Türkiye AİHM’e en çok şikayet edilen ikinci ülke: İşte 2019 karnesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2019 istatistikleri Strasbourg’da açıklandı. İstatistiklere göre AİHM gündeminde şu anda Avrupa Konseyi’ne üye 47 devlete karşı toplam 59 bin 800 dava başvurusu işlem görmekte veya görmeyi bekliyor.
Bunların 15 bin 50’sini Rusya’ya karşı dava başvuruları oluşturuyor. Rusya’yı sırasıyla Türkiye (9 bin 250), Ukrayna (8 bin 850), Romanya (7 bin 900), İtalya (3 bin 50), Azerbaycan (bin 950), Ermenistan (bin 650), Bosna-Hersek (bin 600), Sırbistan (bin 350), Polonya (bin 250) ve diğer 37 Avrupa ülkesi (7 bin 900) izliyor.
DW’nin aktardığı habere göre, ülkelerin nüfusları dikkate alındığında ise bambaşka bir tablo ortaya çıkmakta. Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülke genelinde AİHM önünde 10 bin kişiye ortalama 0,53 dava başvurusu düşüyor. AİHM verileri bu oranın Karadağ’da 6,86 olduğunu gösteriyor. Bu ülkeyi sırasıyla Bosna-Hersek (5,09), Sırbistan (3,10), San Marino (2,86), Monako (2,11), Moldova (1,79), Hırvatistan (1,75), Lihtenştayn (1,58) ve Romanya (1,37) izliyor. Türkiye bu sıralamada 0,89 oranı ile orta sıralarda yer alıyor.
Türkiye’den gelen başvurular ikinci sırada
Rusya’ya karşı dava başvuruları AİHM’nin iş yükünün yüzde 25,2’sini, Türkiye’ye karşı başvurular yüzde 15,5’ini, Ukrayna’ya karşı olanlar ise yüzde 14,8’ini oluşturuyor. Bu üç ülkeye karşı dava başvuruları Strasbourg’daki mahkemenin toplam iş yükünün yüzde 55’ini geçiyor.
AİHM 2019 yılında Türkiye’ye yönelik dava başvurularından 7 bin 274’ünü işleme koydu, 4 bin 880’ini ya “kabul edilemez” ilan etti ya da gündemden düşürdü, bin 75 dava başvurusunu ise Türk hükümetine tebliğ etti. Mahkemenin işleme koyduğu veya gündemden düşürdüğü bu başvuruların büyük çoğunluğu 2019 öncesi gelen şikayetlerden oluşuyor.
Türkiye ve ifade özgürlüğü
AİHM geçen yıl toplam 884 dava kararı açıkladı. Bunların 113’ünü Türkiye’ye karşı açılmış davalar oluşturuyor. Türkiye hakkında açıklanan kararların 97’sinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) en az bir maddesinin ihlaline hükmedildi, 5 davada ihlal bulunmazken, 5 diğer dava dostane çözümle sonuçlandı.
Türkiye’yle ilgili ihlal kararlarının çoğunluğu AİHS’nin ifade özgürlüğü maddesi temelinde verildi. Türkiye, ifade özgürlüğü maddesi temelinde AİHM önünde en fazla mahkumiyet alan ülke konumunda. AİHM tarafından 2019’da açıklanan 68 ifade özgürlüğü ihlali kararının 35’i Türkiye’ye karşı açılmış davalarda hükmedildi. Türkiye’yi bu alanda 19 ihlal kararıyla Rusya izliyor.
Geçen yıl Türkiye davalarında açıklanan kararlarda ifade özgürlüğünün ardından en fazla ihlal kararları AİHS’nin “Emniyet ve Güvenlik Hakkı” (16 karar), “Mülkiyet Hakkı” (14 karar), “Adil Yargılanma” (13 karar), “İnsanlık Dışı Muamele” (12 karar) ve “Özel ve Aile Yaşamına Saygı” (11 karar) maddeleri temelinde verildi.
Türkiye toplam 7 bin 100 başvuruyla 2018’i Rusya, Romanya ve Ukrayna’nın ardından, AİHM önünde hakkında en fazla dava başvurusu olan 4’üncü ülke olarak tamamlamıştı.
“Emniyet ve Güvenlik Hakkı”
AİHM 2019 yılında açıkladığı kararlarında en çok AİHS’nin “Emniyet ve Güvenlik Hakkı”yla ilgili maddesinin ihlaline hükmetti. Avrupa Konseyi üyesi 47 devletten 20’si geçen yıl bu madde temelinde AİHM tarafından en az bir kez mahkum edildi. Bu ülkelerin başını Rusya Federasyonu (90 ihlal) ve Ukrayna (54 ihlal) çekiyor. Bu madde temelinde toplam 204 ihlal kararı bulunuyor.
AİHM’nin 2019’da hakkında tek bir karar dahi açıklamadığı Avrupa ülkeleri de var: Andora, Lihtenştayn, Monako, Çek Cumhuriyeti ve İsveç. Almanya hakkında açıklanan 8 kararda ise hiçbir ihlale hükmedilmedi.
Kaynak:TR724 | Deutche Welle
Bugün 11 gün oldu sevgili babamı toprağa vereli.
Hala inanmak istemiyorum. Sanki gerçek değilmiş gibi. Babam telefonun olmadığı bir yere gitmiş, bir kaç güne dönecekmiş ve yine telefonu açıp ‘oğlum’ diyecekmiş gibi hissediyorum.
Sonra bir kaç saniyelik cenaze ve mezarlık videosunu izliyorum. O zaman içime çöken acı nefesimi kesiyor. Bilmiyorum ne kadar sürede kabullenebileceğim ama babam artık yok.
Güçlü görünmeye, metanetli davranmaya çalışıyorum ama olmuyor. Kendimi başka işlere veriyorum; 15 Temmuz dosyalarına dalıyorum ama baktığım her yerde babamın tebessüm eden çehresini görüyorum.
Zihnimi meşgul etmek için ne kadar uğraşsam da dönüp dolaşıp bu acı gerçeğe tosluyorum; Babam artık yok.
Bugüne kadar sayamadığım kadar çok köşe yazısı yazdım ama en zoru bu olacak. Çünkü babamı anlatmak kolay değil. En azından hakkını verebilecek miyim emin değilim.
