Gönüller arası iç içe uzayıp giden pek çok gizli yollar vardır. Herkes kendi ufkunda seyahat ederken, bilerek ya da bilmeyerek bir sürü de kesişme ve “örtüşme” noktalarında beraberlik yaşanır ve ne sürpriz hâdiselerle karşılaşılır. İnsan için nisbî hakikatler sayısınca hedefler olduğu gibi, o hedeflere yükselmenin ve ulaşmanın da farklı pek çok merdiveni, köprüsü, helezonu vardır. İnsanî melekeleri gelişmiş uyumlu mizaçlar ve evrensel değerlere saygılı gönüller, sürtüşmeden, kavga etmeden, birbirini karalamadan yürürler kendi izafî hakikatlerinin semalarına; hem de, herhangi bir trafik problemiyle karşılaşmadan. Bunların dünyasında farklı renkler, farklı şekiller, farklı kültürler, farklı düşünceler ve farklı kanaatler, sathî (yüzeysel) görüntülerle alâkalıdır. Onların derinliklerinde ise her zaman sessiz bir canlılık, dengeli bir hareketlilik ve şiirimsi bir hareket vardır ve imrenilen bir sükûnet ve huzur örneği sergilerler. Bunlar, üst taraflarındaki zaman zaman köpürmeleri, birbirini takip eden dalgaları, ara sıra belli ölçüde de olsa homurdanmaları ve yeşil, mavi, siyahımtırak renkleriyle tıpkı engin denizleri andırırlar. Satıhlarında belli farklılıklar yaşansa da, derinliklere inildikçe her şey silinir gider; ne köpükten eser kalır, ne homurdanmadan bir ses, ne de renklerden bir çizgi.
Biz, bir sürü garip, yıllardan beri gönüllerimizde hep bu enginliği duymaya çalıştık; insanları bir kısım farklı sâiklere bağlı dış yüzlerindeki hırçınlıkları ile değil, iç âlemlerindeki o lâhûtî genişlikleri, o canlı sükûnetleri, o aktif âhenkleri ve her zaman iyileşmeye açık yanları ile görmek, kabul etmek istedik. Daha başka türlü düşünmemiz de mümkün değildir; zira Müslümanlığın âmir hükümleri de bunun böyle olmasını gerektiriyordu ki, bu, aynı zamanda onun evrenselliğinin ifadesiydi. Biz de, her zaman onu böyle duymaya, böyle hissetmeye ve bütün mülâhazalarımızı onun bu esprisine bağlamaya çalıştık. Öyle ki, bir yandan kendi dinimize, kendi hayat felsefemize sımsıkı sarılırken; diğer yandan da başka dînî telâkkilerin, felsefî görüşlerin mevcudiyetini birer realite olarak görüp, “herkesi kendi konumunda kabul ve herkese saygı” sloganıyla sürekli beraber yaşamanın yollarını araştırdık. Bu temel felsefeye bağlılık sayesinde de hiç kimseyi, din, iman, mezhep ve düşünce farklılığı gibi hususlardan ötürü hor görmedik.. incitmedik. Onca tecavüze uğradığımız, ısırıldığımız, tahkire, tezyife maruz kaldığımız hâlde mukabelede bulunmadık; hem de bir hayli mukabele sebebi olmasına rağmen mukabelede bulunmadık; bulunmadık ve her türlü şetme, şamataya “eyvallah” deyip, “mukabele-i bilmisil”e zalimce bir kaide nazarıyla bakarak, insanlardaki daimî keramet ve şerefi, onların muvakkat kin, nefret, gayz ve vahşetlerine feda etmeyi hiç mi hiç düşünmedik. Bu duygu, bu düşünce ve bu anlayışımızı herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek şekilde ifade edebilmek için, yer yer başlarımızı, kaldırım taşları gibi, insanî duygular taşıdığına inandığımız hemen herkesin ayaklarının altına koyduk. Böyle bir tavır hazm-ı nefis adına olması tevazu ve mahviyettir; ve bu şekilde davranırken, şayet dinimiz adına zillet gösterip, bilmeyerek günahlara girmişsek, onu da Allah affetsin! “İnsana saygı” deyip inledik ve kimse varlığımıza takılıp tereddüt yaşamasın diye de, hep hümâ kuşu gibi sadece gölgemizle varolma yolunu seçtik. Gönüllerini hoş tutmaya çalıştığımız, düşüncelerini saygıyla karşıladığımız ve her fırsatta yüzlerine tebessümler yağdırdığımız kimselerden de, insanca davranmalarını ümit etmenin ötesinde herhangi bir beklentiye girmedik. Aslında bu kadarcık beklenti de, insanî şekil ve surete bizim bir “hüsnüzan” armağanımızdı; vermemezlik edemezdik.
Evet, gözlerimiz hemen herkesin üzerinde; gönüllerimiz de bütün insanlığın heyecanıyla çarparken, bir anne şefkati derinliğinde alâkamıza karşılık hiç mi hiç bir talebimiz olmadı. Zaten böyle bir talep olsaydı, yetmiş iki milletle bu ölçüde ve bu kadar içten bir münasebeti devam ettirmek de mümkün olmazdı; zira karşılık ve bedele bağlanmış alâkalar, münasebetler kat’iyen devam vadedemez. Bu mülâhaza ile biz de, insanlar ile olan münasebetlerimizi sonsuza kadar devam ettirmek için, onlarla alâkamızı Allah’ın san’at eserleri olmaları esasına bağlama yolunu seçtik. Hep bu espri içinde oturup-kalktık ve herkese kadeh kadeh sevgi sunduk; (ihtimal, ifratımız bazılarının başlarını döndürdü ki, sevgiye nefretle mukabele etmeye başladılar) her fırsatta sînelerimizi açıp, insanî duygu ve düşüncelerimizi gözler önüne serdik. Sevgi çağlayanlarımızdan herkesin istifade etmesi için değer değmez kriterlerini müzakere konusu dışında bırakarak kriterler üstü yaşamaya çalıştık. Sonra da akıl gözünün salim düşünce ile buluşup birleşeceği eşref saati beklemeye koyulduk. Zannediyorum, insan unvanıyla yaratılmış bir varlıktan bu kadarını da beklemek hakkımızdı. Bunun aksi, insan olarak dünyaya gönderilen ve potansiyel zenginlikleri ile melekleri bile aşkın bulunan bir varlığa karşı saygısızlık olurdu.
İşte, yıllar ve yıllar boyu hep bu derûnî hislerle sevgi kurnalarımızı sonuna kadar açık tutarak, belli bir zaman dilimi itibarıyla kinle, nefretle, düşmanlıkla, gayzla, komplo duygusuyla kirlenmiş bir zeminde muhabbet fidelerinin çoğalıp, gelişip her yanı saracağı hülyalarına kapıldık. Aynı hülyaları bizimle paylaşan toplumun büyük çoğunluğu da;
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?
