Bosna Hizmeti’nin ilklerinden Mehmet Karslı, eşini ebediyete uğurladı
Bosna-Hersek’e iç savaş yıllarında giden eğitimci Mehmet Karslı, MS hastalığı nedeniyle yıllardır yatağa bağımlı yaşayan eşini ebediyete uğurladı.
22 yıldır bu hastalığı taşıyan Envera Karslı, son 16 yılını yatalak olarak geçirdi. Vefat eden Karslı, Saraybosna’ya 90 kilometre uzaklıktaki doğduğu köye defnedildi. Cenazeye kalabalık bir topluluk katıldı.

Meslektaşları, eğitimci Mehmet Karslı’nın, yatalak eşine yıllar boyu bir gün bile şekva etmeden her türlü hizmetini gördüğünü kaydediyor.
Mehmet Karslı, 1992-1995 arası iç savaş yaşayan Bosna-Hersek’e 1994 yılında gitti. Bu şartlarda arkadaşlarıyla birlikte açılışına katkı gösterdiği okullar, 2004 yılında Bosna-Hersek Federasyonu Eğitim Bakanlığı’nın en üst düzey ödülü olan ‘altın plaket’ ile ödüllendirildi.
Sevgi ve tevazu düsturu ile 26 yıldır Bosna-Hersek insanına hizmet götüren eğitimci Karslı’nın vefat eden eşinden 4 çocuğu bulunuyor. Mehmet Karslı, aynı zamanda Bosna-Hersek vatandaşı.
Her ders yılına girerken, mektebi ve muallimi düşünmeden edemeyiz. Nasıl düşünmeyiz ki, mektep, hayatî bir laboratuar; derslerimiz hayat iksiri; muallim ise bu esrarlı şifahânenin kahraman üstadıdır.
Mektep bir öğrenme yeridir. Orada hayat ve ötesine ait her şey öğrenilir. Aslında hayatın kendisi de bir mekteptir. Ne var ki biz, hayatı da ancak mektep sayesinde öğreniriz.
Mektep, hayatî hâdiselerin üzerine irfan hüzmeleri göndererek onları aydınlatır, talebelerine çevrelerini kavrama imkânını hazırlar. Aynı zamanda gayet hızlı olarak eşya ve hâdiseleri keşfetme yolunu açar ve insanı düşünce bütünlüğüne; tefekkürde istikamete ve çokta, Tek’e götürür. Bu manâda mektep aynı ma’beddir ve o ma’bedin azizleri de muallimlerdir.
İyi bir mektep, ferdde fazilet duygularını inkişaf ettiren, müdâvimlerine ruh yüceliği kazandıran melekler otağıdır. Talebelerine hoyratlık aşılayıp onları canavarlaştıran bina görünümlü bir kısım harâbeler ise, birer çiyan yuvasıdır ve insanımız, asırlardan beri ters işleyen bu kabil irfan ocakları karşısında hep hacâletten iki büklümdür.
Gerçek muallim, saf ve temiz tohumun ekicisi ve koruyucusudur. İyisiyle, sağlamıyla meşgul olmak onun vazifesi olduğu gibi, hayat ve hâdiseler karşısında ona yön vermek ve hedef göstermek de ona aittir.
Bin koldan akıp giden hayatın, kendine has hüviyeti kazandığı yer mektep olduğu gibi, çocuğun gerçek şeklini aldığı ve benliğinin sırlarına erdiği yer de mekteptir. Dağınık bir ırmağın dar bir geçitte katlanıp kendine has ihtişamiyle görünmesi veya ağaçtaki saf hayatî sıvının billûrlaşıp güneş hüzmeleriyle münasebete geçmesi gibi, hayatın çokluk içinde akışı, mektep sayesinde vahdete ulaşır; tıpkı bir meyvenin, ağacın cihetü’l-vahdetini izhar etmesi gibi…
Mektebin, hayatın sadece bir parçasında insanı alâkadar ettiği zannedilir; aslında o, kâinat mektebindeki bütün dağınık şeyleri bir arada görme ve gösterme vazifesiyle, çıraklarına daimî okuma imkânını hazırlayan, susarken dahi konuşan bir yuvadır. Bu itibarladır ki o, hayatın sadece bir bölümünü işgal ediyor görünse bile, bütün zamanlara hükmeden ve hâdiselere sözünü dinleten hâkimiyetin remzi bir yuvadır. Bir çırak hüviyetiyle mektebe intisap eden her talebe, bütün bir ömür boyu oradan aldığı dersi tekrar eder durur. Oradan alınıp benliğe mâl edilen şeyler, birer tasavvur, birer hayal olabileceği gibi, birer hakikat, birer hüner de olabilir. Asıl mes’ele ise, elde edilen şeylerin fazilete giden yollarda, bir rehber ve kapalı kapıları açan sırlı bir anahtar olmasıdır.
Mektepte, ilim benliğe mâl edilir ve insan bu sayede yaşadığı katı ve madde dünyasının buudlarını aşar ve bir bakıma sonsuzluk sınırına ulaşır. Benliğe mâl edilememiş ilim ise, insanın sırtına vurulmuş bir yük, hem de mahcûp edici bir yükdür. Böyle bir bilgi, sahibinin omuzunda bir vebâl ve şuuru teşviş eden bir şeytandır. Evet, fikre bir aydınlık, ruha kanatlanma vâdetmeyen her türlü kaba belleme ve ezbercilik, benliği aşındıran bir törpü ve kalbe indirilmiş bir darbedir.