Yanlış anlaşılmasın; öyle sıradışı bir hikayesi yoktu babamın. Hatta tipik bir Anadolu insanıydı.
Türkiye’nin yokluk-yoksulluk yıllarında, 1938 yılında doğmuş, bir Yörük olarak Toros yaylalarında keçi otlatarak büyümüştü.
Köyde okul yokmuş ve ilkokula başlaması 10 yaşını bulmuş. Babasını da çok erken yaşta kaybedince hayat daha da zorlaşmış. 20’li yaşlara geldiğinde ‘devlet’le tanışmış.
Çünkü dönemin yönetimi Toros yaylalarında kontrolsüz olarak dolaşan Yörüklere ‘Şehre inecek ve bundan sonra orada yaşayacaksınız’ talimatı vermiş. Onlar da ovaya inip çiftçiliğe başlamışlar.
Babam her Anadolu köylüsü gibi çok çalışıp az kazanıp zorluklara göğüs germişti. Hatta tüm hayatı böyle geçti diyebilirim. Ama babamın benim üzerimde en çok etki bırakan tarafı da burasıydı.
Çok çalışır, az kazanır ama kimseye minnet etmezdi.
Erken kalkar ve işe koyulurdu. Üzerine güneşin doğduğunu bilmezdik. Bize öğrettiği en önemli şey ise harama el uzatmamak oldu. Bir de cömertliği meşhurdu. Hatta bu cömertliği yüzünden çok hakkı yenmiş, çok dolandırılmıştır ama o bu özelliğinden hiç vazgeçmedi.
Köyde yaşayan, zar zor geçinen bir adamın ne malı mülkü olacak da başkasına dağıtacak demeyin, önemli olan niyetti ve babam bu ‘huyu’nu son nefesine kadar değiştirmedi.
Cumhuriyetin ilk yılları ve ekonomik şartlar nedeniyle babam okula devam edememişti ama en büyük hedefi çocuklarını okutabilmekti. Bu arada şu notu da düşeyim; babam okula devam edememişti ama aklı ve vicdanı hür birisiydi. Mesela benim adımı 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında öldürülen gazeteci Adem Yavuz’a atfen koymuştu.
Nerden esinlenmişti bilmiyorum ama ‘oğlum büyüyüp gazeteci olacak’ derdi. Bunu dediği yıllarda ben koyunların peşinde çobandım tabi.
Zaman çabuk geçti, biz büyüdük, üç kardeş birlikte İzmir’de üniversite okuduk. Ekonomik krizin herkesin belini büktüğü dönemlerdi ama babam hiç bir zaman şikayet etmedi. Okulu bitirip meslek sahibi olmamız onun hayat-ı gayesiydi.
Bir oğlu üniversiteyi bitirir bitirmez yurt dışında açılan Türk Okulları’nda öğretmen olmak için Sibirya’ya uçtu ve yıllar boyu gurbette kaldı. Küçük kızının öğretmen olmasından çok mutluydu. Benim gazeteci olmam, yazı yazmam ise ona ayrı bir gurur kaynağıydı. Bu yüzden çalıştığım gazeteye abone olmuştu.
Gazete köye bir kaç günde bir geliyordu ama olsun.
Orada benim adımı görmek babam için önemliydi. Ama bilemezdi ki büyük zorluklarla okuttuğu ve gurur duyduğu çocukları bir gün ‘terörist’ olarak damgalanacak, işinden gücünden atılacak, sürgün olup yıllarca görüşemeyecek!
Malesef son yıllarda çok üzdüler babamı.
Ben en son 2014 Mayısında görmüş, elini öpüp helallik isteyebilmiştim babamdan. Türkiye’nin olağanüstü şartlara gebe olduğunu görebiliyordum ama o görüşmenin son olacağını tahmin edememiştim.
Sonra abim sürgün oldu. Daha doğrusu görev yaptığı okullardan Türkiye’ye dönemedi. Hep gurur duyduğu kızının adını bir KHK listesinde gördü. Düne kadar kapısına gelip ‘senin oğlana söylesen de bizim tayine yardım etse, bizim çocuğun okula yurda yerleşmesini sağlasa’ diyenler bir anda selamı sabahı kesti.
Hatta tacize varan girişimler oldu. Öyle ki babam son yıllarda Cuma namazına komşu köye gider olmuştu. Gelip ‘senin oğlan hala tutuklanmadı mı? kızın neden dışarıda’ diyenlere katlanmak zorunda kalıyordu.
En üzücü olan ise düne kadar sofrasına oturan, çayını içen kişilerin kapıya dayanıp “amca emir büyük yerden, çocukların nedeniyle başın dertte” demeleriydi.
Bugüne kadar yazmadım ama artık söyleyebilirim;
Erdoğan rejiminin haramileri yaşı 80’e yaklaşmış, köyde yaşayan gariban bir adamdan ‘tutuklanmamak için 125 bin lira” istediler. İsteyenler çete miydi, gerçekten ‘Reis adına’ mı istiyorlardı hala bilmiyoruz ama bu olayı yaşadığı zaman çok üzülmüştü.
Özellikle Havuz medyasında benimle ilgili çıkan haberler ona çok dokunuyordu.
Erdoğan’ın korumalarının bana saldırmasına dair görüntüleri gözyaşı içinde izlemişti. Sıkı bir Bugün Tv izleyicisiydi ve benim hiçbir programımı kaçırmazdı. Hatta mesai arkadaşlarımı da ismen tanırdı. Bugün Tv’nin TOMA’larla basılıp ekrandan tanıdığı isimlerin coplanmasına o kadar üzülmüştü ki yorgun kalbi sıkıntı çıkarmış, bir kaç gün hastanede kalmıştı.
Babamın en çok üzüldüğü şeylerden birisi ise bizim ilçedeki küçük öğrenci yurduna el konması oldu. Daha önce dediğim gibi, babam ilkokuldan sonra okula devam edememişti ama çocuklarının okuması en büyük gayesiydi.
Sadece çocuklarının mı?
Köyde yaşayan, çiftçilik yapan, kıt kanaat ailesini geçindiren birisi olarak Silifke’ye yapılacak okul ve öğrenci yurdu için seferber olmuştu. Sattığı domatesin, çileğin parasından yurt için ayırırdı.
Ürettiği meyvelerden de öğrenciler yesin diye yurda götürürdü.
