleye de husumetle bakıyorlar. Bu açıdan, hoşgörü, diyalog, herkesi kendi konumunda kabul etme ve herkese insanca davranmaya karşı çıkacak insanlar da her devirde bulunacaktır. Onların kin ve nefretini kırmak, kalplerini yumuşatmak, duygu ve düşüncelerinizi kabul ettirerek onları da hoşgörü çizgisine getirmek belki de mümkün olmayacaktır.
Seviyeye göre konuşma
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah farzları emrettiği gibi, insanları idare etmeyi, evirip-çevirip hak ve hakikate uygun bir şekilde herkese anlayacağı dille konuşmayı da emretti, buyuruyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (as), “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ-hâ, 20/44) diye ferman ediyor. Firavunla bile münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona da anlatacaksın.. o şekilde anlatacaksın ki, anlatmanın bir manası olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin… İçi nur dolu enjektörü, onun vücuduna da zerk edebilmek için, tatlılık göstererek ve ona göre bir şeyler söyleyerek ruhunun ilhamlarını onun ruhuna da akıtacaksın ki, teklif ve düşüncelerin reaksiyon görmesin. Bu şekilde davranmanın, din düşmanlarının ağızlarına pelesenk ettikleri takiyye ile de alakası yoktur. Arz ettiğimiz tavır, herkese anlayış seviyelerine göre konuşma, aldatma ve kandırma niyeti taşımadan fikir ve düşüncelerini muhatabın durumuna göre anlatmaya çalışma tavrıdır.
Vefa umarken candan…
Bugün, Müslümanlar olarak, bir taraftan çok ciddi bir husumet çemberi içindesiniz; diğer taraftan da, dostlardan beklenen vefayı göremiyorsunuz. Mürüvvetli olması gereken insanlardan içten vefa ve tam bir sadakat bekliyorsunuz ama bu beklentinizde hep inkisarlar yaşıyorsunuz. Sürekli, ‘Vefa umarken candan / Doldu gözüm hicrandan / Kaldım yaya dermandan…’ diyor, hicranınızı içinize gömüyorsunuz. İşte, candan vefa umarken, dermandan yaya kalıyorsanız ve gözünüz de hicranla doluyorsa o zaman işiniz vahimdir. İçin vefasızlığı dışın husumetine inzimam edince başınıza gelecek şeyler var demektir.
Bundan dolayı, o kadar çok istiyorum ki, dine-imana, vatana-millete hizmet etmeye gönül vermiş arkadaşlara şöyle sesleneyim: Ne olur gelin, bu gayeyi, hayatta her şeyden üstün bileceğimize yemin edelim.. yemin edelim, Allah’ın rızasını her şeye tercih edeceğimize; yemin edelim dünyayı görmeyeceğimize; yemin edelim din için, millet için her zaman dimdik, granit gibi ayakta duracağımıza; yemin edelim bu yolda mala, cana takılmayacağımıza.. yemin edelim dünya tecessüm etse, bir fettan gibi karşımıza dikilse bile dönüp bakmayacağımıza; yemin edelim maddî-manevî füyuzat hislerine bile iltifat etmeyeceğimize ve hatta bizi götürüp cennete koysalar, ‘vazife var’ deyip geri dönme arzu ve iştiyakıyla yaşayacağımıza. Gelin iltifat etmeyelim Kur’an’ın ‘lehv u laib’ dediği ‘oyun ve eğlence’ türünden şeylere. “Ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir.” (Ankebût, 29/64) ilâhî beyanını düşünelim, ona kilitlenelim ve onun ötesinde Rabb’imizin rızasını nazar-ı itibara alalım.
Bunları söylüyorum; zira dostun vefasızlığı, düşmanın tecavüzkâr tavırlarından daha zararlıdır. Çünkü o içtendir; kalenin içi ona emanettir; çünkü o vefalı durmazsa, kapılar bir vefasız elle ardına kadar açılabilir. Çünkü o, tutup dini kaldırmazsa, kendi ruhunun heykelini ikame etmezse, başkaları gelir, zaten yıkılmış olan o şeyin üzerinde tepinir. Evet, Müslümanlar olarak, bizim problemimiz sadece dıştaki husumet değildir. Kendi içimizdeki tutarsızlık, vefasızlık, samimiyetsizlik, mukavemetsizlik ve sadakatsizliktir en büyük derdimiz.