Mektebin vereceği en iyi ilim, dıştaki hâdiselerle içteki irfanın uç uca getirilmesinden ibarettir. Bu mektepte muallim ise, dışımızda yaşanan içimizde canlılık kazandıran mürşittir. Şurası muhakkak ki, hiçbir zaman değişmeyen ve durmadan derslerini tekrar eden en büyük mürşit ve en doğru üstat hayattır. Ne var ki, doğrudan doğruya ondan ders almasını bilmeyenler için aracılara ihtiyaç vardır ve bu güzide aracılar da, hayatla benlik arasında kürsü kuran ve hâdiselerin muğlak ifâdelerine tercüman olan muallimlerdir.
Gazeteler, kitaplar hatta radyo ve televizyon belki insanlara bir şeyler öğretebilirler. Ama, kat’iyyen gerçek hayatı ve onun insan içinde akıp gitmesini öğretemezler. her gün ayrı bir sancı ve ızdırapla talebenin gönlüne inen, ders ve davranışlarıyla onun dimağına silinmez renkli çizgiler bırakan muallim, yeri doldurulmaz bir öğreticidir. Onun içindir ki günümüzde her şeyi kolaylaştırma usulü sayılan batı metoduyla talebeye bir şeyler verilebilse bile, hiçbir zaman iyi örnekler verilemeyecek ve ilimlerin gayesi öğretilemeyecektir. Bu güzel şeyler, ancak, sîması hakikat gamz eden, bakışları alabildiğine derin ve çıraklarına vereceği her şeyi gönül menşurundan geçiren muallim tarafından verilebilecektir.
Havarî, Hazreti Mesih’in çarmıha gerilme tehdidine rağmen ders verdiğini görmeseydi, arslanların ağzına atılırken gülmesi lâzım geldiğini nereden öğrenecekti? İlk ve son yolun en büyük mürşidine bel bağlayanlar, onun kanlar içinde dahi gönüllere yumuşaklık dilemesini görmeselerdi, ateşte “berd ü selâm” olduğunu nereden bileceklerdi…?
İyi bir ders, mektepte ve muallim önünde öğrenilen derstir. Böyle bir ders insana sadece bir şey vermekle kalmaz; onu sonsuz bilinmeyenlerin huzuruna yükseltir ve ona sınırsızlık bahşeder. Bu dersin talebesi nazarında her hâdise, görünmeyen âlemler üzerinde bir kaneviçe, o da hareket eden levhalar arkasında hakikatların müşâhidi olur.
Böyle bir mektepte ne öğrenmeden ne de öğretmeden doymak düşünülemez. Nasıl düşünülür ki, kanatlanan muallimin himmeti, çırağını kâh yıldızlara yükseltir, kâh vicdanda soluk aldırır ve bu iki şey arasında duyulan hayret, hasıl olan düşünce, onları yaşadıkları buudların dışına çıkarır.
İşte bize göre gerçek muallim; teker teker eşya ve hâdiselerdeki nirengileri yakalayan, bir ahize ve nâkile kontaklaşması gibi, hayat ve vicdan arasında münasebet kuran, her şeyden gerçeği duymağa ve her dille ona tercüman olmağa çalışan, Yunus diliyle;
‘Tur dağında Mûsâ ile,
Elindeki âsâ ile,
Deryalarda mâhî ile,
Sahralarda âhû ile…’
onu söyleyen insandır.
Rousseau’nun üstadı vicdan; Kant’ınki vicdan ve aklın iltisakı… Mevlâna ve Yunus mektebinde ise üstat Hz. Muhammed (sav)… Kur’ân, bu ilâhî dersten nâğmeler ve söyleyişler; ama bütün sözleri kesen, çokta biri gösteren, sırlı söyleyişler…
Mektep bu ışığın odaklaşacağı mukaddes yuva. Muallim bu esrarengiz laboratuarın sehhâr üstadıdır. İki büklüm belimizi sihirli elleriyle doğrultacak, ufkumuzu kaplayan karanlıkları temiz soluklarıyla giderecek mukaddes üstadı…
Sızıntı, Ekim 1979, Cilt 1, Sayı 9 M.Fethullah Gülen
Kaliteli bir namazın şartlarından olan tâdil-i erkân maalesef çok ihmal ediliyor. Namazdaki hareketleri ve okuyuşları çok hızlı yapan kimseler, namazın bazen farzlarını, bazen de vaciplerini ihmal edince maalesef namaz, namaz olmaktan çıkıyor.
Tâdil-i erkânın iki anlamı vardır:
Birincisi, namazı acele etmeden, farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine uygun bir şekilde kılmak, namazı bozacak hallerden ve mekruhlardan kaçınmaktır. Halk arasında genelde bu anlamda kullanılır.
İkincisi ise, namaz kılarken beş yerde “Sübhanellah” diyecek kadar beklemektir. Beklenecek yerler sırasıyla şöyledir:
- Rükûda,
- Rükûdan kalkınca, yani kavmede,
- İlk secdede,
- İki secde arasında yani celsede,
- İkinci secdede.