Silifke’ye öğrenci yurdu yapılacakken Cemaatin yereldeki yöneticileri destek istediğinde babam elinden geleni yapmıştı. Gücü ancak 4 öğrencinin kalabileceği bir odanın parasını denkleştirmeye yetiyordu o da onu yaptı. Yurt idarecileri de babamın ve annemin adını o yurt odasının kapısına asmıştı.
Bu detayı anlatıyorum çünkü Erdoğan rejiminin el koyduğu eğitim müesseselerinin ardında böyle bir hikaye var. O kurumları gasp edip, öğretmenleri tutuklayanlar babam gibi binlerce insanın umutlarını, hayallerini de çaldılar.
Babam için en zoru bana “Oğlum bir şey olursa gelmeyin, bunlar size kötülük yaparlar” diye vasiyet etmesiydi. Düşünün, yıllarca çocuklarının hasretini çeken bir baba hasretini bastırıp çocuklarına ‘ülkeye gelmeyin’ demek durumunda kalıyor.
Bir yandan evin önündeki asmanın altında oturup çocuklarının geleceği günün hayalini kurarken bir yandan da hasretini bastırıp bunu bize hissettirmemeye çalışıyordu.
Nitekim olmadı.
Babam bana ve abime hasret gitti. ‘Soğuk algınlığı’ diye hastaneye götürüldüğünde ‘babam neleri atlattı, bunu da atlatır’ demiştim ama bir gün sonra yoğun bakımda ve solunum cihazında olduğu haberini aldım.
O cihazda geçen 5 gün benim için tarifsizdi. Babam solunum cihazında, doktor ‘herşeye hazırlıklı olun’ diyor ve ben dünyanın öbür ucundayım…
Yapabileceğim birşey yok.
İlk uçağa atlayıp gitsem, son kez nasırlı ellerinden öpüp helallik istesem diyorum pasaportum çalışmıyor. Yazdığım kitaplardan dolayı hakkımda tutuklama kararı var. Bir şekilde uçağa binip gitsem hastaneye değil doğrudan Silivri’ye götürüleceğim.
Sonra babamın vasiyeti var; ‘bir şey olursa gelmeyin, bunlar size kötülük eder’ sözü kulaklarımda.
5 günü 5 asır gibi geçirdikten sonra babamın vefat haberini aldım. Sanki aceleleri varmış gibi iki saat içinde cenazesini yıkadılar, kefenlediler ve ikindi namazı sonrası defnettiler.
Bense bu anları kısa bir videodan görebildim. Cenaze namazını gıyabında dünyanın öbür ucunda kıldım.
Oysa ki orada olmam ve babamı mezara benim indirmem gerekiyordu. Belki de bu yüzden bir türlü kabullenemiyorum babamın vefatını. Belki de bu yüzden gerçekmiş gibi gelmiyor.
Ama bir yandan da huzurluyum. Babam temiz bir hayat yaşadı. Biz çocuklarına güzel örnek oldu, haramı-helali gözetti, bize de öyle öğretti. Kıt kanaat geçinmesine rağmen öğrencilere burs vermeye, onlara imkan sağlamaya çalıştı.
Biz babamdan razıydık, Allah’ım sen de razı ol.
Kaynak:Adem Yavuz Arslan | TR724
Ey Merhametlilerin En Merhametlisi!
Bu koskoca kâinatları bir kitap gibi önümüze seren Sen; onun esrarını vicdanlarımıza duyuran Sen ve vicdanlarımızı lâhûtî esrarının mevcelenip geldiği iklime bir sahil yapan yine Sensin! Bizler, Senin kapının boynu tasmalı kulları, vicdanlarımıza aksedip duran parıltılar da Senin varlığının ziyasıdır. Biz neye mâliksek Senin vergin, Senin atândır. Bunu bir kere daha ilân ediyor, kapının âzâd kabul etmez kulları olduğumuzu itirafla, ahd ü peymanımızı yenilemek istiyoruz.
Asırlar var ki, saçlarına çoktan ölümün habercisi akların düştüğü ve vücûdunda hastalıkların ne zamandır tavattun ettiği bu yaşlı dünyada kaç nesil, gözlerini hep bitmez bir geceye, bir şeb-i yeldâya açtı. İki büklüm olmuş âb-endâm kametleri, dağılmış perişan kâkülleri, buruk boyun ve mahzun bakışları gördükçe, kaç defa kaddimiz büküldü, gözlerimiz doldu. Sînemizde hep Yakub’un âh u efganını, içimizde Zeliha’nın aşk u hicranını taşıdık durduk ve Yusuf ne zaman zindandan çıkar da, bu iki büklüm olmuş kametlere, perişan kâküllere, buruk boyun ve mahzun bakışlara el uzatır diye beklemeye koyulduk. Beyni söndürülen, kalbi kursağına yedirilen, içinde bulunduğu büsbütün hâlî diyarda âşina kimse göremeyen nesillerin sızlanışını güya dindirmek için koşanlar ise, sadece midenin arzu ve isteklerine koşuyorlardı.
Bu şeb-i yeldâda bazıları sadece karanlık görüyor, kapkaranlık düşünüyor; geceye yenilerek elenip gidiyor, bazıları da, duyup dinleyecekleri sesleri, görüp seyredecekleri manzaraları bir tarafa bırakıp, dikenler arasında saksağan sesleriyle meşgul ola ola ömürlerini tüketiyorlardı. Gece, muzdarip ve çilekeşlerin, ızdıraplarını, içinde besteleyip gönül mizmarıyla seslendirdikleri öylesine muhteşem, öylesine sırlı bir konservatuvar olmasına mukabil bunlar, gecenin örtüsü içinde ne onun sırlı sesini duyabiliyor ne de etrafta olup bitenlerden bir şey anlayabiliyorlardı. Vefasız nazarlardan, ölü niyetlerden, eğri düşünce ve çarpık kanaatlerden esasen başka bir şey de beklenmezdi.