Yıllar var ki, hep hayalinle oynaşıyorum;
Kalkıp geleceğin inancıyla yaşıyorum…
………………………….
Ümitle ışıldayan gönlüm seni bekliyor;
Kâh göklerde uçup, kâh yerlerde emekliyor.
………………………….
Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram,
Köprüler bir bir yıkılmış, yollar yolcusuz;
Gelip uğrayanı kalmamış, çeşmeler susuz..
……………………………
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı ruhumda seni süzerken,
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
gibi gönülden çığlıklara ses verdi ve milyonlar, bu masmavi mefkûrenin büyüsüne kapılarak, her yerde sevgi mırıldanmaya başladı. Öyle ki, bu sevgi sağanağı zarûret ölçüsünde bir beklentiye bağlandığından, başlangıçta küçük bir iki sızıntıdan ibaretken, zamanla bir çağlayana dönüştü; dönüştü ve hemen her kesimin ümit dünyasında yepyeni bir dirilişin remzi olarak anılır oldu.
Allah’ın büyüklüğünün ayrı bir tecellî buudu.. O, bazen, çok küçük varlıklara büyük işler gördürerek, esbâbın önemsizliğini vurgular ve farklı bir üslupla kendi ululuğunu hatırlatır. Bu süreçte, biz de hep aynı şeyleri yaşadık. Öyle ki, Kudreti Sonsuz, bir kısım sıradan, düz insanlara, gönüllerin kapılarını ardına kadar açtı ve sevgi saltanatında onlara âdeta Süleymanlık bahşetti; bahşetti de kinin, nefretin, kavganın temsilcisi bütün şeytanî ruhlar, geçici de olsa şoka girdiler ve ifritten emelleri ile hezeyan yaşamaya başladılar. Artık her yerde söz hoşgörü kahramanlarınındı; onların elinde taş-toprak som altın kesiliyor, kömür elmasa inkılâp ediyor, zehir de şeker-şerbete dönüşüyordu. Onlar, toplumun kendisi olma istikametindeki bu hızlı değişimiyle mest ü mahmur, toplum da yeniden kendi derinliklerini keşfetmekle ferih fahurdu. Evet, incelik bir kere daha zerafetle buluşmuş ve yıllardan beri kan, irin ve gözyaşından bıkmış gönüller, bir âsûde şafağı duyuyor gibi, tâlihlerine tebessümler yağdırmaya başlamışlardı. Artık herkes, bu gök kubbenin altında oturup-kalkıp gönül hikâyelerinden bahisler açıyor ve tabiî gönüllere inşirah veren bu gerçek beyan karşısında, söz şeklindeki cadı mırıltıları da saklanacak kuytular arıyordu. Her yerde ışık karanlıkları boğuyor ve her yerde kinin, nefretin uğultularının yerini en ince tellerden nağmelerle sevgi ve insanî münasebetler alıyordu. Gayz ve nefret, eli kolu bağlanmış ölümünü bekliyor, kin ve düşmanlık duyguları, daralıp büzüşmenin inkisarını yaşıyordu.
Biz de kendi kendimize seviniyor ve çok yakın bir gelecekte, hâlâ insaniyetinin şuurunda olan kimselerin, gönüllerine Cibril’in kanatlarından tüyler takarak, meleklerin uçuşup durdukları iklimlere ulaşacaklarını ve dünyaya ruhtan, mânâdan bestelenmiş yepyeni bir ses duyuracaklarını bekliyor ve sabırsızlanıyorduk; içinde kavga hırıltıları olmayan, yalana, iftiraya, tezvire, karalamaya bütün bütün kapalı, göklerin en üst tabakalarından yepyeni bir ses…
Ama ne acıdır ki, tabiatları düşmanlığa, tecavüze, anarşiye, iftiraya kilitlenmiş marjinal bir kesim; güçleri ve tesirlerindeki fevkalâdelikleri tahrip yanlısı olmalarında ve çığırtkanlıklarında marjinal bir kesim, gulyabanîler gibi yolları tuttu ve kendi aklıyla hareket etmeyen bir kısım mütehayyir ve müteredditleri de yanlarına alarak kendi yaptırdıkları anket neticelerine göre toplumun yüzde seksen beş doksanının çok olumlu bulduğu bu mübarek süreci kundaklamaya kalktılar. Onunla da yetinmeyip, bu bir fırsattır diyerek dine hücum etti ve bütün dindarları karaladılar. Hemen herkesi bir ideolojinin insanı gibi göstererek, kimini dinci -o da ne demekse- adı altında, kimini de bir tarikat mensubu gibi göstererek irtica çığırtkanlığıyla her yerde fitne ateşleri yaktılar ve bir zaman kızıl bayraklar altında toplanıp millete, devlete yağdırdıkları aynı küfürleri bu defa da dindarlara karşı kullandı ve içlerini boşalttılar. Tutup tutmaması ayrı bir konu,
Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var;
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.
Sükûtumuz, üslûbumuza emanet.. misliyle mukabele, bizim kitabımızda zalimce bir kaide.. dövene elsiz, sövene dilsiz davranma, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin gereği.. ne yapalım, Allah, ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş, elimizden bir şey gelmez ki…! Ayrıca, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler, karakterimize rağmen farklı bir tavır takınmayı kendimize karşı saygısızlık saydık ve böyle bir saygısızlığı irtikâp etmemek için, gürül gürül konuşacağımız bir yerde sadece yutkunmakla iktifa ettik.
Aslında, bizim şuna-buna mukabelede bulunmamıza da ihtiyaç kalmamıştı; zira onca yaygaraya rağmen, toplumun yüzde seksen küsuru, yapılanları birer çığırtkanlık olarak görmüş ve soylu bir millete yakışan o muhteşem tavrını bir kere daha ortaya koymuştu; koymuş ve bizi üslûbumuza aykırı hareket etme mecbûriyetinde bırakmamıştı. Biz de, son bir kez daha “cebrî lûtfî”, kendi afv u safh çerçevemizde kalarak, herkesi sevgiyle kucaklama ahd ü peymanımızı bozmamış oluyorduk.
