Kim Bu Abiler? programının bu bölümünde sorularımızı Abdullah Aymaz cevaplıyor.
Kaynak:MCEU TV
Fethullah Gülen Hocaefendi, bir halka teşkil edip aralarında müzakerede bulunan insanların rahmet-i ilahîyle sarılıp sarmalanacağını ve koruma altına alınacağına dair Allah Rasülü’nün (sav) müjdesini nazara verdikten sonra, Allah’ın inayet ve lütfuyla, mürşit ve rehberlerin, müzakere vesilesiyle, hemen her müşkili hal yoluna koyacak, her probleme çözüm üretecek, her soruya cevap verecek bir seviyeye ulaştırılmaları gerektiğine dikkat çekmektedirler. Maalesef günümüzde toplum böyle bir okuma tarzından mahrum bulunmaktadır. Kur’ân’ı Kerim dahi böyle bir ülfetin, ünsiyetin ve sathîliğin kurbanı olmuştur.
Hocaefendi Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’nın hakikatlerini bu çağda bize aksettiren zatın eserlerine karşı da aynı körlüğün yaşandığını “İdeal Rehber ve Müzakereli Okuma” başlıklı Kırık Testi’de ifade etmektedirler: “Sabahleyin o eserlerden birini elimize alıp günün mutad dersini yapmak, onu anlama adına yeterli değildir. Esas olan, o zatın eserlerinde serdettiği fikir ve düşüncelerin incelik ve nüktelerini görme ve onları başka yerlerle karşılaştırmalar yapmak suretiyle anlamaya çalışmaktır. Meselâ “İmam Gazzâlî Hazretleri şu mevzuda şöyle demiş, ama Hz. Pîr-i Mugân, Şem-i Taban bu meseleye daha farklı yaklaşmıştır.” diyebilecek ölçüde mukayeseli okumalar yapabilmeli ve yeni bir okuma sistemi geliştirmeliyiz. Bir düşünün, bu asar-ı bergüzide, ilk duyduğunuz dönemde içinizde nasıl bir heyecan uyarmış, size nasıl bir sahabe ruhu telkin etmiş, sizi nasıl tetiklemiş ve harekete geçirmişti? Fakat ne oldu da, o eserler, sonradan âdet kabilinden okumalara dönüştü? Hâlbuki ekmek ve su gibi ihtiyaç duyulan bu eserler farklı bakış açılarıyla daha derinden ele alınmalı, hatta sadece o zatın ifade ettikleriyle yetinmeyip onun gösterdiği ufukları da yakalamaya çalışmalı; çalışıp analitik ve terkipçi bir okuma gerçekleştirilmeliydi.”
Yazının devamında, günümüzde cemaat olarak yaşadığımız problemlerin temel sebepleri ele alınmaktadır: “İşte hendesî genişlemeye mukabil bu usûl ve bu enginlikte eserleri okuyup yolumuzu aydınlatacak rehber ve mürşitlere ihtiyaç vardır. Yoksa riyazî durumla iktifa ettiğimiz takdirde, ciddi bir beslenme olmadığı için pek çok arıza zuhur edebilir. Zaten zaman zaman ortaya çıkan arızalar da esasen öze ve kendi değerlerimizi keşfe yönelik ciddi bir okuma gayretinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Şeklîlik ve sûrîlikte kalma, sadece kışırda dolaşıp durma, bu gibi problemlerin altında yatan temel saiklerdir.”
Hizmet hareketi yaşadığı çok hızlı büyümesine mukabil bu büyümenin sağlıklı olması için gerekli olan yeterli donanıma sahip rehberleri ve mürşitleri yetiştirememiştir. Kemmi (sayısal) büyüme olmuş ama keyfiyette aynı büyüme gerçekleştirilememiştir. Rehberler öz ve kendi değerlerini anlamaya matuf doğru ve ciddi okumalar yapamadıklarından dolayı, önemli problemlerin yaşanmasına yol açmışlardır.
Bir müzakere konusu: “O halde bu yeni seferberlik ruhu adına neler yapılması gerekir?”
Bu sorunun cevabını aynı yazıdaki Hocaefendi’nin beyanlarında takip edelim. Bunlar üzerinde ciddi müzakerelerde bulunarak bir yol haritası oluşturmaya çalışmamız gerekmektedir: “İşte toplum olarak bugün biz, ister Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, ister Sünnet-i Sahiha, isterse onların çağımıza göre hususi mahiyette tefsir ve izahının yapıldığı eserleri yeniden ele alarak sindire sindire, yedire yedire tabiatının bir yanı hâline getirmiş mürşit ve rehberlere muhtacız. Yoksa bir taraftan açılma son hızıyla gerçekleşirken, diğer taraftan hiç beklenmedik şekilde elli yerde elli tane farklı problemle karşılaşırsınız. Bu defa o problemleri nasıl çözeceğinizi düşünür, onlarla enerjinizi tüketir ve belki de pek çoğunu çözmeye muktedir olamazsınız.”
Mürşit ve rehberlerin temel kaynakları derinlemesine okuyup anlamalarına ve bu hususları benimseyerek, hazmederek hayatlarına mal etmelerine çok ihtiyaç bulunmaktadır. Eda edilmekte olan hizmetler bu beslenmeye engel olmamalıdırlar. Süreç öncesinde, hizmette önde koşturanlardan önemli sayıda insanın, bu beslenmeyi ihmal ettikleri ve bunları hayatlarına tatbik etme hususunda yetersiz kaldıkları görülmektedir. Bu mürşit ve rehberlerdeki yetersizlikler, Kur’an’i ve Nebev-i usullere ve hizmet prensiplerine uygun olarak hareket edilmemesine yol açmış ve haliyle de çok önemli arızaların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilmişlerdir.