Kaynak:Fethullah Gülen- 04/10/2004 -Kırık Testi
31 Ağustos 2019 Cumartesi günü (Bugün ) Muharrem Ayı’nın ilk günü Yani Hicri Yılbaşı. Muharrem ayının diğer aylar arasında farklı bir yeri var.
Çünkü içinde ‘aşure’ gibi önemli bir günü barındırıyor. Bugün on peygamberine on farklı ikramda bulunan Allah (cc), bizlere de af ve mağfiret için imkânlar sunuyor.
Peki, bu kutlu ayı nasıl değerlendirmeli?
Asr-ı saadet döneminde sahabeden biri Peygamberimiz’in (sas) yanına gelir ve “Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?” diye sorar.
Peygamberimiz, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Bu ayın onuncu gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önceki bir senenin günahlarına kefaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.” cevabını verir.
Mübarek gün, Hz. Ömer zamanında takvim başlangıcı kabul edildi ve 1 Muharrem hicri yılbaşı oldu. Hicri senenin ilk ayı olan Muharrem’in 10’u aşure günü. Bu ayın diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, aşure gününün de diğer günler içinde bereketli bir yeri var.
Allah katında önemli olduğu Fecr Sûresi’nin ikinci ayetinde, “On geceye yemin olsun.” ifadeleriyle anlatılıyor. Allah (cc), bu gecelere yemin ederek onların bereketini bildiriyor. Muharrem ayı ve aşure günü, Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da kutsal sayılırdı. Nitekim Peygamberimiz Medine’ye hicret ettikten sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. Bunun ne orucu olduğunu sordu. Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı, Firavun’u boğdurduğu gün. Hz. Musa, şükür olarak bugün oruç tutmuştur.” dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz de, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz.” buyurdu. O gün oruç tuttu ve tutulmasını da emretti. Ancak ertesi sene Ramazan orucu farz kılınınca isteyenlerin tutmasını söyledi.
Peygamberimiz (sas), bu günle ilgili olarak, “Zilhiccenin son günü ve Muharrem’in birinci günü oruç tutan, o yılın tamamında oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur.” buyuruyor. Bir gün ikramda bulun, bir sene kazan “Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur.” hadis-i şerifi, bugünlerde tutulan orucun önemini ifade ediyor. Bu hadisin açıklamasını İmam-ı Gazali şöyle yapıyor: “Muharrem ayı hicri senenin başlangıcı. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayandırmak ne güzel olur. Bereketinin devamı daha fazla ümit edilir.” Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam aşure gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye ediliyor. Bugünde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetler de yaşatılmalı. Herkes, bugünlerin faziletini bildiren hadiseleri hatırlayarak ailesine, akraba ve komşularına ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alır.
Peygamberimiz, müminin aile efradına aşure gününde her zamankinden daha çok (fazla külfete girmeden, aile bütçesini zorlamadan) ikramda bulunmasını tavsiye ediyor. Bir hadiste şöyle buyuruyor: “Her kim aşure gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.” Şükürler olsun Ehli Beyt’in sonu kesilmedi Muharrem Ercan (Alevi dedesi): Muharrem ayının onuncu günü Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehadetine denk geldiğinden Aleviler olarak 12 gün oruç tutarız. Bu orucun adı ‘yas orucu’dur. 12. günden sonra İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin sağ kurtulduğu için hem aşure kaynatır hem de kurbanlar keseriz. “Şükürler olsun Ehli Beyt’in sonu kesilmedi.” diye. Kerbela’da İmam Hüseyin’e su verilmediği için su içmiyoruz. Muharrem orucunda 12 gün boyunca su ihtiyacı başka sulu gıdalardan alınıyor ve et yenilmiyor.