Hanefîde vacip, Şafiîlerde farz
İşte bu beş yerde “Sübhanellah” diyecek kadar beklemek, Hanefî mezhebinde vacip, Şafiî mezhebinde ise farzdır ve çok önemlidir. Bu beş yerde “Sübhanellah” diyecek kadar beklemeyen kişi, acele etmiş, tâdil-i erkânı çiğnemiş, namazı çok hızlı kılmış olur ki, hızlı namaz, namaz değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mescitte hızlı namaz kılan bir kişiye tam üç kez “Namazın olmadı, tekrar kıl” buyurmuş, o kişi başka türlü kılmayı bilmediğini söyleyince güzelce tarif etmiş, o adam da yavaş yavaş kılınca bir daha tekrar ettirmemiştir.
Tâdil-i erkân konusunda, en çok yapılan hatalardan birisi, iki secde arasında beklememektir. Oysa iki secde arasında “sübhanellah” diyecek kadar beklemek, Hanefî mezhebinde vacip, Şafiî mezhebinde ise farzdır. Demek ki, iki secde arasında gerektiği kadar durmayan kimsenin namazı iki mezhebe göre de olmaz. Özellikle teravih kılarken bu kural ihmal ediliyor ve iki secde birleştiriliyor. Secdeler, geçtikten sonra hiç beklemeden hemen kapanan “yaylı kapı” gibi aceleye getiriliyor.
“Abdest alıp o kadar emek çekiyoruz, sadece iki secde arasında beklemediğimiz için nasıl olur da namazımız geçersiz olur?” diye şaşıranlar olabilir. Oysa giriş tekbirini almayan kimsenin de namazı olmaz. Çünkü iftitah tekbiri farzdır ve başlarken “Allahüekber” demiyenin namazı olmaz.
Unutmayalım ki, üniversite sınavında soru kitapçığının harfini yazmayı unutan öğrencinin sınavı da geçersiz oluyor. Dilekçenize isim yazmayı ve imza atmayı unutursanız cevabını boşuna beklemiş olursunuz. Bunlar çok küçük ve basit kurallar gibi gözükse de çok önemlidir.
İşte namazın kurallarını da biz koymadık. Namazın kurallarını, Rabbimiz ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) belirledi.
Bir nefes alıp verecek kadar
İlmihal kitaplarında belirtilen namaz şartlarına uymazsak, namazımız tam olmaz. Sahabe efendilerimizin belirttiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), iki secde arasında “secdede durduğu kadar” bekler, çeşitli dualar okurdu. Eğer namaz kılan bir mü’min, iki secde arasında Peygamber Efendimizin (s.a.v.) okuduğu dualardan hiç değilse birini okursa, hem sünnete uymuş, hem de iki secde arasında dua okuyarak beklediği için vacibi yerine getirmiş olur.
“İki secde arasında sübhanellah diyecek kadar durmak” ifadesini herkes tam anlayamıyor. Herhangi bir şey okumadığı için o iki saniyelik bekleme süresini ölçemiyor. İnsanların çoğu iki secde arasında Sübhanellah diyecek kadar değil, Sübhanellahı düşünecek kadar duruyor. Düşünce hızı konuşma hızından çok fazla olduğu için de herkes beklediğini sanıyor.
Nitekim iki secde arasında beklemeyen kimi uyardıysam, “Hayır hocam, ben bekliyorum” diyerek itiraz etti. Ben yine de uyarmaya devam ettim. Ama değişen bir şey olmadı. Onlar aynı hızla secde yapmayı sürdürdüler.
Hatta iki secde arasında “sübhanellah” diyenler bile var. Bu yüzden ilmihal kitaplarımızda bu süre, “bir nefes alıp verecek kadar” diye anlatılmış. Oysa iki secde arasındaki duayı okuyan kimse bu tür tereddütlerden ve yanlış anlamalardan kurtulur.
İki secde arasında okunabilecek birkaç dua vardır.
Bu duada yedi nimet isteniyor
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) iki secde arasında okuduğu dualardan birisi şöyledir:
“Allahümma’ğfirlî, verhamnî ve âfinî, vehdinî, verzuknî, vecburnî, verfa’nî.”
Anlamı: Allah’ım, beni bağışla, bana merhamet eyle, bana afiyet ver, bana hidayet ihsan et, beni rızıklandır, benim eksiğimi-gediğimi gider ve beni yücelt.
Görüldüğü gibi bu dua vesilesiyle her rekâtta Rabbimizden yedi güzel nimet istemiş oluyoruz. Bunlar mağfiret, merhamet, afiyet, hidayet, rızık, kemalât ve manevî yükselme.
Her rekâtta bir tane iki secde arası olduğuna göre, namaz kılan bir kimse, günde 40 kez bu duayı okumuş olacak, hatta kuşluk, evvabin, teheccüd gibi nafileleri de kılıyorsa bu sayı 50-60’a kadar yükselecektir.
Her gün bu kadar duayı hem de iki secde arasında yapan bir kimsenin duası kabul olmaz mı? Olur inşallah.