Evet, son bir kere daha bazıları, kendi ruh atlaslarını ortaya koymuş, biz de, kendi ledünniyâtımızı ifade edebilme fırsatını bulmuştuk. Bundan sonra da hep böyle davranacak ve karakterimize saygılı olmaya çalışacağız. Üç beş günlük bir dünya için baş yarmayacak, göz çıkarmayacak, kem söz söylemeyecek, gönül kırmayacak ve Yunus edasıyla herkese sevgi çağrısında bulunacağız; bulunacak ve milletimize karşı münasebetlerimizde hep şu sözlere bağlı kalacağız: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler, hepsi de helâl olsun!. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” Evet, ben de bir mü’min olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz veriyorum. Kimseye küsüp darılmayacağıma söz veriyorum.. ölümü gülerek karşılayacağıma söz veriyorum.. celâlden gelen cefayı, cemalden gelen vefa ile bir bileceğime söz veriyorum. Allah’a ait hukuka karışamam ama, bana ait hiçbir haktan dolayı kimseden davacı olmayacağıma söz veriyorum.
Sızıntı, Ekim 1999, Cilt 21, Sayı 249
Yazar: M. Fethullah Gülen
“10 Aralık Dünya İnsan Hakları” gününde Türkiye’de yaşanan zulümlere bir tepki de Güney Afrika Cumhuriyeti’nden geldi.
Universal Rights Association Derneği’ne bağlı insan hakları aktivistleri Türkiye’de yaşanan mağduriyetleri gündeme getirmek üzere Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Pretoria’da toplandı.
Human rights activists and defenders from @URASAFRICA
in partnership with @silencedturkey
protest in front of the Presidential Office in Pretoria, South Africa for the rights of the oppressed people in Turkey. #WorldHumanRightsDay #FreePoliticalPrisonersInTurkey pic.twitter.com/1PivKcaKdd
— Universal Rights Association (URA) (@URASAFRICA) December 10, 2019
Bir dönem Güney Afrika’ya liderlik yapan Nelson Mandela’nın başkanlık ofisi olarak kullandığı tarihi binanın önünde toplanan kalabalık Türkiye’de hapisteki bebekleri, tutuklu kadınları , tutuklu gazetecilerin yaşadığı haksızlıkları dile getiren pankartlar açtı.
Nelson Mandela’yı anma yürüyüşü ile etkinliğin aynı zamana denk gelmesi sebebiyle çok sayıda Güney Afrikalı da kurulan fotoğraf sergisini de gezme imkanı buldu.Türkiye’de yaşanan süreçle ilgili dernek yetkililerinden bilgi aldı.
Universal Rights Association (URA)’ in düzenlediği etkinliğe ilgi oldukça yoğun oldu.

Almanya’da Türkiye Büyükelçiliği’ne ve konsolosluklara siyah çelenk bırakıldı
“10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü” sebebiyle Türkiye’deki insan hakları ihlalleri başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede protesto edildi.
Almanya’da Türkiye Büyükelçiliği önüne siyah çelenk bıraktılar.
BERLİN


İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Gürbüz Dönmez hala cezaevinde tutuluyor… İzmir’de ‘Paşa’ lakabıyla tanınan 80 yaşındaki Gürbüz Dönmez ile 75 yaşındaki eşi Ayniyet Dönmez yeni bir zulümle karşı karşıya kaldilar.
Ayniyet Dönmez yıllardır yaşadığı evinden kış ortasinda çıkartılmak isteniyor. İzmir Karabağlar İlçesinde Kaymakamlık, mahkemenin defalarca durdurduğu tahliye kararını Dönmez çiftinin evine tekrar gönderdi.Karar yalnız yaşayan Dönmez’e değil, mesai bitimine yakın mahalle muhtarına tebliğ edildi.
75 yaşındaki Ayniyet Dönmez’in ciddi sağlık sorunları var. Kendisi kalp hastası. Evine gelen tahliye kararından sonra Dönmez’in şikayetleri daha da arttı. Sevenleri bu haber karşısında üzüntüye boğuldular. Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından duyarlı vatandaşlar bu zulme sessiz kalamadı. Dostlarının duası biran önce bu zulmün bitmesi.
“Ey yedi göklerin ve büyük Arş’ın Rabbi olan Rabbim! Beni her üzüntü verici şeyden,dilediğin şekilde ve dilediğin yerden kurtar ” (Amin) derse Allah Teâlâ onun üzüntüsünü giderir. Ali el-Müttakî,no:3433

Tornacı Halil Bey, Antalya’nın Kemer ilçesinde yaşayan bir ustaydı. 2004 yılında, ben yirmi altı, o ise kırk yaşlarındayken, bir akşam sohbetinde tanışmıştık. Kısa boylu ve esmer tenliydi. Saçının büyük bir kısmı beyazdı. Konuşmasında hafif bir kabadayılık hissedilse de muhatabının gözlerine bakarak konuşması ve içten tebessümüyle kalplerde neşe bırakırdı.
Ben, kısa bir dini sohbet yaptıktan sonra ev sahibi çayları getirdi. Çayımızı yudumlarken, Halil Bey’i sohbete getiren Cihangir Bey ağır ve tane tane konuşmasıyla bizi tanıştırdı. İki yıl süren dostluğumuzda kendisinden hep saygı gördüm. Kendisini daha detaylı tanıdığımda, 12 yaşından beri her gün alkol aldığını öğrendim. Dini değerlerin çok az yaşandığı, dünyanın her şeyi ile insanlara güldüğü ve turizm cenneti olarak bilinen bir yerde yetişmişti. Öyle ki her sabah dükkânı alkolle açarmış. Her tarafı ezik olan arabasını gördüğümde, sebebini sordum arkadaşı Cihangir Bey’e.
– “Hocam arabasını o kadar çok çarpıyor ki artık yaptırmıyor.” demişti.
Beş haftadır görüştüğümüz Halil Bey, bir akşam, eski arkadaşları tarafından eleştirildiğini anlattı. Ve:
– “Neymiş efendim, ben alkolikmişim, sohbete gidiyormuşum, ne biçim insanmışım.” dedi. Ben:
– “Ağabey, sen ne cevap verdin onlara.” dedim.
– “Kardeşim, hasta olan doktora gider. Benim de bu sohbetlere ihtiyacım var. Ben de gidiyorum.” diye cevap verdi.
Bir yıl sonra Halil Bey ile beraber umreye gittik. Yaklaşık 15 gün orada kaldık. Bu sırada ağzına bir damla bile alkol koymadı. Önce Medine’ye gitmiştik. Peygamber Efendimizin mescidini ve yaşadığı diğer mübarek mekanları ziyaret ettik. Ziyaret ettiğimiz yerlerle alakalı bilgi verirken Halil Bey dikkatli bir şekilde anlatılanları dinliyor ve gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Mekke’ye gittiğimizde de durum farklı değildi. Çölde kalmış, sıcaktan içi kavrulmuş ve bu sebeple susamış bir insanın suyu kana kana içtiği gibi bu maneviyat ikliminde iç muhasebesini yapıyordu. Derken ayrılık vakti geldi ve Antalya’ya döndük.