On peygambere on ikram Bu güne aşure denmesinin sebebi, Arapça “aşûra” kelimesinin onuncu gün anlamına gelmesi. Allah (cc) bu günde, on peygamberine on değişik ikram ve ihsanda bulunuyor: 1. Hz. Musa’nın denizi yarması üzerine Firavun ile ordusu sulara gömüldü. 2. Cudi Dağı’nın üzerine Hz. Nuh gemisini demirledi. 3. Balığın karnından Hz. Yunus, bu günde kurtuldu. 4. Hz. Âdem’in tövbesi kabul edildi. 5. Hz. İsa, aşure günü dünyaya geldi ve o gün semaya yükseldi. 6. Kardeşlerinin attığı kuyudan Hz. Yusuf bu günde çıkarıldı. 7. Hz. Davud’un tövbesi kabul edildi. 8. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail doğdu. 9. Hz. Yusuf’un hasretinden dolayı gözleri kapanan Hz. Yakub görmeye başladı. 10. Hz. Eyyûb, hastalığından o gün şifaya kavuştu.
Hicri yılbaşı kutlanmalı mı?
Prof. Dr. Orhan Çeker (İlahiyatçı): İslâm’da mübarek sayılan zaman dilimleri bellidir. Yılbaşı diye bir zamanın kutlanması ne Kur’an’da ne de sünnette mevcut değil. Çünkü Peygamberimiz zamanında hicret, yılbaşı ilan edilmemişti. Müslüman, her an muhasebe ve kontrol içinde olmalı. Aslında Allah için zamanların birbirinden farkı yok. Ramazan orucunun, miladî takvime göre yılda 11 gün kayarak 36 yılda bir, tüm ayları dolaştığı biliniyor. Demek ki yılın tüm günlerini Ramazanmış gibi geçirmeliyiz. İnsanların, “yeni yılın hayırlı olsun” gibi dileklerde bulunmasının sakıncası yok. İslam’ın kabul etmediği eğlence çeşitlerinden uzak durmamız gerekiyor. Takvim, neden hicrete göre belirlendi?
Yrd. Doç. Dr. Emanullah Polat (İlahiyatçı): Hicret’in Efendimiz’in hayatında olduğu gibi, İslam ümmetinin hayatında da ehemmiyeti büyük. Hicret, İslâm’ın tahakkümden kurtulup kendi ayakları üstünde durmaya başladığının başlangıç günü ve sembolü. İmanın gereği bir ibadet. Hicret edenlerin Allah katındaki yerleri başka hiçbir varlığa nasip olmadı. Bu kutlu olayın takvim için başlangıç sayılması Hz. Ömer tarafından uygulandı. Hz. Ömer ki; 15 civarında ayet, onun Allah Resulü ile olan istişarelerinde ileri sürdüğü fikirleriyle teyit edildi.
Kaynak: Samanyolu Haber
Onun sesini ilk duyduğumda 90’lı yılların başıydı.
Henüz on bir yaşındaydım.
Her sohbet-i cananda ona atıfta bulunuluyor veya ondan bir şeyler aktarılıyordu.
Merakım her geçen gün katlanıyordu. Kitaplarını okumaya başlamıştım.
İlkokulda okuduğum hikaye kitaplarından ne kadar farklıydı bu kitaptaki yazılar. Nedense hiç biri onlara benzemiyordu…
Kitaplar mı değişmiş yoksa ben mi büyümüştüm? Bu yazılar beni çocukluktan çıkarmış ve birden büyüdüğümü hissetmiştim.
Altı yıl boyunca devlet yurdunun soğuk duvarları arasından her fırsatta küçük ama beni farklı bir aleme götüren Hizmet’in yurduna gidiyordum. Yere serilen gazete, çay ve bisküvi üçlemesi… Yanında birde sohbet-i canan olunca. İşte bu sahne olmadan hayattan artık lezzet alamaz olmuştum. Yakalandığımızda yiyeceğimiz dayağı hatta yurttan atılmayı göze alarak izin saatleri dışında devlet yurdundan kaçamaklar yapar, küçük ama ötelere merdiveni olan bir kapı hüviyetindeki Hizmetin yurdunda soluklanırdım.