Zaman bakımından müsait olmayan kimseler, bu duanın “Allahümma’ğfirlî verhamnî” şeklindeki baş kısmını da okuyabilirler. Başlangıç için önce kısa dua etmek daha kolay olabilir. Ancak bu duayı okurken kesinlikle hareket halinde olmamalı, iki secde arasında mutlaka tıpkı tahiyyatta oturduğumuz gibi oturarak okumalıyız.
Bu duayı herkese duyuralım
Her ne kadar Hanefîler bu duanın nafilelerde okunmasını tavsiye etseler de, diğer mezheplerde farz namazlarda da okunabilmektedir. Hac ve umreye gidenler, imamın iki secde arasında yaklaşık beş altı saniye beklediğini görürler. Çünkü imam ve cemaat iki secde duasını okumaktadır.
Zamanla birçok hikmet göstermiştir ki, bu duayı bütün müminlerin okumasında hiçbir sakınca yoktur, aksine çok büyük faydalar vardır.
Duanın Arapça yazılışını Prof. Davut Aydüz’ün Namazı Anlayarak Kılmak kitabıyla Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin Miraç Enginlikli İbadet: Namaz isimli kitabında bulabilirsiniz.
Hatta internete yazdığınızda birçok sitede bulmanız mümkün.
Lütfen bu küçük, ama çok önemli olan hususu başta Whatsapp olmak üzere bütün sosyal medya hesaplarımızdan paylaşarak herkese duyuralım. Çünkü çok yaygın bir hatayı düzeltmiş olacaksınız. İnsanları uyararak yanlıştan kurtaralım. Vesile olmak yapmak gibidir. Böylece ulaştırdığınız ölçüde sevap alırsınız inşallah.
‘Havariler’den, ‘Sahabîler’den…bütün meşakkatlerine rağmen Hakk yolunda yürüyenlerden… geride silinmez izler bırakanlardan… onların izlerini takip eden milyonlardan öğrenmişler.
Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.
Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları…
Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..!
Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalpten sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyânıdır gözyaşları…
Bulut bulut yükselip, Hakk rahmetinin eteklerinde dudak gezdiren, bu fani âlemin bekâya mazhar pırlantalarıdır gözyaşları…
Bu tuzak ülkesinde, böylesine pervaz edişlerle arşiyeler yapıp, nazlı nazlı lâhut âleminin kapısını çalmak başka hangi fâniye müyesser olmuştur..?
Eserinde esrarını izlemek; buldukça aramaya istek kazanmak ve Yunus diliyle ‘Deryada mâhî ile sahrada âhû ile’ O’nu ‘anmak’, inlemek… Her yerde O’nun haberini sormak ve sonra çözülen her düğüm karşısında buzlar gibi erimek… Sel olup çağlamak, başını taştan taşa vurup ağlamak… Tıpkı Yunus gibi, Celâleddin-i Rumî gibi. Devrin ‘Büyük dertlisi’ gibi yanmak, kavrulmak… Hangi saadet bundan daha tatlı, hangi haz bundan daha içten olabilir?
Annenin ağlaması içten içedir; riyâsız, âri ve durudur. Onun her iniltisinde binlerce ney feryadı gizlidir. Yavru da ağlar. Hem de dünyaya gelir gelmez… İyi güne ereceğine, saadet göreceğine, yahut başına geleceklere, ihmâl edilişine belki de atalarının günahına ve çevresinin körlüğüne…
Ak alınlı, ak duvaklı geline, ananın en kıymetli hediyesi ayrılık gözyaşlarıdır. İnce gelin, hayatının sonuna kadar, o saflardan saf, inci danesi gözyaşlarını unutamaz. Onları unuttuğu gün, anayı da unutur, atayı da…
Bir düşünün, gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur hâlimiz? Ya o da denizler gibi cimri olsaydı; güneş vurmadan incelmese, buharlaşmasa ve yukarı uçmasaydı! Ya o, öyle mi? Yaz demez, kış demez; bahar demez, güz demez daima ağlar…
Nebîsinin diliyle Hakk; millet haysiyetini, memleket namusunu görüp gözeten göze denk tutar ağlayan gözü. Zaten ‘Ağlamayan gözden sana sığınırım’ dememiş miydi..? Tıpkı şeytanın hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi…
Ermişin nazarında gözyaşları, cennet pınarlarından daha değerlidir. Zira o damlalar, ‘tamu’yu söndürecek bir iksir sayılır Rahmet-i Sonsuz’un katında…
Hakk’ın sâfî Nebîsi Âdem (as), saadet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi?..
Dertli Nebî tûfan Peygamberi (as) o katrelerle âlemi sele vermedi mi? Yaradılış esrarına ilk dokunan Mevlâ’nın Halîl’i ‘Hasbî, Hasbî’ diyerek gözyaşlarıyla ateşi ‘berd ü selâm’ [1] etmedi mi?
O incelerden ince, Hakk esrarının merkezleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hâli hep ağlamak değil miydi?
Mâsum Resûl Dâvut’un (as) ağlamalı feryadı değil miydi ki, insan derûnunda lâhûtî âhenk ve sızlanışın adı olan Zebur’u tilâvet ederken, en ince gönül telleri üzerinde yüzlerce mızrabın âhı duyulurdu…
Ve, son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın Keşşâf’ı, yaradılışın Özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Tâ ana kucağında bin niyaz ile: ‘Ümmetim, Ümmetim…’ dediği andan, ba’sü badelmevt’e [2] ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi?