Bize göre ışık, varlık, hayat ve kudret elinin tabiatın çehresine saçtığı daha binlerce güzelliğin, birer tohum gibi bağrında uyanıp mayalandığı bir iklim olan gecenin derinliklerinde, bir hayat mûsıkisi besteleyelim ve bunun için de, bütün bir tarih boyu ağlamayı unutmuş gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülenler olarak, kaç asırlık gamsızlığımıza bir son verip beraber ağlayalım dedik! Cehaletimize ağlayalım, kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım, kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım; bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları ve istikbalin bahtiyarları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım; daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım; ağlayalım ve yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırparak, çok yükseklerde öyle bir ‘âh’ edelim ki ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin ve sonra da ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün, kin ve nefret ateşini, bütün dünya ve ukbâ ateşini söndürsün istedik.
İşte, ey zikri, fikri ruhlara itminan veren gönüller Sultanı! Ey bizleri varlığa erdiren ve varolmadaki sonsuz zevki gönüllerimize duyuran Güzeller Güzeli Yüce Yaratıcı! Dört bir yanda mışıldayan suları, yer yer ışıldayan lambaları, gelip gelip ruhları saran hülyâları ve tohumlar gibi hülyâların bağrına saçılan inanç, azim, ümit ve güzellik duygularıyla, şiir ve sanatın bütün unsurlarını toplayarak hâtıralarda silinmez birer edaya ulaşan gecede, göğün renklerinin, suların seslerinin, kuş çığlıklarının akıp akıp ruhlara dolduğu, hayat ve varlığın daha bir muammalaştığı, derinleştiği bu sır âleminde, Senin öğrettiğin ve ruhlarımıza duyurduğun şeyleri, gönülleri gönüllerimiz gibi mürde ve derbeder olanlara ulaştırmak için, yer yer eşya ve hâdiselerin dolapları içine girerek, yer yer benliğimize dönerek olup biten şeylerden ve bu umûmî gidişattan Senin varlığına bakan pencereleri, Senin huzuruna yükseltecek yolları araştırıp tespite çalıştık.
Bu yola koyulurken, insanî değerlerin katlanıp derinleştiği, duyguların bütünüyle uhrevîleştiği, bedenin, aynı rûhî değerleri paylaştığı ve öteden beri his dünyamızda arayageldiğimiz ‘yitirilmiş cennet’in tasavvurlarımızı aşan en nâdide parçalarından meydana getirilmiş, zamanın enfes bir altın dilimini gönül gözlerimizle temâşâ ediyor ve onun vâridâtının gelip gelip hülyâlarımıza, rüyâlarımıza aktığını duyar gibi oluyorduk.. duyar gibi oluyorduk da, o dönemin talihli insanları, engin inanç, engin tevekkül ve engin teslimiyetleri sayesinde ömürlerini mânevî haz ve lezzetlerin en büyüleyici atmosferinde sürdürürken, bu engin haz ve bu lezzetlerin biricik sahipleriymiş gibi onların kalblerinin hep iyilik ve güzellikle attığını, gözlerinin hoşgörü ve müsamaha düşüncesiyle açılıp kapandığını, dünyayı tıpkı bir cennet gibi duyup yaşadıklarını ve hemen her zaman kendi duygularında olduğu kadar bütün gönüllerden, hatta topyekün varlığın içinden en rengin bir şiiri dinlediklerini daha o anda tasavvur edebiliyor, ümitlerimizin medlerinde onlarla beraber saadetlerin en enginlerini paylaşıyor ve bu nesl-i âtînin talihine tebessümler yağdırıyorduk.
Ümit, recâ ve iman dünyamızda tüllenen bu yeni baharın genç tenli, uzun boylu masmavi günlerinin içinde hayat, hülyalarımıza o kadar yumuşak, o kadar sıcak ve o kadar renkli boşalıyordu ki, her zaman onda cennetlerin tasavvurlar üstü derinliklerini duyar gibi oluyor.. oluyor ve bütün varlıkla kucaklaşıyor, bütün canlıları şefkatle selâmlıyor, bütün insanları muhabbetle bağrımıza basıyor ve kendi kendimize, ‘Yaratan’ın kâinatları var etmedeki gayesi de bu olsa gerek!’ diyorduk. Bugün de hülyalarımızı dolduran bu gökkuşağı dünyada, hoyratlık, kabalık, hırs, tûl-i emel, münakaşa, cidâl, hıyanet, ihanet, yalan, gadir, zulüm, irtikâp, ihtilas yoktu. Bu dünyada civanmertlik, incelik, dirilme azmi, yaşama sevgisi, mülâyemet ve diyalog; hakka karşı saygılı olma, emanet duygusu, vefa hissi, doğruluk ruhu, adalet ve istikamet düşüncesi vardı. Bu dünyanın insanları hakikî mânâdaki kin, nefret ve kavgayı lügatlerinden söküp atmış, hayatlarını sevgi, yumuşaklık ve insanlarla münasebet üzerine kurmuşlardı. Onlar çevrelerindeki insanları oldukları gibi kabul ediyor; farklı anlayış, farklı yorum ve farklı davranışları, vuruşma vesilesi görme yerine, düşünce enginliklerini sergileme fırsatı bilerek, insanlara insanca yaşamanın varyantlarını gösteriyorlardı.
Evet, her türlü hoyratlıkla muhat ve memlû gibi görünen bugünün isli-paslı penceresinden hülyalarımızın dünyasına bakarken, yine hayatın bir güneş gibi yeniden doğduğunu, dört bir yanın güzelliklerle ağardığını; al, pembe, sarı çiçeklerin salınıp etrafa gamzeler yağdırdığını, papatyaların raksa durup, erguvanların lâleden alev aldıklarını, çeşit çeşit güzelliklerle dolgunlaşan umûmî hava ve atmosferin gönüllerimizi saadet vaadiyle kapladığını, ruhlarımızda ebed televvünlü engin bir ferahın çağladığını, koyun-kuzu melemesi, kuş cıvıltısı, ağaç sesi, su sesi, yaprak hışırtısı ile dolu, anne heyecanı ve çocuk neşesi tadındaki bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’in, sevilen çehrelerdeki gibi büyülü ve tesirli, seven gönüllerdeki gibi dolgun, inandırıcı, nazik ve ince tüllenişlerini yine duyabiliyoruz.