Umrede iken birikmiş olan işlerimi yapmam iki hafta kadar sürmüştü. İşlerim bitince Halil Bey’in iş yerine gidip onu ziyaret ettim. İşyerinde Halil Bey nerede diye sorduğum kişi tebessüm edince onun Halil Bey olduğunu ancak anlayabildim. Esmer olan Halil Bey alkolü bırakınca bembeyaz olmuştu. Gülerek devam etti sözüne:
– “Hocam şaşırmana gerek yok. Beni 20 yıllık arkadaşlarım da tanımadı.” Gülüştük.
Bir süre sonra ben Kemer’den ayrıldım. Antalya’da işe başladım. Bu arada Halil Bey tekrar alkole başlamış. Maalesef alkollü iken yaptığı bir kaza sonucu vefat haberini aldım.
Evet bırakamamıştı alkolü. Çok üzüldüm ardından ve ağladım.
Sonra aklıma teselli mahiyetinde, saadet asrında yaşanmış bir olay geldi.
Nuayman, ikinci Akabe Biatı’na katılmış ve Bedir, Uhud, Hendek başta olmak üzere bütün gazvelerde bulunmuş birisi. Allah resulünü hiçbir yerde yalnız bırakmamış. Arkadaşları arasında aşırı derecede şakacı olmasıyla öne çıkmış ve Allah Resulünü de yer yer tebessüm ettirmiş. Ama gelin görün ki, cahiliye döneminde alıştığı alkolü, yasaklandıktan sonra bir türlü bırakamamış. Efendimiz bu sebeple birkaç defa Nuayman’a şer’i cezayı tatbik etmiş. Bir keresinde cezayı tatbik eden arkadaşlarından birisi ona “Allah sana lanet etsin.” deyince, Peygamber Efendimiz, ortama müdahale etmiş ve “Kardeşinize karşı şeytana yardım etmeyin. Ona böyle demeyin. O, Allah ve Resulünü sever.” buyurmuşlar.
Nuayman, Allah ve resulünü seviyordu, ama cahiliye döneminde başladığı bu kötü alışkanlığı peşini bırakmamıştı.
Evet ben bir günahkarı sevdim. Ama işlediği günahını değil. Rabbim tövbesini kabul etsin ve cennetine koysun. Ayrıca hangimizin günahı yok ki. Ne yapalım herkes güzel ortamlarda yetişmiyor. Bizim vazifemiz, Müslüman olsun, gayri Müslim olsun insanların hata ve günahlarını görerek onlardan uzaklaşmak değildir. Doktorun vazifesinin, hastanın yaralarından tiksinerek ondan uzaklaşmak olmadığı gibi. Hatta tam tersine, hastanın yaralarının derinliği ölçüsünde ona en güzel şekilde yaklaşmalı ve çok hassas davranmalı. Gerekirse ona acı vermemek için anestezi vererek cerrahi müdahalede bulunmalıdır. Şayet hastanın, yapılacak tedaviden bir korkusu varsa gerekirse psikolojik müdahalede bulunmalı ve tedaviye ikna etmelidir.
Günümüzün hizmet erleri de herkesi konumunda kabul ederek her türlü insanla (kimlik ayırımı yapmadan) oturup kalkabilmeli. İnsanlara karşı da alabildiğine hassas olmalı ve onları incitmeden yol gösterebilmelidir. Unutmamak gerekir ki, ruh ve gönül, bedenden daha hassastır.
Yorum : Mithat Tayyar
Aklın, mantığın ciddî biçimde yara aldığı ve hislerin, heveslerin muhakemenin önüne geçtiği günümüzde, her zamankinden daha fazla dikkat etme konumunda olan bizlerin, çevremizde meydana gelen hâdiseleri, gerçek sebep ve sâikleriyle yerli yerine oturtabilmek, oturtup değerlendirebilmek için, kine, nefrete, düşmanlığa dayalı ve propaganda eksenli kitap, broşür, makale ya da sempozyum, konferans, panel, açık oturum gibi… belli ideolojiler etrafında yazılıp-çizilen fikir suretindeki heveslerden daha çok, düşünce namusu ihtiva eden objektif mülâhazalara ihtiyacı var. Yıllar var ki, sırf bir kısım ideolojik endişe ve hizip çıkarlarıyla alâkalı gayız ve öfke hıçkırıkları diyebileceğimiz o tiksindiren homurdanışları dinleye dinleye düşünce istikametimiz bozuldu.. beşerî münasebetlerimiz, herhangi bir ciddî sebebe dayanmayan bazı vâhî kaygılarla temelden sarsıldı.. ve milletçe, çevremizdeki onca güzelliklere rağmen hep bir kısım çirkinliklere takılıp kaldık; takılıp kaldık da iyilikleri bütün bütün görmezlikten gelerek sürekli kötülükleri öne çıkardık.. hatta daha da ileri giderek, pek çok evrensel insanî değerleri politik veya ideolojik mülâhazalarımıza feda edip kuruntularımızı âlemşümul kıymetlerin tahtına oturttuk.. gün geldi, prim yapacağı mülâhazasıyla düşmanlıkları körükleyip diyalog ve hoşgörüye karşı ilan-ı harp ettik.. cumhuriyet ve demokrasi nimetlerinden, bizim gibi düşünmeyenlerin istifadelerinden rahatsızlık duyarak her zaman bayraklaştırdığımız sistemi bile sorgulamaya kalktık.
Evet, bütün bunları yaptık ve aslında bunlar, bir döneme ait, Allah’a, O’nun Peygamberi’ne ve öldükten sonra dirilmeye inancını yitirmiş nesillerin dramıydı. Rıza Tevfik’in ifadesiyle, belli çevrelerce, Türklük ruhu apaçık ve zorla hem Allah’ına hem de Peygamberi’ne isyana itiliyordu. Geleceğin sonsuz karanlıkları karşısında, inançsızlıkla tir tir titreyen ve şaşkınlıkla gidip bir oraya bir buraya toslayan, insanî ve ahlâkî yanları itibarıyla, cismaniyetine nispeten tıpkı felçli uzuvlar gibi nahifleşmiş; millî değerleri açısından alabildiğine renksiz ve silik, tarihten tevârüs ettiği şeylere karşı fevkalâde saygısız ve mütecâviz; sürekli kendi hezeyanlarını takdis edip dururken, dinî ve millî her şeyi tekrar tekrar süzgeçten geçirme lüzumundan bahsedecek kadar lâubâli veya septist; yazarken, konuşurken işporta mefhumlarıyla düşünecek ölçüde bayağı ve ağzını açtığı her yerde, az buçuk firaset sahiplerince hemen kendini ele veren bu fikirzedeler, kendileri açısından altın çağlarını yaşasalar da vatan evladına hep kan kusturduklarında şüphe yoktur. Millet onların gayız ve nefret bombardımanları karşısında hep inim inim inledi; onlar da bir türlü doyma noktasına ulaşamadıkları o cehennemî kin ve hiddetleriyle sürekli homurdanıp durdular.. homurdanıp durdular ve hiçbir zaman varlık ve insanın gerçek muhtevasına, vicdanın sesine soluğuna, ruhun enginliğine yönelemediler. Yönelemezlerdi de, zira bunların ne bir ufukları ne de gâye-i hayalleri vardı.. egoları etrafında dönüp durmayı yol alma sanıyor.. ve tıpkı, her zaman sandalının bir yanındaki küreği kullanan kayıkçı gibi, aynı noktada daire çizip duruyorlardı. Kafalarındaki çarpık ve anarşik düşünceleri, dillerinden dökülen gayız ve nefret ifadeleri; kitap, gazete, mecmua sahifelerinin yanında televizyon ekranlarını karartan beyan ve üslûplarıyla bu duyguları kara, düşünceleri kara, ifadeleri kapkara talihsizler, dünden bugüne kendileriyle beraber milletimizin talih yıldızını da karartıyorlardı.