Şâir İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebîler Sultanı’na: ‘En muteber hediye’ deyip, bir bardak şehit kanı takdim etmişti. Ben gökler ötesi o âlî meclise çağrılsaydım, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alır götürürdüm.
‘Ağla ey gözlerim, gülmesem ayruk,
Dost iline varup, gelmesem ayruk.’
Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağlamak…
Bu ağlayış, bir yetimin, bir ümitsizin ağlayışı da değil… Bu ağlayış tam bilemeden, öze eremeden veya visâlin neşesinden, huzurun heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır. Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için de, tatlıdır. Ve yine bu ağlayış, bulup bildiğini buldurma ve bildirme yolunda olduğu için de hüsransızdır.
‘Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan ahvalini sormaz mı?’
Anadolu insanı bu manâda ağladı. Kurduğu umranların çamurunu hep böyle gözyaşlarıyla yoğurdu.
Gözyaşları ruh inceliğinin şâhitleridir. İnce insan, yüzünü gözyaşları ile yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem talih hoyratlardır. Bu incelik bir havârî inceliği de değildir. Şecaat ve cesaret arz edeceği yerde, o birden bire tunçlaşır, demirleşir; aşılmaz ve bükülmez hâle gelir. İşte o en büyük devlet adamı Ömer, Peygamber hâlesinde en büyük devlet adamı… Şiddeti, öfkesi ve nefretiyle beraber, bir kalbi kırığın yanında, bir ‘yerdeki yüz’ karşısında çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlar ve etrafını da ağlatırdı.
O manzumede daha niceleri vardır ki, haykırışı arslanın ödünü koparmış, ormanı velveleye vermiş; harp meydanlarında bir haykırışla bin hânümânı harap etmiştir. Fakat, Hakk’ın huzurunda, muhasebe ânında öylesine incelerden ince bir hâl almıştır ki, ancak Cennet hûrîleri o kadar incelikten haberdar olabilirdi.
Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına..! Onu, bu memleketin taşına, toprağına, evine, mâbedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara… Ve bütün bir mâziye sormalı, bağrına kaç damla gözyaşı düştüğünü. Sonra mabetlerdeki sütunlara, geniş kubbelere ve çevredeki cidarlara da sormalı, ne zamandan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Seccadelere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yad kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi…?
Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülenler! Gelin; şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevç fevç geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım! Daldan kopan bir meyve gibi, yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım..!
Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir ‘ÂH’ edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukbâ ateşini…
Allah’ım! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için. Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün şâk şâk oluşuna, ağyar ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sîneler kebâp olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.
Beni de ağlat; gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat! Ağlamalarıma dahi ağlamam lâzım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sâkin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, senden başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı diliyorum.
Heyhât ki ‘merhamet merhamet’ diyeceğim an, bir hâil gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allah’ım! Benim uzaklığım itibariyle değil, Sen’in yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, tâ ‘Bu delidir’ desinler…
‘Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-ı Pâk’a, o denlü ağlayayım ben ki, görenler hep beni dîvâne sansın.’
Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş olur; işte o, benim için ummanlara bedeldir. Şehit kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesim kesilirken varlık sırrını bana duyur! Şu kararsız gönlümü doyur! Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibine görünmek istemeyeyim. Pişdarım ve âli Rehberimden kaçayım. Sonra bir âli dîvân kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o dîvâna çağrılayım ‘Lâ tüâhiznâ’ kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup, ‘Bu da bizdendi’ desinler; dilenciye bir mülk bağışlasınlar! Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler! Sevincimden orada yığılıp kalayım! Gözyaşlarım içinde boğulayım…!
[1] Berd ü selâm: Serin ve emniyetli
[2] Ba’sü badelmevt: Öldükten sonra dirilme
Sızıntı, Eylül 1979, Cilt 1, Sayı 8 M.Fethullah Gülen
Enes Kanter ABD’de yoksul ailelerin çocukları için okul açıyor.
NBA yıldızı Enes Kanter, ABD’nin Oklahoma şehrinde, düşük gelirli azınlık gruplara ve göçmen ailelerin çocuklarına hizmet verecek bir okul açmayı planlıyor. Gelişmeyi The Associated Press başta olmak üzere çok sayıda ajans ve medya organı haber yaptı.
Daha önce Oklahoma City Thunder takımının formasını da giyen Kanter, Oklahoma Şehri Eğitim Kurulu’na bir niyet mektup gönderdi. Kurul, kararını oylama sonucunda verecek.
Kanter mektubunda, okul projesini, “toplumu düşünen bir grup gönüllü” ile birlikte yürüteceklerini söylerken, projenin “ihtiyacın çok olduğu” bir bölgede yürütüleceğini duyurdu.
Okul, dördüncü sınıftan on ikinci sınıfa kadar öğrencilere eğitim verecek ve öğrencilere formal eğitimin yanı sıra spor ve sanat alanlarında kendilerini geliştirme imkânı sağlayacak.
Şu anda NBA’in Boston Celtics takımında forma giyen Enes Kanter, 2014 ile 2017 arasında Oklahoma City Thunder’da oynamıştı. Kanter’in başında bulunduğu vakıf, her yaz bu şehirdeki öğrencilere yönelik basketbol kampları açıyor. Vakfın faaliyetleri, Kanter’in forma giydiği Utah, Portland, New York ve Boston şehirlerini kapsıyor.