Sömestr ve yaz tatilinde yapılan kitap okuma programları ile bir kapsülün içine girmiş astronotlar gibi uzayın derinliklerinde yolculuk eder dünyadan uzaklaşır, zorunlu inişten sonra dünyaya adapte olmakta hayli zorlanırdım.
İşte yine böyle bir uçuş programının son akşamında, bulunduğumuz salonda farklı bir hazırlık vardı. VHS video oynatıcı ve televizyon kurulmuştu. Aslında bu hazırlıklar sair günlerde yapılır ve kiralanan Van Damme veya Buruce Lee’nin filimlerini izlerdik. Fakat bu kadar dünyadan uzaklaşmışken böyle bir film izlemek uzay boşluğunda yönünü ve yörüngesini kaybeden astronotun bir meteor taşı ile yüz yüze tanışması gibi birşeydi. Yüzümüzdeki şaşkın ifadeler olaya çözüm ararken yardımcı pilot merakımızı dindirmiş, özür dilerim, merakımızı zirve yaptırmıştı. Neden mi? Çünkü uçuşumuza Hocaefendi’nin kaptanlığında devam edecektik. O güne kadar her sohbette ismi ile merak uyandıran, kitaplarında kendime bir dünya oluşturduğum o gizemli kişinin sesini ilk defa duyacak hatta kendisini ilk defa görecektim. O anki heyecanımı anlatmam mümkün değildi.
Artık tanışmak için uygun bir zaman dilimiydi sanırım. Çünkü Hocaefendi’nin kitaplarını okurken farklı alemlere seyahat ediyordum ki o an zaten dünyadan oldukça uzaklaşmıştım. Benim için gizemli bir kaptan olan Hocaefendi ile yine farklı bir atmosferde farklı bir mekanda tanışacaktım. Benim için andernalini yüksek bir tecrübe olacaktı. Heyecanla videonun başlamasını bekledik. Hangi vaazdı tam hatırlamıyorum fakat “Peygamber Sevgisi Serisi” vaazlarından birisiydi. Sonra başı öne eğik bir şekilde vaaz için duaya başlayan o sesin sahibini, Hocaefendiyi ilk defa görüyordum. İşte o an bütün benliğimden sıyrılıp sadece seyahatin tadını çıkartıyordum. O an anlamıştım kitaplara yazılamayan o davudi ses, o gözyaşı, o hıçkırıklar ve o heyecan bir tılsım gibi insanı etkisi altına alıyordu. Çünkü Hocaefendi vaaz vermiyordu, o an başka bir yerlerde bir şeyler yaşıyordu..
O çok usta bir kaptandı. Çünkü vaazın ilk dakikalarından itibaren cami cemaatini bu dünyadan almış atmosferin üzerine çıkartmıştı. Vaaz ilerledikçe bast-ı zaman yaşıyor ve yıldızlararası seyahat ediyorduk. Bu yıldızları kitaplarından okumuştum. Fakat şimdi sanki o yıldıza dokunacak kadar yaklaşmış, yörüngesine girmiş, ışığından gözlerim kamaşıyordu. Sonra başka bir yıldız, sonra başka bir yıldız… Meğer ne kadar da büyüklermiş, ne kadar da parlaklarmış. Her yıldızı ziyaret ettiğimizde farklı bir alem açılıyor, farklı bir duygu yoğunluğu yaşıyordum.
Erkam yıldızına uğruyorduk. İçinde küçük bir evin bir odası vardı. Fakat yıldız bütün ışık kaynağını bu odadan alıyordu. İşte o küçük odada ilahi mesajın sıcaklığını hissediyor yeni inen ayetin kalbimdeki ritmini nasıl değiştirdiğine şahit oluyordum.
Sonra Hamza(r.a) yıldızında duraklıyorduk ki Hocaefendi ayrı bir duygusallığa bürünüyordu. Aslanları ayağının altına paspas yapan Hz. Hamza’nın yayını Ebu Cehil’in suratına patlattığı anı anlattığında bütün korkularıma meydan okuyordum.
Mus’ab(r.a) yıldızına uğruyor ve dünyayı elinin tersiyle itip bir eğitim neferi olmayı arzuluyordum sonra da şehit düştüğünde üzerini örtmek için yapraklar kullanıldığını görünce hicabımdan yüzüm kızarıyordu.