Fakat Allah’ım, Kelâmında anlatılıp resmedilen; en ince teferruatına kadar haritası çizilen; nihayet bir Kutlunun mir’âcıyla bütün bütün kapıları açılıp her mârifet erinin gönlündeki arşiyeleriyle, o âlemlere yükselme imkânı doğan bir ulu seyahatte, haddimizi aşıp esrarlı kapılarının tokmağına dokundu isek, edep ve erkân bilmeyen ham ruhlarımızın görgüsüzlüğüne vererek, bizi bağışlamanı diler, affına sığınırız. Zât-ı Ulûhiyetini ve perdesiz manisiz Seninle görüşeceğimiz o mutlu günü muhtaç gönüllere duyurmak isterken, en saf ve duru ifadelerin resm ve nakşettiği yüce hakikatlara ihtimal ki bağlı kalamadık. Kışırda kalmış; gönlünü şu âlemin sûrî güzelliklerine kaptırmış bir kısım ham ruhlara bir şeyler anlatabilme düşüncesiyle mücerredin kudsî cidarlarını sarsarak, müşahhasa ve maddeye yahşiler çektik. Belki de, en açık hakikatları saffet-i asliyesi içinde sunamadığımızdan cürümler işledik, hevâ ve hevesimize hizmet ettik.
Hata ettikse, Sana gelirken ve başkalarına yol göstermeye çalışırken ettik. Kusur yaptıksa Senin yolunda yaptık. Hata daima hata, kusur da daima kusurdur. Bizler kalbleri kırık, ruhları iki büklüm, boyunlarında tasma vereceğin hükmü bin can ile intizar etmekteyiz. Bunu derken biliyoruz ki, Senin sonsuzluğa kadar gidip dayanan rahmetin, daima gazabının önünde olmuştur. Senin lütuflarını idrak etmiş kapı kullarına, kusurun yaraşıp yakışmadığı muhakkak; ama, affın Sana çok yakıştığını söylememize lütfen müsaade buyurunuz!
Evet Sultanım! ‘Sultana sultanlık, nitekim gedâya da gedâlık yaraşır.’ Bu bakımdan, bir defa daha Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için, Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönüllerimizin ayrılık ızdırabı ve kavuşma hasretiyle şâk şâk olamayışına, ağyar ateşine yanışına öyle ağlat ki, sîneler kebap olsun; ondan bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin. Kararmış ruhlarımıza şefkat et de ağlat! Ağlamalarımıza dahi ağlamamız lâzım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, dağılmış kâkülüme, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, Sen’den başkasına secde etmeyen başımla Sana dönüyor, titreyen dudaklarımla, bu çöllerde bizi perişan etmemeni ve gözyaşlarımızla bu beyâbânı gülzâra çevirmeni diliyorum.
Allahım! Bizim uzaklığımız itibarıyla değil, Senin yakınlığın hürmetine kalbimize rikkat ver ve bizi öyle ağlat ki, kendimizi kaybedelim, yolunda ar ve haysiyetten geçelim, tâ ki ‘Bunlar delirmiş.’ desinler…
Sızıntı, Şubat 2001, Cilt 23, Sayı 265 M.Fethullah Gülen


Bunlara benzer çok sayıda yaşanmış dram duydum, ama beni en derinden etkileyeni, Teğmen Adem Gürbüz’ün hikâyesidir.



Tarih bir düzine tekerrürlerden ibaret gibidir. Hâdiseler o kadar birbirine yakın ve benzer cereyan etmektedir ki, insan yanılıp da, hep aynı çizgide, aynı şeylerin cereyan ettiği hükmünü verebilir.
Buna rağmen, düşünenlerin sayısı ne kadar az, düşünceler ne kadar kısır ve gönüller, hakikatlere karşı ne kadar yabancı.!
Kim bilir, kaç defa girdaplara kapılıp gayyalara gittik ve kaç defa fevvarelere binip zirvelere ulaştık. Kaç defa gündüzümüz kaos, gecemiz Cehennem oldu ve kaç defa İrem Bağlarına benzeyen “ sâdâbâd”larla dilşâd[1] olduk.
“Hüner bir ibret almaktır, hüner irfana ermektir.” Ama biz, ibret alamadık ve irfana eremedik. Hâla bir kısım kakavanlardan nasihat dinliyor ve yüzde yüz zararımıza paradokslara giriyoruz. Doğrusu, şimdiye kadar bize elli bin defa yabancılık aşılayan ruhumuzun hasımlarına karşı, tekrar edip durduğumuz “ flört”lerden bir şey elde edemediğimiz gibi, öteden beri öcü gibi gösterilen kendi dünyamıza karşı da insaf edip yabancılaşmadan bir türlü vazgeçemedik.
Ne olurdu, bir kere de, şu milletin nabzına elimizi koyup, kendi kendimizi dinleyebilseydik. Heyhât! Hep milletimize düşmanlık besleyenlerden kurtarıcı mesajlar bekledik ve hep yabancı tespitlere göre, onun hakkında hükümler sıralayıp durduk.!
Yabancılaşma, bizde idbar[2] dönemiyle başlamış bir hastalıktır. Başladığı günden itibaren de “rekor” seviyede bir hızla gelişmiş, artmış ve yaygınlaşmıştır. Bir inayet eli imdada yetişmezse, önümüzdeki yıllarda bu hızla; nereye varacağımızı şimdiden söylemek kehanet sayılmamalıdır.
Yabancılaşma, milletlerin kaynayıp birbirine karışması ve birbiriyle içli dışlı olmasıyla başlar. Düşünce ve kültür alış verişiyle derinleşir ve kök salar. Bu itibarla da o, hem galiplerden mağluplara, hem de mağluplardan galiplere geçme istidadında olan bir hastalıktır. Vâkıa, bir ölçüde onun mağluplara ait bir ruh haleti olduğu iddia edilebilir; ama, mutlak böyle olduğunu söylemek de aceleden verilmiş bir karar olur. Bence, bu mevzuda en kayda değer şey, yabancılaşma vasat ve zemini hazırlandığında, millî ve içtimaî bünyenin uyarılamaması ve umumî bir alarma geçirilememesi hususudur.
Toplumlar, yabancılaşmayı sezecek ve içlerine sızma istidadında olan zararlılara karşı parola soracak kadar basiretli oldukları devirlerde, kendilerini korumuş ve müesseselerinin tahribine meydan vermemişlerdir. Bu sezme ve basireti gösteremedikleri devirlerde ise, kendilerine ait öz ve mânâyı tahribe uğratmış ve sonra da tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.