Daha önce NBA yıldızı LeBron James de I Promise Schools isimli bir eğitim projesine imza atmıştı.
Gülen Hareketi’ne yakınlığı sebebiyle Erdoğan hükümetinin hakkında karalama kampanyası başlattığı Enes Kanter, ABD’de her kesimden büyük destek görmeye devam ediyor.
I’m honored to announce that I’ll be opening a charter school in Oklahoma
I’m so excited for the opportunity to give back to Oklahomans ♥️
“He who opens a school door,closes a prison
Education is the most powerful tool, you can use to change the world
— Enes FREEDOM (@EnesFreedom) January 10, 2020
Kaynak:TR724
Toplumda bir kıvılcım belirmiş ve bir süredir devam edegelen zulüm günlerinin sonuna gelinmiş gibiydi; insanlar artık konuşabiliyor ve muhatapları Ebû Cehil bile olsa yeri geldiğinde sesini yükseltebiliyordu!
Şüphesiz bu, tünelin sonunu gösteren ışık mesabesindeydi; aynı zamanda bu, Yûsufların zindan günlerinin de mâzi olacağını haber veren bir müjde mahiyetindeydi.
Üstelik, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) başka müjdeleri de vardı; amcası Ebû Tâlib’e gitmiş ve dindara karşı mücadele ederken dini kullandıkları, madde madde yazıp Kâbe’ye astıkları evrâk-ı perişanın, bir kurtçuk tarafından yenilip yutulduğunun haberini vermişti!
Duydukları karşısında, “Vallahi, yanına giren çıkan da olmadı; sana bunu kim haber verdi?” diyerek şaşkınlığını izhar eden Ebû Tâlib’in gözlerinin içi parlıyordu; belli ki Mekke’ye güneş, her zamankinden farklı doğacaktı!
Cevap olarak Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri’nin, “Rabbim! O (celle celâlüh), Sâdık ü Masdûk’tur ey amca!” buyurması, onu daha da sevindirmişti. Bunu ifade ederken, “Senin ben, sadece doğruyu konuştuğuna şâhitlik ederim!” diyor, “Hangi sözün doğru çıkmadı ki?” dercesine babacan bir tavır sergiliyordu.
Konuşma zamanı Ebû Tâlib’de idi ve yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte alelacele dışarı çıktı; şüphesiz hedefinde, Senâdîdü Kureyş’i bulacağı Dâru’n-Nedve vardı.
Adımlarının ritmi bile değişmişti; aldığı haberin doğuracağı sonuçları görürcesine yürüyor, yalan ve iftira ile kitleleri uyutanlara meydan okurcasına ilerliyordu!
Adımlarının doğuracağı sonuçlardan o kadar emindi ki sesi, kendisinden önce Mekkelilere ulaştı:
“Şu bizim aleyhimizde yazdığınız sayfayı bir getirin bakayım!”
Bu durumu fark edip şaşkın şaşkın kendisine bakanlara, “Biliyor musunuz?” diyordu.
“Şüphesiz yeğenim Muhammed, sizin şu sayfanıza Allah tarafından bir kurtçuğun musallat kılındığını ve onu yiyip bitirdiğini söylüyor!
Şu bir hakikat ki O, asla yalan söylemez!
O’nun anlattığına göre o sayfada bulunan zulüm, taşkınlık, akrabalık bağlarını kesme ve haddi aşma gibi bütün olumsuzluklar yok olup gitmiş; sadece Allah’ın adı bâki kalmıştır!
İşte size bir fırsat; şayet yeğenimin söyledikleri doğru çıkarsa, şu kötü tavır ve davranışlarınızı bırakırsınız!

Yok, denilenler doğru çıkmazsa, o zaman ben de size yeğenimi teslim ederim!
Böylelikle iş size kalır; dilerseniz öldürür, dilerseniz serbest bırakırsınız!”
Duyduklarının gerçek olacağına hiç ihtimal vermeyen, hatta aklının ucundan bile geçirmeyen Ebû Cehil, sevincinden neredeyse zil takıp oynayacak gibiydi! Nasıl sevinmesin ki yıllardır isteyip durdukları, hatta karşılığında ne servetler teklif ettikleri iş, neredeyse olup bitmek üzereydi! Üstelik, daha düne kadar yeğenine toz kondurmayan Ebû Tâlib de dize gelmiş, on yıldır üstesinden gelemedikleri yeğenini kendi elleriyle teslim ediyordu!
Bu fırsat kaçar mıydı?
Onun için bu, herkesin gözü önünde ve bayram havasında kutlanması gereken bir cümbüştü.
Böylesine bir bayrama herkes iştirak etmeliydi!
Davul zurnayla yer yerinden oynayacak bu cümbüşe kadın erkek, çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar, hatta hasta sökel herkes katılmazsa eksiklik olurdu!
Dolayısıyla, yanına avenesini de alan Ebû Cehil, Mekke koltuğuna giden yolda çok önemli bir badireyi daha geride bırakmış olmanın verdiği hazla ve hiç fırsat fevt etmeden Kâbe’nin yolunu tuttu.