Bilmem ki, bunlara birer düşünce anarşisti demek nasıl olur?. Kendi fikirlerinin dışında -ona da fikir denecekse- her türlü otoriteye karşı çıkan, her türlü iktidarı reddeden, Bakunin’in ifadesiyle, hiçbir ayırım gözetmeden sadece yıkmayı düşleyen ve hedeflediği her şeye kaba kuvvetle ve bir hamlede ulaşmayı plânlayan; ilhamlarını Neronlar, Firavunlar, Leninler, Mussoliniler, Hitlerler, Francolar, Salazarlar veya Proudhonlar, Nietzscheler, Schopenhauerler, Kamular, Marcuseler… gibi büyük ölçüde ömürlerini insanî değerlerle savaşmakla geçirmiş canilerden alan bu düşünce ma’lûlü bahtsızlara başka bir isim bulmakta zorlandığımızı itiraf edelim. Tamir ve inşâ zemininde böyle hep tahripte bulunan, yıkmayı yapma sanan, her zaman müstatil bir cinnet örneği sergileyen bu insanları, günümüzün nesilleri böyle tanıdığı gibi, geleceğin insanı da böyle tanıyacak ve onları tarihin büyük anarşistleriyle beraber yâd edecektir.
Evet, duyguda, düşüncede, inançta, felsefede, tabiat “bilimler”inde hep materyalistçe davranıp anlayış ve inançlarımızı yıkarak bizi gönül dünyamızda ilhada, fikir hayatımızda teşettüte, örf, âdet ve geleneklerimizde tahribe iten, hatta kısmen muvaffak da olan bu insanlara dense dense anarşist denir; ama kat’iyen aydın ve entelektüel denemez; zira bunlarda anarşist ruhların bütün hususiyetlerinin var olduğu söylenebilir.
Bunlar, güçlü oldukları zaman zalim ve baskıcı; iktidarsız hale geldikleri zaman hırçın ve hilebaz; başkalarının boşluklarını değerlendirmede fevkalâde mahir ve kurnaz; kendi kusurlarını örtbas etmede olabildiğine cerbezeci ve şarlatan, hasım kabul ettiklerini yıkmada hep karalamacı ve karalamalarında da kararlıdırlar.
Evet, her yerde ve hayatın her biriminde kavgacı tabiatlarıyla düşüncelerini belli eden ve firasetli insanlara kendilerini ele veren bu olabildiğine zayıf, ama tahribin kolaylığındaki avantajları değerlendiren; bu oldukça mantıksız, fakat mugalâta ve demagojinin bütün türlerini bilen; bu tamamen muhakemesiz, ancak her zaman değişik çığırtkanlıklarla mevcudiyetlerini hissettiren bu kör ve topal yığınlar, bütün oyunlarını müstakim düşüncenin kendi içindeki tutarsızlığı ve zaafları üzerinde oynamaktadırlar.. oynarken de sanki bu ülkede yalnız onlar düşünüyor, onlar konuşuyor, onlar karar veriyor ve onlar kitleleri yönlendiriyor gibi bir imaj uyarılmakta; buna karşılık saf vatan evladı ise, kendi zaaf ve tutarsızlığının ağında binbir ihtilaçla kıvranmakta ve hep sessiz infialleriyle içten içe kendini yiyip bitirmekte. Böyle olunca da, her yerde sadece bu bir avuç anarşistin sesi duyulmakta, onların izleriyle karşılaşılmakta, onların tahriplerinin endişesi yaşanmakta ve her olumlu hamle onların plânlayıp ortaya koydukları engebelere takılmakta…
Acıdır, dün olduğu gibi bugün de bütün toplum yine onların uğursuz çığırtkanlıklarıyla inliyor, devlet, yer yer onların velvelelerinin şaşkınlığını yaşıyor, din ve diyanet onların şarlatanlığıyla sık sık hırpalanıyor; ahlâkîlik onların dünyasında bir ayıp gibi gösteriliyor ve sanat o uğursuz atmosferde hislerin, heveslerin oyuncağı haline getiriliyor…
Hâsılı, bu anarşist ruh rahatlıkla her yere girebiliyor, her şeye karışabiliyor, bütün değerlere dokunabiliyor ve tıpkı kanser hücreleri gibi metastazla ulaştığı her uzvu kendine benzetiyor ve ona kendi üslûbunu dayatıyor. Evet o, her zaman açık-kapalı komünist usûl ve yöntemleriyle içtimaî âhengimizi sarsıyor; dine saldırıyor ve onu çağ dışı ilan ediyor. Sanatı yozlaştırıyor ve onu kuralsızlığın, kanunsuzluğun mezbeleliğine çeviriyor. Düşünceye musallat oluyor ve onu hevânın, hevesin yedeğine vererek kirletiyor. Aslında, yaptığı şeylerle, inanç, düşünce ve sanat telâkkimizi bozan bu anarşist ruh, her şeyden evvel bizim iç âhengimizi bozuyor ve ümit ufuklarımıza sisler, dumanlar püskürtüyor. Böylece, inanç ve beklentilerimizdeki koskoca bir dünya, onun için bir tımarhane -bu onun umurunda olmasa bile- bizim için de bir zindana dönüşüyor.