Bilal(r.a) yıldızına uğrayınca bazen kızgın kumlar vücudumu yakıyor, üzerime konan taşlar göğüs kafesimin kaburga kemiklerini çatırdatıyor bazen de Hz. Bilal’in sesinden ezanın büyüleyiciliğiyle ruhumu dinlendiriyordum.
Sonra Ömer(r.a) yıldızına uğruyor ve etrafına heybetiyle korku salan Hz Ömer’in karşısına dikilen bacısı gibi “Allah’a olan inancım sana olan korkumdan fazla istersen boynumu vur” diyecek kadar kendimi cesur hissediyordum fakat biraz sonra ise “Kim peygamber öldü derse vallahi boynunu vururum” diyecek kadar kendini kaybeden Hz. Ömer’in Efendimiz’in yokluğuna tahammülsüzlüğü karşısında meydanlarda mecnun gibi dolaşıyordum.
Sonra Hz. Hatice annemizin evine misafir oluyor, ikramlarından yiyor, başımı okşamasını bekliyordum. Bütün varlığını Efendimiz’in ayakları altına seren, kimseler inanmazken Efendimiz’i bir melek gibi sarıp sarmalayıp “kimse inanmasa da ben Sana inanıyorum” diyen benim annemdi ne de olsa. Anneler evlatlarının başını okşar, dizinde uyutur, şefkatli kollarına sarardı. Daha evden çıkmadan o küçük yaştaki dev kamet Hz. Ali kapıdan içeri giriyor beni alıp Efendimiz’in yatağına yatıyoruz. Biraz sonra örtü kaldırılıyor ve elinde mızraklarla caniler başımıza tebelleş oluyorlar. Bende müthiş bir korku ve telaş fakat Hz. Ali uyumak için yorganı tekrar üstüne çekecek kadar rahat. Odadan çıkıyorum ve bir deve üzerinde yola revan olup Habeşistan’a varıyorum. Beni askerler yakalıyor ve kralın huzuruna çıkarıyorlar. Avukatlığımı ise Cafer bin Ebi Talip yapıyor. Necaşi hak diyor, adalet diyor kendi milletinden olmayanlara da insan olmanın gereğini yapıyordu.
Sonra Sıddık yıldızında konaklıyoruz. Yıldızın girişine “O (sas) dediyse doğrudur” levhası karşılıyor bizi. Sonra bir mağaraya giriyoruz, ayağımda bir acı hissediyorum Hz. Ebu Bekir gibi. Sonra Efendimiz’in gözyaşımı silmesini bekliyorum Hz. Ebu Bekir’in gözyaşını sildiği gibi. Ve daha nice yıldızlar…
Ve bütün yıldızların etrafında pervane olduğu, uzaydaki en parlak ve en büyük yıldıza doğru seyrederken, Hocaefendi’nin nefesi kesilecek gibi oluyor, göğüs kafesi engel olmasa kalbi yerinden fırlayacak gibi bazen baygınlıklar geçiriyordu. Aman Allah’ım bu nasıl bir sevgiydi böyle. O an bu güne kadar Efendimiz’i (sas) hakkıyla tanıyamadığım hakkıyla sevemediğimi hissettim.
“Efendimiz’i (SAS) nasıl sevmeliyim?” Sorusunun cevabı tam karşımda duruyordu. Kendini kaybedercesine sevmek… Hocaefendi, O’nun (sas) her adını zikrettiğinde yerinden doğruluyor, adını söylerken dudaklarına bal sürülmüş gibi dudaklarını yalıyordu. Bazen de ciğeri sökülürcesine ağlıyordu. ”Erkekler Ağlamaz” efsanesi yerle bir olmuştu zihnimde. Ağlıyorsa bir insan ya derdinden ya da sevdiğindendir. Hocaefendi’yi izlerken sevmeyi dert edindiğini görüyor hatta hissediyordum. Sevgi anlatılmaz yaşanır derler ya işte Peygamber sevgisinin nasıl olması gerektiğini canlı canlı izliyordum.