Roma’nın zulüm ve baskısına karşı, Hristiyanlığa sarılan kitleler, daha sonra bilerek veya bilmeyerek, Roma hayatından pek çok yeni anlayış alarak dinlerine kattılar ve böylece, belki de yüce bir dinin özünü ifsat ettiler. Bu alma ve aktarma işi, daha sonra da devam edip durdu ve zavallılar bundan bir türlü kurtulamadı.
Bir taraftan, o günün mazlum, mağdur köleleri, zulüm ve istibdattan, Hristiyanlığın himayesine sığınırken, diğer yandan, hasımlarına ait her şeyi kullanma, bir acemilik ve bir oyuna gelme, belki de ikbal hırsına kapılma gibi şeylerle -her ne olursa olsun!- kısa zamanda çeşitli mutasyonlarla özlerine yabancı birer hüviyet aldılar ve bir daha da kendilerine dönemediler.
Tarih tekerrür edip duruyor: Bugün de Batıya karşı, aynı hâlet-i ruhiye içinde, bir yığın millet göstermek kabildir. Bu milletler ister Batının teknik üstünlüğünü, refah seviyesini elde edip, onun gibi müreffeh yaşama peşinde olsunlar, isterse milletlerine hizmetin ancak böyle olacağına inansınlar, özlerinden ayrılma ve kendi kendilerini tahrip etme yolundadırlar.
Karşı dünya, dünden bugüne, üstünlüğünü korumaktan başka bir şey düşünmedi ve bu uğurda her yolu meşru, her vesileyi mubah saydı. Bugün de aynı gayret içindedir. Arada tek fark var, o da; dünkü kölelere bedel, bugün köleleştirilmek istenen milletlerin oluşu ve dünkü kölelerin başkaldırmasına karşılık, onun yerinde bugün başkaldıran milletlerin bulunuşudur.
Evet eskiden; yeri, yurdu, kökü ve geçmişi olan bütün toplumlar, şimdi bu zıt dünyanın karşısına dikilme hazırlığı içindedirler.
Yakın tarihe kadar insanımız bu zıt dünyaların meydana getirdiği kandan seylaplar[3] karşısında bile, ona hep hüsnü zan etmiş ve iyimserlikten ayrılmamıştır. Ama üst üste cihan harpleri ve müteakip felaketler, bu karşı dünyanın “şuuraltı” kin ve nefretlerini ortaya çıkarmış ve insanımızın gözünü açmıştır. Artık ayan beyan herkes görüyor ki, bu dünya husumet ve düşmanlıktan başka bir şey bilmemektedir. Zayıf olduğu devirlerde politikasıyla, kuvvetli olduğu devirlerde de, felsefesinin temel rüknü olan: “ Hak kuvvettedir.” düsturundan hareketle, hep zulüm ve gadir cephesinde bulunmuş; hep ezmiş ve inletmiştir.
Dinler, onu terbiye edememiş; mürşidler, azgın ruhunu uslandıramamış ve gönlüne bir yudum samimiyet iksiri içirememişlerdir.
Yerinde o, Hristiyanlığa bir kurtarıcı simit gibi sarılmış ve yerinde, onun da yetmediğini ilan ederek başka mahbup arkasına düşmüştür. Mesihiyyete karşı Rönesansı böyle bir ruh hâletiyle çıkardı ve Alpler’in zirvesine yerleştirdi. Salîb’i bayraklaştırıp yeryüzünü işgale koyulduğu zaman ne kadar samimiyetsizse, yeni putuna karşı da o kadar sûrî ve ihlassızdır. O, ne bin bir tehâlükle[4], Anadolu’yu “çertaraf” [5] Haçlılara çiğnettiği devirde, ne de dinî duyguları zincire vurup kiliseye hapsettiği devirde, asla samimî olmamıştır.
Onun Hristiyanlığa sımsıkı sarılması, yeni bir inanç, yeni bir nizam ve yeni bir “ dünya-ukbâ” anlayışına karşı hışmının gereğiydi. Bu yeni inanç ve sistemle mücadelede, Hristiyanlığın da yetmediğini anlayınca, Rönesansla hembezm oldu. Bu onun “antik” devirleri imdada çağırması, ric’atı ve irtidadı idi. Yani, yıkılırken başka bir enkaza dayanması, ölülerden medet umması ve mezarlara müracaat etmesiydi…
Zavallı Batı, bu hâliyle, kendini kurtaracağını sanıyordu! Aslında yaptığı iş, bir libas değişikliğinden başka bir şey değildi. Eski elbisesinin yerine, başına geçirdiği âriye[6] bir urba ile, ebedî varlığa ereceğini umuyordu. Heyhât! O, umduklarından hiçbirini elde edemedi. Aksine, bile bile gidip gericilik bataklığına “aborde”[7] oldu. Evet, bir gayz ve kin uğruna, göz göre göre, hem kendini hem de başkalarını mahvetti!
Haçlı seferleriyle, görme ve tanıma imkânını bulduğu yeni din ve yeni dünyanın insanı, onu o kadar ürkütmüştü ki; mutlaka bu dünyanın hakkından gelmek istiyordu. Zira, yeni nizamın ruhundaki müsamaha ve hoşgörünün, onu, bir gün alıp Batı kapılarına kadar getireceğini ve hâkim kılacağını düşünüyor ve düşündükçe de çileden çıkıyordu.
İşte o, böylesine fikrî hercümerç içinde, kendi değerlerini ve mesnetlerini yeniden “kritiğe” tâbi tuttu. Ve yeni bir mâşuku aramaya koyuldu. Az sonra da kendini etnografik müzelerde buldu. Ve o gün bu gün, bir daha da, gönlünü kaptırdığı o kadîm müstehâselerden[8] kurtulamadı.
Ah, bu ne öldürücü bir karardı! Keşke alçakgönüllü ve faziletli olabilse ve ayağının dibine kadar getirilen bu yeni hayat iksirinden içebilseydi, dünyanın veçhesi bambaşka olacaktı! Ama o, bağnazca davrandı ve kendisine ölümsüzlük müjdesi getiren bu şefkatli eli kırdı.