Tımarhane deyip delilere telmihte bulundum. İşin doğrusu, bu darmadağınık ruhu, bu hiçbir kalıba uymayan hilkat garibesini ne sıhhatli dimağlar kategorisinde mütalâa etmek ne de hasta ruhlar albümünde bir çerçeveye oturtmak mümkündür. Akıllı deseniz, her zaman selim mantığa, ilmî müşahedeye ve vahye karşı ciddî tavırları sizi yalanlar. Şizofreni demeye kalksanız, aldattıkları yığınların tekzibine uğrarsınız. Paranoyak olduğunu düşünseniz, temâdî tenakuzu karşınıza çıkar. Narsist diyecek olsanız, meseleyi ferdîliğe incirar ettirmiş (indirgemiş) olursunuz.. evet bunlar hiçbir kalıba uymazlar; pek çok kalıp içinde görünseler de tam bir kalıpsızlık örneğidirler.
Genç nesilleri ele geçirdikleri yerlerde, önce onları baştan çıkarır, sonra da onlardan şikayet etmeye başlarlar. Kamu yararına deyip başına geçtikleri her işte, kendi çıkarlarını düşünür ve başkalarına boş verirler.. kendilerinden iş ve hizmet beklendiği her zeminde hizmetten daha çok laf üretirler.. emniyet ve asayişe -Allah göstermesin- müdahale etme fırsatını bulsalar, bütün düzeni kendi ruh atlaslarına çevirirler.. adalete el atsalar, hukuku o müşevveş düşünceleriyle yorumlar, umumî nizamı alt-üst ederler.. yollar onları vatan müdafaasına çekip götürse, cephede kelepir kovalar, cephe gerisini de kabadayılık arenasına çevirirler.. mihrabı, minberi ele geçirseler, kendilerini Allah’ın vekili görür ve halkı kapı kulları sanırlar; ağızlarını her açtıklarında ya kinle, nefretle boşalır ya da insanlara beddua ve kahriyeler okurlar.
Hâsılı, bunlar nerede ve hangi meslekte olurlarsa olsunlar, her zaman yıkıcı, insafsız, bencil ve kendi doğrularının azat kabul etmez köleleri gibi davranır ve herkesi değişik yanlışlıklar içinde görüp göstermeye çalışırlar. Zayıf düştükleri zaman kavgada yenilmiş çocuklar gibi tehditlerle teselli olur ve hep karşıya zarar verme fırsatını kollarlar. Kuvveti elde ettiklerinde herkesi ezer geçer, herkesi ağlatır ve çevrelerindeki mazlum iniltilerini bir ney gibi dinlerler. Bunların, ruhlarımızda cefa endişesiyle iç içe yaşayan dostlukları ayrı bir ızdırap; müsamaha, afv u safh bilmeyen düşmanlıkları ise ayrı bir ızdıraptır. Bunlar sadece davranışlarıyla değil, sırf yâd edilmeleri ile bile elli türlü kabalığı, hoyratlığı birden çağrıştırırlar.
Bunların belirli bir yolu, mezhebi, felsefesi yoktur. Aslında teşhisi, çerçevesi belli olmasa da bunlar birer hastadır ve hastalıkları da, mizaçlarını uyaracak değişik hâdiseler karşısında her zaman nüksedecek türdendir. Ne zaman hafakanlarının kabaracağı, ne zaman hezeyanlarının köpüreceği hiç belli olmaz. Uslu uslu otururken, bir bakarsın yakınındakilere tekme-tokat sallıyor, uzaktakilere de yazılarıyla, sözleriyle hakaretler yağdırıyor. O, ne millî göründüğünde doğrudur ne de milliyetsizliğinde; zaman zaman millî görünme lüzumunu duyar, önüne geleni milliyetsizlikle karalar.. yer yer evrenselliğe bürünür, millî ruh taşıyan herkesi faşistlikle suçlar.. dini kabul ediyor gibi göründüğü aynı zamanda, rahatlıkla bütün dindarlara “mürteci” diyebilir.. insan haklarından söz ettiği aynı anda, bazı kimselerin o haklardan mahrum edilmesi gerektiğini vurgular ve zımnen de olsa onların, insan olmanın avantajlarından yararlanmayı hak etmemiş bir alt sınıfa mensup olduklarını ima eder.
O, toplumu oralıya-buralıya ayrıştırır ama, ne oralıdır-ne de buralıdır; o, kinin, nefretin esiri, imanın ve imanlının da en amansız hasmıdır; hasmıdır ve kendinin o tahripçi iradesi dışında hiçbir iradeye tahammülü yoktur. Bundan ötürü de, içinde bulunmadığı, bulunamadığı, bulunup alkışlanamadığı en olumlu teşebbüslerin, en ideal projelerin -tabiî bütün bunlarda onun menfaatleri söz konusu değilse ve ona bir pâye ve itibar kazandırmıyorsa- hep düşmanı olagelmiştir.. düşmanı olagelmiştir, zira onun şahsen ne bir teşebbüs kabiliyeti, ne bir inşâ gücü ne de bir proje üretme istidâdı vardır. O sarmaşıklar gibi hep başkalarına dayanarak ayakta durmaya çalışır, onlardan beslenir, sonra dört bir yandan onları sararak hava ve ziyâlarına mâni olur.
O, bir başarısızlık örneğidir, kendi başarısızlığı kadar da diğer insanların başarılarının düşmanıdır. Şöyle veya böyle o, kendisinin içinde bulunmadığı hiçbir işi ve muvaffakiyeti hazmedemez. Bu itibarla onun hazmedemediği bir hayli insan vardır ve o bütün bunları düşman ilan etmiştir; gücü yettiklerini ezer, yetmediklerine çamur atar; en masum vatan evladını dahi karalamada bir an bile tereddüt etmez. Belki de onun en başarılı olduğu husus da işte budur. Değişik demagoji ve mugalâtalarla, o kapkaranlık düşüncelerini bazen en aydın kimselere bile rahatlıkla kabul ettirebilir.
Aslında, bu karanlık ruh, hep kendi yalancı hülyalarıyla beslenir ve vehimleriyle ayakta durur. Kinle, nefretle kendini ifade eder ve bütün oyunlarını karşı cephe kabul ettiği kesimin zaafları üzerinde oynar. Yaptığı her iş tahrip olduğundan, bazen az bir güç ve imkânla büyük işler başarıyor gibi de görünebilir. Hatta, yaptığı bu şeyler onun his dünyasına birer başarı gibi aksettiğinden sürekli onu cesaretlendirir ve onda daha büyük bir tahrip arzusu uyarır.