Kâbe’ye gelenler, elbette sadece onlar değildi; aldığı haberin verdiği itminan ve ümitle adımlarını sıklaştıran Ebû Tâlib ve beraberindekiler de aynı istikamette yürüyordu!
Kimin hain, yalancı ve düzenbaz, kimin de emîn, sâdık u masdûk olduğunun gün yüzüne çıkmasına ramak kalmıştı!
Gelir gelmez eller, kat kat mahfazaya sarmalayıp üstüne mühürler vurdukları evraka uzandı; her şey, kalabalıklar önünde olup bitecekti!
Kendisinden o kadar emindi ki Ebû Cehil, mahfazaların açılmasını beklemeye bile tahammülü yoktu; halinde, “Gelin kalabalıklar! Bugün sizin bayram gününüz!” dercesine bir görüntü vardı!
Beri tarafta, gözü, son mühür ve mahfazaya kilitli ve eli de kulağında, Ebû Cehil’den alacağı haberin yaygarasını yapmak için hazır bekleyenler de vardı!
Ebû Tâlib ve beraberindekiler için malum final, Ebû Cehil ve taraftarları için hiç beklenmedik bir fiyaskodan ibaretti; zira tablo, çok farklıydı.
Hamaset, yalan ve iftira ile şişen balon patlamış, dev görünümündeki cücelik gün yüzüne çıkıvermişti!
Ebû Cehil, büzüştükçe büzüşüyordu; az öncesine kadar caka satan o heybetli siluet bir anda gözden kaybolup gitmiş ve yerine, âdeta mesh yaşarcasına bambaşka birisi gelivermişti!
Yine O’nun dediği oluyordu!
İşin garip tarafı, halka halka yayılan bir manzaraydı bu; reislerinin düştüğü acınası duruma muttali olanların da kolu kanadı kırılmış ve yüzleri de düşmüştü!
Görenin merakını katlayan bir sahne yaşanıyordu!
Evet, filmin sonu belli olmuştu; az önce zafer nârâları atmak için sabırsızlananların ağzını, şimdi bıçak açmıyordu. Zira, öne düşen başlarıyla birlikte, ellerindeki mahfaza ve kurtçuk tarafından un ufak edilen yazı parçası da yere dökülüvermişti!
Şişip kalmışlardı; zira, Ebû Tâlib doğru söylüyordu!
Hem, söyleyecekleri de vardı; birkaç adım ileri attı ve “Her şey ortada!” diye başladı sözlerine. Ardından devam etti:
“Bu durumda, anlamsız hapis ve manasız kuşatmanın da bir anlamı kalmadı.
Ne var ki bundan böyle siz, yapageldiğiniz bu boykot, sürgün, muhasara, her türlü kötülük ve zulüm ile anılacaksınız!”
Bitiklerin sözü çoktan tükenmişti; aralarından cılız ve titrek bir ses duyuldu:
“Siz.. siz, bize sihir veya bühtân ile geldiniz!”
Öylesine söylenmiş bir sözdü bu; aldıkları darbenin şokuyla ne diyeceklerini bilemeyenler, slogan haline getirdikleri bir cümle ile işi kotaracaklarını düşünmüş veya en azından aveneleri nezdinde vaziyeti kurtararak, “Kuyruklarını kısıp gittiler!” dedirtmemek için mağlubiyetlerini kuru gürültü ile perdelemek istemişlerdi!
Ne var ki onları, hiç beklemedikleri bir sürpriz daha bekliyordu; soluk soluğa Kâbe’ye, tam tekmil ve emin adımlarla beş kişi daha geliyordu!
Herkes gibi Ebû Cehillerin gözü de onlara kilitlenmişti; muhtemelen onlara, düştüğü durumdan kendisini kurtaracak birer Hızır nazarıyla bakıyordu!
Ancak onu, beklenti ve tahminlerini aşkın bir sürpriz daha bekliyordu.
Meğer, Kâbe’deki askının başına gelenleri duyunca daha da cesaretlenmiş ve Ebû Tâlib ile Ebû Cehil oradan ayrılmadan yetişmek için koşar adım gelmişlerdi! Benî Hâşim’den Hişâm ve Züheyr’in başlattığı hamleye Mut’ım İbn-i Adiyy, Ebu’l-Bahterî ve Zem’a İbn-i Esved de destek vermiş ve Mekke’de, zulme karşı bir yürüyüş başlamıştı.
Yeni bir hamlenin önderleri oldukları her hallerinden belliydi ve gelir gelmez, Kâbe’yi tavafa başladılar!
Şaşkın bakışlar altında söze ilk Züheyr başladı; “Ey Mekke ahâlisi!” diyordu.
“Bizler, rahatça yemek yiyip güzel elbiseler içinde salınıp dururken, Benî Hâşim’in göz göre göre helâk olmasına asla göz yumamayız!
Bu ne zulüm, Allah aşkına!
Herkesle irtibatları kesilmiş, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için alış veriş yapmalarına bile müsâade edilmiyor!
Vallahi, şu ‘boykot’ denilen zulmün yazılı olduğu sayfayı alıp parçalamadıkça ne bir adım ileri ne de geri atarım!”