Ben hayatımda hiç böyle bir yolculuk yaşamamıştım. Duygu yoğunluğu içerisine girip kalbimin aritmik atışına hiç şahit olmamıştım. Hiç bitmesin dediğim bir yolculuktu. Fakat bir gerçek vardı ki tekar yeryüzüne dönmek zorundaydık. Vaazın sonuna doğru Hocaefendi dualarla bizi dünyaya bıraktı. Sanki bundan sonra hayatınıza böyle devam edin der gibi. Ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerimi açtığımda hemen yanımda daha önce görmediğim Yusuf yüzlü birisi yolculuktan aldığı hazla bana baktı ve tebessüm ederek “hoşgeldin” dedi.
Kaynak:İbrahim Gözüböyük
Aziz Meriç şehitlerinin, masum ve masumelerin şehadetiyle, şefaât hissesi alır, kalan ömrümüzü bizde böyle adanmışlık ruhuyla, feda eder miyiz duasıyla yazma gereği duydum bu satırları.
Seven, sevileni şehadetle direk yanına alır misafir edermiş kimseyi araya koymazmış. Nâmerde hatta merte dahi muhtaç etmezmiş. Bu hazin olay mesai arkdaşlarımın, öğretmenlerimin vedası oldu ama, kimlerin dirilişine vesile olacak bilemedim..
Bizimkisi çok küçük bir Meriç hikayesi..
Size verilen hayat emanetini “Sevr yolunun” gölgesiyle taçlanacağını, bazende Medresey-i Yusufiye saatleriyle ömrüne ömür katacağını, veya emanetini alıp ebedi bir ömür verebileceğini nerden bilebilirdik…
Bir gün Kader, Celbini çıkarınca Edirne’nin bir köyünden İki buçuk saat gece yürüyüşü ile sınırdan gelen uyarı silah sesleri altında, diline vird-i zeban ettiğin dualarınla, bazen ailece, toprağa, tarlaya yatarak, bazende karanlık içinde bir ışık görünce aman müfreze asker görmesin korkusu ile koşarken…
Sessiz, çıt çıkarmadan yürümek ne zormuş arkadaş!
Korku, masumda olunca sahibin Rabbin oluyor, sekine yoldaşın..
Merice kavuşmak, yükü boşaltmak gibi bir şey. Ara, ara dünyalık atıyorsunuz üstünüzden, çantanızdan daha hızlı yürümek için yıllarca sevdiğinize ve sevildiğinize inandığınız ama yanıldığınız insanları bir an önce terketmek için…
Terkedemedikleriniz ise vefalarıyla yoldaş olmuş zaten. Kardeşten öte kardaş olmuş.
Yetmez mi? MERîC Osmanlı lügatinde müzdarip, sıkıntılı, Türkçe lügatinde “son umut” adını taşırken bile kaderin, kaderimiz olmuş ey hikayesi bitmez yolu uzun Meric!
“Karşı bayıra gömülen Yiğidin” kırk parçasından ilk kopan parçasıymışsın ey Meric!
Şark meselesi deyip sineden koparılmış, aslına rücû edemeyince kader, fetvasını vermiş ayırmış bizi ey Meric!
Aynı gece Meriç’i geçince yedi buçuk saat içinde onbeş kilometre yürüyüş ile dörtyüz yıllık komşunun köyüne (Oristia) geldiğimizde polisin sözü hala kulağımda “Korkmayın sizi Türkiye’ye geri yollamayacağız, emin ellerdesiniz, bütün yapılanlardan haberdarız” dedi.
Bir botla karşıya taşımışsınız umudunuzu… Emin elleri çok özlemişsiniz sanki asırlar oldu vefa görmeyeli…İki küçük oğlum ve hasta eşimin soğuk ve korkudan zangırdayan çenesi hala kulağımda, oğlumun ellerini çok ovuşturdum korktum donmasın diye. Aslında küçük diyorum ama onları bir anda Meric büyütüvermişti.. Yürüyemeyen annesinin koluna girecek kadar büyümüşlerdi…aslanım benim!
Uzun, bitmeyen gece yürüyüşünden kalan hatıra ne diye baktım.. Sabah aydınlığında dikenlerden kanayan el ve ayak.