Doğrusu bu düşünce anarşisti bir insan ruhu zararlısıdır ve bu zararlı karşısında şimdilerde bizim her şeyden evvel, bugünümüzü, yarınımızı iyi görüp iyi değerlendirecek; ülke meselelerini dar politikacı mantığıyla değil, milletin ana problemlerini çok iyi kavramış ve alternatif çözümler üretebilen; sözden daha çok davranışlarının eri; icmalî plânda düşüncesi hareketlerinin önünde, tafsilî plânda hareketleriyle yeni düşünce ufuklarına açılabilen ruh kahramanlarına, analitik zekalara; yılgınlık bilmeyen güçlü iradelere ihtiyacımız var. İşte böyle hiçbir branşın tek ve dar görüş plânına mahkûm olmayan bu gerçek bilgi ve tefekkür nesli sayesinde, bugün olmasa da yarın -inşâallah- düşünce ufkumuzu kirleten ve millî üslûbumuzu karartan tarihî bir zararlının tesir ve teşevvüşünden kurtulacağımızı ümit ediyorum.
Sızıntı, Ağustos 1998, Cilt 20, Sayı 235
Yazar: Fethullah Gülen
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Hizmet Hareketine mensup kişilere yönelik yapılan soykırımın yaraları İsviçre de bir nebze olsun sarılmaya çalışılıyor.
İsviçre de bulunan hizmet hareketi gönüllüleri hem iltica eden Hizmet Hareketi mensuplarına hem de göçmenlere
yönelik dayanışma gecesi düzenlendi.

Olten kentinde yapılan programa, İsviçre de yaşayan Hizmet Hareketi gönüllüleri katıldı. Program küçük çocukların şiir ve ilahi okumaları ile başlarken, M.Fethullah GÜLEN Hocaefendi’nin Peygamber efendimizin hayatını anlattığı Sonsuz Nur adlı kitabını okuyanlar arasında bilgi yarışması yapıldı. Yarışmaya derecelere girenlere ödüller dağıtıldı.
Organizasyonda 15 Temmuz mağduru mülteci ailelere maddi destek sağlamak amacıyla kermes de düzenlendi.

عَنْ مُحَمَّدٍ، يَعْنِي ابْنَ سِيرِينَ، قَالَ: حَدَّثَنِي عِمْرَانُ، قَالَ: قَالَ نَبِيُّ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِي سَبْعُونَ أَلْفًا بِغَيْرِ حِسَابٍ»، قَالُوا: وَمَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ: «هُمُ الَّذِينَ لَا يَكْتَوُونَ وَلَا يَسْتَرْقُونَ، وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ» ، فَقَامَ عُكَّاشَةُ، فَقَالَ: ادْعُ اللهَ أَنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ، قَالَ: «أَنْتَ مِنْهُمْ»، قَالَ: فَقَامَ رَجُلٌ، فَقَالَ: يَا نَبِيَّ اللهِ، ادْعُ اللهِ أَنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ، قَالَ: «سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ»
Hz. İmran (radıyallahu anh) Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in bir defasında şöyle buyurduklarını rivayet etmektedir:
Nebiyyullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeksizin cennete girecektir” buyurdular. Ashab, “Kimdir onlar ey Allah’ın Resulü?” dediler. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Onlar vücutlarını (kızgın demirle) dağlamayanlar; efsun yapmayanlar ve sadece Rabbilerine tevekkül edenlerdir” buyurdular. Bunun üzerine Ukkâşe ayağa kalkarak: “Allah’a dua et de beni de onlardan eylesin” dedi. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sen onlardansın” buyurdular. Arkasından bir zat kalkarak, “Ya Nebiyyallah! Allah’a dua et de beni de onlardan eylesin» dedi. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu hususta Ukkaşe seni geçti.” buyurdular.[1]
***
Hadis-i şerifin idraklerimize sunduğu ilk husus bütün insanlığı yaratan Allah’ın (celle celâluhu) ahirette Muhammed ümmetine (sallâllahu aleyhi ve sellem) hususi bir teveccüh, ikram ve ihsanda bulunacağıdır. Zira hiçbir peygambere (bize ulaşan sahih kaynaklar açısından) “ümmetinden şu kadar kişi sorgu-sual olmaksızın cennete girecektir” şeklinde bir beşaret verilmiş değildir. Hatta Allah’ın (celle celâluhu) o en sevgili kullarından olan Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) öyleleri vardır ki, değil ümmetinden yetmiş bin kişilik bir kısmın sorgu ve sual görmeksizin cennete gitmesi, “kendisine inanan insanların toplam sayısı dahi ikiyi ya da üçü geçmemiştir.”[2] Bu zaviyeden bakılınca, hadis-i şerifin hem Fahr-i Âlem Efendimiz’e hem de O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmetine ne denli bir ikram ve ihsan beşareti olduğu zannediyoruz daha net bir şekilde anlaşılacaktır.
Öte yandan bazı ulema hadis-i şerifte ifade buyrulan hesapsız, azapsız cennete gideceklerin sayısının ifade buyrulandan daha fazla olacağı kanaatlerinden hareketle yetmiş bin lafzına itiraz etmek istemişlerdir. Sair ulema ise bu hususta yetmiş bin lafzının kesretten kinaye; yani bu “yetmiş bin” lafzının cennete gireceklerin çokluğunu ifade sadedinde tercih edilmiş olma ihtimalini nazara vermişlerdir. “Nitekim lisanımızda da: ‘Bunu sana yüz defa söyledim’ denilirse, bundan; ‘sana çok defalar söyledim’ manası kastedilir. Yüz adedinin kendisi murad değildir.”[3] Bununla birlikte Müslim-i şerifte aynı babın farklı hadislerinde bu sayının yedi yüz bin[4] olduğu başka kaynaklarda ise bu yetmiş binin her neferi ile birlikte yetmiş bin kişi daha gireceği bildirilmektedir. Hal böyle olunca sayının azlığı ile alakalı hadis-i şerif üzerinde bir şüphe bulutu hâsıl etmenin yeri yoktur. Kaldı ki yalnızca bu açıdan hadis-i şerifin sıhhati noktasında bir tenkit yürütmek ilmi olmadığı gibi kulluk şuuru ile de bağdaşmamaktadır. İlmi değildir zira bu sayının ilmi açıdan izahı mümkündür ve ifade edilmiştir. Kulluk şuuru ile bağdaşmamaktadır, zira bu Cenâb-ı Hakk’ın taht-ı tasarrufunda olan bir mevzudur. Bu alan kulun kendi düşüncelerini infaz edebileceği bir alan değildir. Cehennemden kurtulma noktasında hayırlı amellerimize dahi bel bağlamanın beyhude olduğu gerçeği göz önünde dururken Cenâb-ı Hakk’ın tamamen rahmeti, fazl u keremi, ikram ve ihsanı olarak bu kadar Müslümanı cennetiyle sevindirecek olması kula kâfi gelmeli ve o mezkûr zümre içerisinde olabilme adına dua ve niyaz ile rahmeti Rahman’a iltica etmelidir. Bundan öte her söz, sadece hadden efzun bir beyan olarak kulun günah hanesine kaydolunacaktır.