Aslında bu kavga ve mücadele, hiçbir zaman samimî ve hasbî olmamış katı bir dünyanın, özü ihlas ve fıtrîlik olan yeni bir dünyaya karşı huysuzlaşmasının gereği idi. Bütün bir tarih boyu da devam edecekti. Kuvvetli olduğu zaman alabildiğine azgınlaşan; zayıf olduğu devrelerde de bütün bütün müraileşen ve ruhu yapmacıklarla dolu bir dünya, ebedî nuru temsil eden bir nizamla kat’iyen uzlaşamadı. Ve işte tarihin, hûnîn[9] sayfaları; buna bin misal meydanda…!
Nihayet içtimaî çalkantılar, onu kendine getirecek buudlara ulaştı ama, bu defa da yıllar yılı aman vermeden ezdiği halaskârını, kendi kapısında iki büklüm buldu. Asırlarca kendisini kıvrandıran humma, şimdi de kıskıvrak bu yeni dünyayı yakalamıştı. “Tagallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler, türlü ibtilalar, türlü illetler.” Artık, yıkılana payanda ile koşacak, yatağa düşene zemzem taşıyacak kalmamıştı…
Bu durumdaki bir dünyanın, başkalarına Hızır olması asla düşünülemezdi. Hele teknik üstünlük ve maddî refah seviyesi kıstas olur ve bu da yardıma muhtaç olanların elinde bulunursa…
Ne var ki, bu çekimserlik de bir işe yaramayacaktır. Zira, bir taraftan onun, yüzlerce yıldan beri içinde taşıdığı hınç açığa çıkarken, diğer taraftan da, öteden beri istismar edilegelen yeni dünyada bazı kıpırdanışlar belirmeye başlamıştır.
Şimdi iliklerine kadar korku içinde tir tir titreyen bu gadir dünyası, biraz daha huysuz, biraz daha tedirgin ve biraz daha gerilim içindedir. Belki de patlayacak hâle gelen bu dünya, önümüzdeki yıllarda, yeni bir çılgınlık ve yeni bir maceraya atılacaktır…!
Keşke, bir kin ve nefret kumkuması hâlinde, asırlardan beri kaynayıp duran bu fitne ocağı, en son “şuuraltı”na kadar her şeyini ortaya dökmüş olabilseydi. Belki o zaman, intibaha gelmemiz biraz daha hızlanacak ve erken kurtuluşa erecektik. Ve bu efsanevî ruhun tebahı[10] Batıyı da kurtaracaktı.
Kim bilir, belki de yine öyle olur.
“Gün doğmadan meşîme-i şebden[11] neler doğar.”
[2] İdbar: Gerileme.
[3] Seylap: Sel.
[4] Tehâlük: İstekle atılma, can atma.
[5] Çertaraf: Dört bir yan, taraf.
[6] Âriye: Ödünç, iğreti.
[7] Aborde: Kıyıya sığınma, batma.
[8] Müstehâse: Fosil.
[9] Hûnîn: Kana bulanmış.
[10] Tebah: Uyarma, kendine gelme.
[11] Meşime-i Şeb: Gecenin döl yatağı.
Sızıntı, Şubat 1981, Cilt 3, Sayı 25 M.Fethullah Gülen
İsviçre’nin Cenevre kentindeki Birleşmiş Milletler merkezinde düzenlenen Türkiye için Evrensel Periyodik İzleme (UPR) toplantısında üye ülkelerden Ankara’ya ciddi uyarılar yapıldı.
Son 5 yıldaki insan hakları ve hürriyetleri alanında yaşanan gelişmelerin masaya yatırıldığı Türkiye oturumunda, AKP iktidarının savunmasını Büyükelçi Faruk Kaymakçı yaptı.
Eleitirilere cevap vermek yerine Türkiye’nin darbe sonrası yaşananlara ilişkin bildik tezlerini yineleyen Türk temsilci Kaymakçı’nın, ”BM özel raportörlerinin işlerini yapmasına izin vermek, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine bağlılığını gösteriyor.” savunması dikkat çekti.
“Türkiye’nin karşılaştığı zorluklar yeterince anlaşılmıyor.” iddiasında bulunan Kaymakçı, insan hakları ihlalleri, işkence, gazetecilerin tutuklanması eleştirilerine cevap olarak yargı reformu hazırlandığını söyledi. ”Yeni çıkarılan yargı reform paketi terörle mücadele yükümlülüklerini de içeriyor. Bizim için İfade özgürlüğü kesin bir haktır. Türkiye’de İfade özgürlüğünün olmadığı söylemi terör örgütlerinin propagandasıdır. Bağımsız mahkemeler her davanın esası için karar verir. Kendini gazeteci olarak gizleyen bazı kişiler F.tö’ye hizmet ediyor.” dedi.
Tavsiyelerle ilgili söz alan ülke temsilcilerini, ‘ülkelerinin çıkarları için kürsüyü istismar etmek’le suçlayan Faruk Kaymakçı, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasını ‘anayasaya uygun’ olarak tanımladı. ‘Türkiye işkenceye sıfırı tolerans gösterme taahhüdünü sürdürmektedir’ ifadeleri salonda şaşkınlık uyandırdı.
Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’na bağlılığını sürdürdüğünü ileri süren Kaymakçı, 25 binden fazla cezaevi personelinin yeni reform paketiyle ilgili eğitimden geçirildiğini, Türk güvenlik güçlerinin barışçıl gösterilerin güvenliğini sağladığını savundu.
”Hücrede kimseyle görüştürülmeksizin tutuklama/gözaltı” iddialarını reddeden AKP iktidarı sözcüsü, Galatasaray meydanının turistik bir mekan olduğuna işaret ederek, buranın Cumartesi anneleri veya LGBT topluluk tarafından kullanılamayacağının altını çizdi.
Delegasyonda kadın hakları konusunda alıntı yapılan tek erkek olduğunu belirten Kaymakçı, ayrımcılıkla mücadele yasalarının LGBT kişileri kapsamamasının bu alanda ayrımcılığın serbest olduğu anlamını taşımaması gerektiğini vurguladı.
Azınlıklarla ilgili tavsiyelere cevabın ‘tarih’ tarafından verildiğini kaydeden Elçi Kaymakçı, Türkiye’deki din özgürlüğünün tarihi mirasına dayandığını öne sürdü. Suriye’deki savaş bölgelerine zorla geri gönderme yapılmadığını belirtti.