Anadolun’un vefasızlığının yanında ne ki…
Vicdanlarda acı duyulmuyunca insan bota binermiş..
İnsanlık damarı bir anda çekilince insan, bota binermiş..üç tarafın su ile çevrili iken susuz kalınca insan bota binermiş..
Işığı görülen köy olunca, Yunan polisi perişan halimizide görünce “açsınızdır, islami helal tavuk-ekmek yersiniz biliyorum” dedi. Yemeği sipariş etti birde yanına sıcak çay.(herhalde bizden önce geçenlerden tecrübe etmiş olacak ki helal-haram üslubûnu öğrenmiş).
Düşünsenize Tarih ö[retmeniyim uzun yıllardır komşumu yanlış anlatmışım ögrencilere..
Tarihi bir daha yazmak gerekecek…
“Öz Yurdunda garipsin öz Vatanında parya” sözünü evrensel değerlerin olduğu yerlere evrensel bir merakla taşımak varmış kaderde. O vatan tüm dünya olmuş. Öğretene bin Dua…
Bir haftalık komşunun açtığı kapıdan yani kamptan sonra “yolunuz uzundur şu çocuklar daha küçük”diyen bir başka Yunan polisi ekmek arası peynir ekmekle bizi yolcu edip uğurladılar.
Anlaşılan Vatan yüküyle geride kalmış. Olsun Canlar sağolsun! Ne olsun kazanılması gereken ve sevk-i ilahiyle tanışılacak çok gönül varmış.
Anlaşılan ciğerlere bir anda nefes gitmeye başlayınca bu uzun yolculuğun adı Hicret oluyormuş…
Merhamet, vefanın damlası, yol azığı oluyor kaderinizin yazıldığı yere..
Bizimle suyun içine çoluk, çocuk düşüpte üşüyerek saatlerce sabahın ayazında ıslak yürüyüp hastalanıp kampa çok uzun zamandır gidemediğiniz doktora gidip muayene olup ilaç alınca neden dualarınızda yâd etmiyeceksin ki komşunuzu…
Meriçin hikayesi inanın, çok yazılası ne çok hikayesi var. Mütavaziligi bir kenara koymak yazmak lazım galiba…
Vefan kadar vefa gör ey insanlık!
NOT:Bunları yaşayalı 4 ay olsada hala yolcuyuz inanın.
Bu yolculuk bitmeyecek..
Kaynak:Yeni Hamle-Mehmet Balcan
30 Ağustos Dünya Zorla Kaybedilen Mağdurlar Günü dolayısıyla, Türkiye’de yaşan Tenkil Süreci’nde kaçırılan Hizmet Hareketi gönüllülerinin bulunması için Strasburg’daki Avrupa Konseyi önünde eylem yapıldı.
15 Temmuz’un ardından 6 Hizmet Hareketi gönüllüsü, MİT tarafından kaçırıldı ve aylarca kendilerinden haber alınamadı. Bu kişilerden 4’ü bir gece hep birlikte Emniyete bırakılırken 204 gündür kayıp olan Gökhan Türkmen ve 193 gündür kayıp olan Mustafa Yılmaz’dan hala bir haber yok. Bu kayıplara bir de 24 gün önce kaçırılan Yusuf Bilge Tunç eklendi.

MASKELERİNİ TAKTILAR
Hizmet gönüllerinin mafya usulü yöntemlerle kaçırılması ve ailelerinin bu kişilerden aylarca haber alınamaması Fransa’da protesto edildi. Kısa adı HDR olan İnsan Hakları Savunucuları’nın (Human Rights Defenders) Strasburg’da Avrupa Konseyi önündeki eylemine çok sayıda vatandaş da destek verdi. Eyleme katılanlar kayıp isimlerin maskelerini ve fotoğraflarını taşıdı.

Kayıp kişiler için Türkçe ve İngilizce basın bildirisi okundu. HRD Genel Sekreteri Oğuzhan Albayrak’ın okuduğu bildiride zorla kaybedilenlerin bir an önce bulunması ve ailelerine teslim edilmesi istendi.