Mekke’de on yıldır beklenen bir hamleydi bu! O güne kadar hiç olmamış, Ebû Cehillerin kurduğu sultadan sıyrılıp kimse bu cesareti gösterememişti!
Onca yıldan sonra bu kadar açıktan ve bu tonda bir duruş sergilendiğine göre durum, bu sefer çok ciddiydi!
Hâdisenin seyrine göre rengini belli etmek üzere horozunu dikmiş bekleyen ve olduğu yerde yutkunup duran Ebû Cehil, çıldıracak gibiydi; sözün tükendiği yerde yine pervasızlığı tercih etti ve vaziyeti kurtarabilmek için adeti olduğu veçhile yine tehditlere sarıldı:
– Vallahi de hayır, yalan söylüyorsun, diyordu. “Bu sayfaya bir şey yapamazsın!”
Bir güç denemesi, rakibine el ense gibi bir hamleydi bu; ancak karşısında, üstesinden gelemeyeceği bir tepki seli vardı. Zira yürek taşıyan bir diğer adam Zem’a ileri atılmış ve kükreyen bir ses tonuyla ona, “Vallahi, esas yalancı sensin!” diye çıkışmıştı. “Zaten biz, onun yazılmasına da razı değildik; onu senin inadın yazdırdı!”
Ebû Cehil’in kimyası bir kez daha bozulmuştu; hem de kendi yandaşları tarafından, millet önünde ve böylesine aşağılanıyordu!
Vicdan konuşuyordu ve bir hamle de Ebu’l-Bahterî’den geldi; “Zem’a doğru söylüyor; orada yazılanlara ve bu uygulamalara seyirci kalamayız!”
Ebû Cehil’in yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.
Zira, Mekke’nin vicdanıydı konuşan!
Üstelik, barut gibi duran Mut’ım İbn-i Adiyy ve Hişâm da ona yüklenmeye başlamıştı; “Elbette bunlar doğruyu söylüyor; esas sen yalancısın! Burada yazılanlardan da yapılan muamelelerden de Allah’a sığınırız!”
Yıllardır özlenen bir tabloydu bu; gecikmiş bir sahiplenmeydi aynı zamanda. Ne var ki bu bile, tipi-boranın üfürüp estiği demlerde yürek serinleten sımsıcak bir meltem gibi duruyordu.
O güne kadar Dâru’n-Nedve’de yalnızlaştırılan Ebû Tâlib, şimdi derin bir nefes almıştı; zira zamanı gelmiş ve masumiyeti müdafaa, toplumda zemin bulmaya başlamıştı!
Yalnızlaşan ve korkusundan kuyruğunu kısan Ebû Cehil ise, süklüm püklümdü.
Karizması çizilmişti bir kere; kahrından ölse de yapabileceği bir şey kalmamıştı!
Yarınlarını kaybetmemek için zihninden yeni hamleler yaparken günü kurtarabilmek için ağzından, yine tanıdık bir söz döküldü:
“Kumpas!”
Ona göre, kitleler nezdinde karşılığı olan bir hamleydi bu ve inanmasa da söylenmeye devam etti:
“Şüphe yok ki bu, geceden planlanmış bir komplodan başka bir şey değil!”
Gümbür gümbür yıkılışını bile fatura edebileceği adresi bilen Ebû Cehil, üfürmeye devam etse de günün sonunda, yıllardır Kâbe’de asılı evrâk-ı perişân gitmiş ve Mekke’de, zulme “alem” bir dönem sona ermişti…
Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724
Boston Celtics, peş peşe aldığı üç mağlubiyetin acısını, kendi evinde New Orleans Pelicans’dan çıkardı. Takım olarak çok iyi oynayan Celtics, maçı 140-105 gibi farklı bir skor ile kazanırken Enes Kanter muhteşem bir performans ortaya koydu. 23 dakika süre alan Enes Kanter maçı 22 sayı, 19 ribaunt, 1 asist ile double-double yaparak tamamladı. Enes Kanter ilk yarıda vurduğu smaçlarla taraftarı coştururken, bunlardan bir tanesi gecenin en güzel oyunu seçildi.
https://twitter.com/celtics/status/1216160583013134336
ENES KANTER’DEN BİR MAÇTA, İKİ REKOR
Enes Kanter bu performans ile, 1969 yılında Paul Silas’ın 24 dakikadan daha az süredeki 22 sayı 18 ribaundluk performansını geride bırakmış oldu. 51 yıllık rekoru kıran Enes Kanter ayrıca, Boston Celtics’in efsane oyuncusu Larry Bird’in 1982 yılında benchden gelerek ortaya koyduğu +22 sayı, +19 ribaundluk performansı, çok daha kısa sürede yakalayarak 38 yıl sonra egale etmiş oldu.
KOÇ STEVENS; ENES HARİKA BİR OYUNCU
Maçın en iyi performansını gösteren oyuncuya verilen Tommy Award ödülü, maçın henüz ilk yarısında, 13 dakika 40 saniye gibi kısa bir sürede double-double yapmayı başaran Enes Kanter’e verildi. Maç Sonrası açıklamalarda bulunan Koç Stevens, Enes Kanter inanılmaz ribaundlar alıyor ve harika dokunuşları var. Son iki ayda gösterdiği gelişimi görmemek kendisine büyük haksızlık olur diye konuştu.