Kaymakçı son olarak, Kıbrıs’taki soruna Türkiye’nin sebep olmadığını belirterek adadaki askeri varlığı garantör ülke sıfatının gereği olarak açıkladı. Kaymakçı’ya, Kıbrıs itiraz etti. Söz alan Kıbrıs temsilcisi, Türk elçiyi süreci siyasallaştırmaması ve BM terminolojisi dışına çıkmaması konusunda uyardı.
İnsan Hakları konseyi çalışma grubunun tavsiyelerini 30 Ocak’ta açıklaması bekleniyor.
Evrensel Periyodik İzleme (UPR) toplantısının Türkiye oturumunda ülkeler ve tavsiyeleri ise tek tek şöyle:

Fransa, terörle mücadele yasasının uluslararası standartlara getirilmesini tavsiye etti.
Almanya, Türkiye’nin yargı bağımsızlığını engelleyen tüm hükümleri yürürlükten kaldırmasını tavsiye etti.
Suriye, Türkiye’nin terör örgütlerine desteğini kesmesi çağrısını yaptı. Türkiye, Suriye’nin suçlamasını kategorik olarak reddetti.
Çekya, AİHM kararlarının yargıda uygulanmasını istedi.
İngiltere, hakaret suçuyla ilgili düzenleme yapılarak ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi çağrısı yaptı.
ABD, Türkiye’den terörle mücadele yasasını yeniden düzenlemesini, gazetecilerin keyfi olarak tutuklanmasına son verilmesi çağrısında bulundu. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmalarıyla ilgili derin endişe duyduğunu bildirdi.
İtalya, keyfi gözaltılara son verilmesi ve yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi tavsiyesinde bulundu.
Ekvador, namus cinayetleriyle ilgili Türk ceza kanunundaki atıfların kaldırılmasını taviye etti.
Mısır, gözaltında işkenceden ve kötü muameleden kaçınılması tavsiyesinde bulundu.
Finlandiya, Türkiye’ye ayrımcılıkla mücadele yasalarını LGBT topluluğunun haklarını kapsayacak şekilde genişletmesini tavsiye etti.
Yunanistan, AİHM kararlarının uygulanmasını, Ekümenik Patrikliğin tanınmasını ve ülkedeki Rum azınlığın haklarının korunmasını tavsiye etti.
Honduras, zorla kaybetmelerle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını tavsiye etti.
İzlanda, insan hakları aktivistlerinin saldırıya uğramaktan veya zulüm görmekten korkmaksızın çalışabilmelerinin sağlanmasını tavsiye etti.
Hindistan, insan ticaretinin önlenmesi için yasal düzenlemeleri artırma tavsiyesinde bulundu.
Irak, zorla kaybetmelerin önlenmesi, komşu ülkelerin sınırları ve egemenlik haklarına saygı gösterilmesi tavsiyesinde bulundu.
Japonya, ifade özgürlüğünün ve kadın haklarının korunması için çabaları artırma tavsiyesinde bulundu.
Kırgızistan, kadınların her türlü karar alma sürecine katılımının artırılmasını tavsiye etti.
Litvanya, yeni yargı reformu stratejisini uygulamak için yasal düzenlemeleri hayata geçirme tavsiyesinde bulundu.
Lüksemburg, Kasım 2017’den bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala’nın durumuna dikkat çekti.
Meksika, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü ile ifade özgürlüğünü koruma tavsiyesinde bulundu.
Namibya çocuk işçilikle mücadele çağrısı yaptı
Venezüela, bu süreçte Türkiye’ye başarılar dilemekle yetindi.
Angola, Türkiye’de yargı reformunu ilerletmesi çağrısında bulundu.
Arjantin, LGBT topluluğunu koruma ve kaçırılmaların/kaybedilmelerin engellenmesi çağrısını yaptı.
Avustralya, Türkiye’nin basın özgürlüğünü sağlamasını ve ayrımcılıkla mücadele yasaları çıkarması çağrısı yaptı.
Azerbaycan, Türkiye’nin çalışmalarını överek başarılar diledi.
Bangladeş, insan haklarının yükseltilmesi çağrısında bulundu.
Belçika, terörle mücadele yasasının gözden geçirilmesini ve yargı bağımsızlığının sağlanmasını istedi.
Bosna-Hersek, Türkiye’nin UPR’nin ikinci döneminde yapmayı taahhüt ettiği yükümlülüklerini takip etmesini tavsiye etti.
Brezilya, zorla kaybetme (kaçırılma) vakalarıyla ilgili etkin soruşturmalar yapılmasını istedi
Çad, özürlülerle ilgili ayrımcı uygulamaların kaldırılmasını tavsiye etti.
Çin, etnik azınlıkların ve kadınların korunmasını tavsiye etti.
Danimarka, terörle mücadele yasasının uluslararsı standartlara getirilmesni tavsiye etti.
Hollanda, güçler ayrılığını kuvvetlendirme ve ceza kanununda değişiklik yapma tavsiyesinde bulundu.
Norveç, kadın haklarıyla ilgili İstanbul sözleşmesinin tam olarak uygulanması çağrısını yaptı.
Pakistan, yargıda insan hakları konusunda bilinci artırma ve cinsiyet eşitliğine önem verme tavsiyesinde bulundu
Portekiz, gazetecilerin ve insan hakları aktivistlerinin özgürce çalışabilmesine izin verilmesi çağrısı yaptı.
Kore Cumhuriyeti, kadınlara karşı işlenen suçların faillerinin bulunması çağrısı yaptı.
Rusya Federasyonu, Türkiye’de insan hakları durumunun istikrarlı bir çizgide olduğunu belirtti.
İspanya, namus cinayetlerine TCK’da atıf yapılmasının (indirim, hafifletme vs) kaldırılmasını, ceza yaşının yükseltilmesini ve çocuk evliliğinin yasaklanmasını tavsiye etti.
İsveç, Türk Ceza Kanunu’nun terörle mücadele yasalarını kapsayacak şekilde reforme edilmesi, ‘keyfi’ olarak tutuklanan seçilmiş başkanların serbest bırakılması çağrısı yaptı.
İsviçre, ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi için yargı reformunun etkin kullanılmasını, gözaltı koşullarının iyileştirilerek bu merkezlerin işkencenin önlenmesi için izlenmesi tavsiyesinde bulundu.
Kaynak:TR724