CUMARTESİ ANNELERİNE DESTEK
Eylemde Cumartesi Anneleri de unutulmadı. 753 haftadır kayıplarının bulunmasını isteyen annelere destek verildi.
İşte “Zorla Kaybedilme Kurbanlarını Anma Uluslararası Günü” açıklamasının tam metni:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi ile, bütün hakların ve özgürlüklerin varlığı için ön koşul olan yaşam hakkı koruma altına alınmıştır. Yaşam hakkı, en önemli temel haktır ve hukuk devletinin de en temel değeridir.
Bu uluslararası norma göre, yaşam hakkının güvence altına alınması için devletçe, etkili bir hukuksal korumanın garanti edilmesi gerekmektedir.
Bugün burada, 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilme Kurbanlarını Anma Günü vesilesiyle, Türkiye de yaşanan kayıp ve kaçırılma hadiselerine dikkat çekmek istiyoruz.
Son zamanlarda, gazeteci, akademisyen, kamu görevlisi on binlerce insanın işinden atılıp, binlercesinin hapsedilmesi, yüzlerce şirketin mal varlıklarına el konulması ve onlarca TV ve Gazetenin kapatılarak medyanın susturulması gibi insan hakları ihlalleri ile gündemde olan Türkiye’de ne yazık ki yaşam hakkı da ihlal edilmektedir.
Zorla kaçırılma vakaları Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni bir vaka değildir. 12 Eylül süreci sonrası giderek artan bu eylemler 1990’lı yıllarda özellikle sisteme uymayan Kürt ve Sol görüşlü vatandaşları hedef almıştır. 1995 yılından bu yana kayıp çocuklarını arayan Cumartesi Annelerinin feryadı dinmek bilmiyor. Yarın, 753 Haftadır devam eden haklı arayışlarını, yine Devletin kendilerini sıkıştırmaya çalıştığı küçük bir sokakta gerçekleştirecekler.
BM Zorla Kaçırılma Çalışma Grubu tarafından Türkiye’ye sorulan ve bu dönemleri kapsayan 202 kayıp vakası bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti makamları bunların 79’una halıhazırda yanıt verememiştir.
Bu acılar devam ederken yeni kayıp ve kaçırılma hadiseleri yaşanmakta, Anne ve babalarla birlikte eşler ve çocuklar da feryat etmekte ve adalet istemektedir. 2016 yılından bu yana Türkiye’de, 27 vatandaşı zorla kaçırılması vakası bulunmaktadır. Geçmiş dönemin beyaz Toroslarının yerini bugün siyah Transporterlar almıştır.
Mağdurların aylarca hangi koşullarda ve nerede oldukları bilinmemektedir. İşkence ve diğer kötü muamelelere maruz bırakıldıktan sonra insan mantığına hakaret eden açıklamalarla Devletin karanlık dehlizlerinden çıkartılmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca herkesin yaşam hakkı koruma altına alınmıştır. Bu, aynı zamanda yaşamları tehlikede olan insanların da korunacağı anlamına gelmektedir.
Buradan, Türkiye’de ki Yargı Makamları başta olmak üzere, tüm yetkili makamları Devlet’in tek adam rejimine dönmesine engel olmak için, hukuka uymaya, kayıp ve kaçırılma vakalarına bir an evvel çözüm bularak yaşam hakkını korumaya ve insanlık ve hukuk adına sorumluluk sahibi olmaya davet ediyoruz .
AİHM ve BM İnsan Hakları Komitesi başta olmak üzere tüm Uluslararası Kuruluşların, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine duyarlı olup denetim ve hesap sorma yetkilerini kullanmalarını bekliyoruz.
Ve bir insan hakları örgütü olarak insanlık ve hukuk adına hesap soruyoruz:
– Fehmi Tosun nerede?
– Kenan Bilgin nerede?
– Hayrettin Eren nerede?
– Rıdvan Karakoç nerede?
– Hüseyin Morsümbül nerede?
– Mustafa Yılmaz nerede?
– Gökhan Türkmen nerede?
– Yusuf Bilge Tunç nerede?
Kaynak:Bold Medya