Diğer taraftan Hz. Ukkaşe (radıyallahu anh)’ın duasının kabul olunup diğer zatın duasının kabul olunmaması ile alakalı genel olarak şu görüşler ileri sürülmektedir:
Kadı Iyaz hazretleri; “İkinci zatın Hz. Ukkâşe (radıyallahu anh)’ın derecesinde ve cennete sorusuz sualsiz girecek evsafta olmadığı söyleniyor. Hatta münafık olduğunu bile söyleyenler var. Onun için Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendisine ihtimalli bir cevap vermiş ve “sen onlardan değilsin” diye tasrihi doğru bulmamıştır. Çünkü Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in güzel ahlâkı buna mânidir. Bazıları Ukkaşe (radıyallahu anh)’ın hakkındaki duasının kabul edileceği Rasulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’e vahiy ile bildirilmiştir. Öteki için vahiy gelmemiştir diyorlar” demektedir.
Hâtib el-Bağdadi hazretleri de; ikinci zatın Sa’d b. Ubâde (radıyallahu anh) olduğunu rivayet etmiştir. “Bu rivayet sahih ise o zât hakkında münafık diyenlerin sözü batıl olur. Fakat o zâtın Sa’d b. Ubâde olması ihtimalden uzak görülmüş; Sâ’d b. Umara olabileceği ihtimali üzerinde durulmuştur. Bu takdirde hadisi nakleden, tashif yapmış demektir.”[5]
Nevevi hazretleri: “Doğrusu ve muhtar olan da budur” diyor. İbnü’l Cevzi ise: “Bana öyle geliyor ki Ukkâşe ricasını hulûs-i kalb ile yapmış ve kabul edilmiştir. Ötekinin ise, sözü kesmek için müracaat etmiş olması muhtemeldir. Çünkü Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da evet cevabını verse şüphesiz ki; üçüncü, dördüncü zevat kalkarak aynı şeyi isterler dileklerin sonu gelmezdi. Bittabi herkes sorgusuz sualsiz cennete girmeyi hak edemez” demiştir.
Süheylî hazretleri de: “Bana öyle geliyor ki; o saat bir icabet saati imiş. İkinci zat Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in duasını o saat geçtikten sonra istemiş olacak” diyor.
Bir diğer zaviyeden de “ سَبَقَكَ fiilinden hareketle şunu söylemek mümkündür: Bu fiil mana itibariyle öne geçti, sebkat etti demektir. Yani fiil burada sadece Hz. Ukkaşe (radıyallahu anh)’ın bu mevzuda bir sebkatini ifade ediyor olabilir. Nitekim hadis-i şerifteki بِهَا kaydı da bu manayı destekler mahiyettedir. Bu durumda mana ise; Ukkaşe de sen de arş-ı kemalatı ihraz etme noktasında aynısınız, ne var ki Ukkaşe bu hususta seni geçti.”[6]
Bir diğer husus da Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) döneminde dahi dağlamanın bir tedavi yöntemi olarak kullanıldığı biliniyor olmasına rağmen bu hadis-i şerifte zemmedilmiş olmasının sebepleri mevzuudur. Sair hadis-i şeriflerden hareketle, dağlamanın bir tedavi yöntemi olarak kullanıldığı zahir olmasına rağmen mezkûr hadis-i şerifte bir demirle vücudu dağlamanın (zımnen) yasak edilmiş olmasını Hattabi hazretleri şu şekilde izah etmektedir:
- Peygamber’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) dağlama yoluyla tedaviyi yasaklamasının bir sebebi de cahiliye araplannın, “Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde bulunsanız yine ölüm sizi bulur”[7] kaziyye-i ilâhiyesine aykırı olarak, ölüm ve kalımı Allah’ın irade ve kazasına değil de tamamen maddî sebeplere bağlamaları ve dağlamanın ölüme karşı kesin bir çare olabileceğine dair inançlarıydı. Halbuki bütün tedavi yöntemleri kesin sonuç almak için yeterli ve mutlak sebep değil, ancak şifa için Allah’ın izni ve iradesi dâhilinde birer vasıtadan ibarettir. Hz. Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) işte bu sözü geçen yanlış inançla kendisine başvurulan dağlama ile tedavi yolunu yasaklamıştı.
- Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu tedavi yolunu yasaklamasının diğer bir sebebi de onların daha hastalık gelmeden önce hastalıktan korunmak maksadıyla kendilerini dağlamayı bir adet haline getirmiş olmalarıydı. Oysa zaruret olmadan vücudu dağlattırmak mekruhtur. Bir ihtimal uğruna böylesine tehlikeli bir tedavi yolunu göze almanın yanlışlığını açıklamak icap ediyordu. İşte Hz. Peygamber’in dağlama ile ilgili olarak getirdiği yasağın bir sebebi de bu idi.
Temas edilmesi elzem son bir husus ise; (cahiliye inancı çerçevesinde) yarayı dağlamanın yanı sıra, sihir, büyü, üfürük ve efsunlama gibi işlerle meşgul olmanın da nehyedilmiş olması mevzuudur. Zira bu iki hususun da gelip cem olduğu nokta, tevhidi zedeleyen işlerden olmalarıdır. İslamiyet’te üfürükçülük nev’inden işlerle meşgul olmak, bunlardan medet ummak ve birilerine bu mevzuda başvuru da bulunmak haramdır, büyük günahlardandır. Zira (cahiliye inancı çerçevesinde) yapılan dağlamaların da, sihir ve büyü türünden şeylerin de insanı sürüklediği uçurum, kişilerin zamanla kendilerinde yahut ortaya koydukları işlerde bir tesiri hakiki vehmetmeleri ve ilerleyen süreçlerde de kendilerinde fevkalbeşer özellikler bulunduğu zehabına kapılmalarıdır. Böyle bir inancın da, her şeyin var edeninin yalnızca Cenâb-ı Hak olduğu hakikatine ve dolayısıyla da tevhid inancına münafi olduğu zahirdir. Bu manadan hareketle esbaba terettüp eden şey; aklın nazarında perdedarı dest-i kudret olmaktan fazlası değildir. O yüzden muttaki kulların mümeyyiz vasfı, esbaba tesir-i hakiki vermeksizin onlara ittiba mevzuunda tekâsül göstermemeleridir.
تَوَكَّلْ عَلَى الرَّحْمٰنِ فِي الْأَمْرِ كُلِّه فَمَا خَابَ حَقًّا مَنْ عَلَيْهِ تَوَكَّلَا
وَكُـنْ وَاثِقًا بِاللهِ وَاصْبِرْ لِحُكْمِه تَفُزْ بِـاللهِ تَرْجُوهُ مِنْهُ تَفَضُّلَا[8]