En önemli mesele insan yetiştirmektir…
Hocaefendi tarih boyu, yetişmemiş insanların hep problem çıkardıklarına dikkat çekerek şu örneği vermektedirler: “Binlerce Haricî bir araya toplanıp kendilerince bazı iddialarda bulunmuşlardır. Ümmetin allamesi unvanıyla serfiraz İbn Abbas Hazretleri onların yanına gidip “Siz böyle bir iddiada bulunuyorsunuz ancak mesele şu şekildedir” dediğinde içlerinden yüzlercesi, “Allah Allah! Biz bu meseleyi hiç böyle anlamamıştık!” cevabını vermişlerdir. Belki bunların içinde her gün yüz rekât namaz kılan, üç günde bir Kur’ân-ı Kerim’i hatmeden insanlar vardı. Fakat aynı insanlar Hz. Ali, Hz. Muaviye, Hz. Amr b. As.. gibi sahabe efendilerimize küfür isnadında bulunabiliyorlardı.”
Hariciler, o kadar ibadetlerine ve Kur’an tilavet etmelerine rağmen, Kur’an’a, hadise ve Siyer-i Nebevi’ye etraflıca muttali olan sahabe efendilerimizin (r.anhum) anladıkları gibi hakikatleri anlayamamış ve çok büyük problemlere yol açmışlardır. Günümüzde de hadiselere bütüncül bakamayan ve sadece ulaşabildikleri bir takım kuru ve yetersiz bilgilerden hareketle, bazı sahabe efendilerimize yakışıksız sözler söyleyenler ile Haricîlerin yaklaşımları ne kadar da benzerlik göstermektedir.
Yazının devamında buna yol açan temel problemin tespiti yapılmaktadır: “Zira şahıslar bilinmesi gerekli olan mevzuları doğru ve etraflıca bilmiyor ve o doğru bilgiye göre hareket etmiyorsa her zaman bir problem olarak ortaya çıkabilirler. Bu durumda kemiyet, keyfiyete rağmen bir gelişme kaydeder ve hafizanallah mesele öyle bir noktaya gelir ki, “Keşke bu ölçüde kemmî bir genişleme olmasaydı!” demek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla insanlara boşluk yaşatmamanız için bilmeniz gerekli olan hususları bilmeniz, yaşamanız gerekli olan şeyleri hayatınıza hayat kılmanız gerekir…”
Ayrılıp giden insanlar, aradıklarını bulamadıklarından dolayı ayrılıp gidiyorlar…
Hocaefendi ayrıca yazıda, meseleler doğru sunulup, hakkıyla da temsil edildiği zaman problemlerin çözüme kavuşacağına vurgu yapmaktadırlar: “Dolayısıyla insanlar, tabiata mâl olmuş bu derinlik ve keyfiyete muttali olduklarında, bir cazibe-i kudsiyeye kapılmış gibi “Benim aradığım da işte buydu, tam aradığımı buldum!” diyeceklerdir. Hâsılı fikirlerin parlaklığı, revnakdarlığı ve meselelerin doğru sunulması yanında temsildeki cazibenin ayrı bir tesiri, ayrı bir derinliği vardır. Bu açıdan biz insanlık adına yeni bir seferberlik başlatırken, ruh dünyamız ve iç âlemimiz itibarıyla “vira bismillah” deyip yeni başlıyor gibi bir heyecanla işe koyulmalıyız.
Bu mefkûre, Hulusi Efendi, Hafız Ali ve Hüsrev Efendi temsili ölçüsünde temsil edildiği takdirde, bunu gören insanlar koşa koşa gelecek ve gelen kimse de geriye dönüp gitmeyecektir. Unutulmamalı ki, ayrılıp giden insanlar, aradıklarını bulamadıklarından dolayı ayrılıp gidiyorlar. Yani “Niçin beyhude vakit kaybedeyim ki?” mülâhazasına giriyor ve uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla bu mevzuda bize düşen, kendimize ve heva u hevesimize rağmen, yaşatmak için yaşama, ölüp ölüp dirilme ve bir ömür boyu ölesiye bir ceht ve gayret ortaya koymak olmalıdır.”
Siyer-i Nebevi’den istifade etmeye vesile çok önemli bir hizmetin duyurusu…
Peygamber Yolu sitesinde, Efendimiz’in (sav) hayat-ı Seniye’lerinin her bir gününde yaşananlar ile ilgili yapılan tespitler istifademize sunulmaktadır. Allah (cc), bu değerli hazineden hakkıyla istifade etmeye bizleri muvaffak kılsın.
Her şey gönlümüzce olmasa bile, doğruluk sancağının dalgalanmaya başladığı muhakkak.. hâdiseler arzu ve isteklerimize göre cereyan etmese de, ruhlarımıza inşirâh veren esintilerin olduğunda şüphe yok.. evet, yer yer acı bir poyrazın estiği doğru; ama beri yanda, ilâhî lütufların bir neş’e ve sevinç çağlayanı haline geldiği de apaçık. Hâdiselerin büyük ölçüde bir sis ve duman arkasında cereyan ettiği her zaman söylenebilir; ancak dünyâmızın bir bahar iklîmine doğru kaydığı da bir gerçek…
Azıcık olsun, hâlihazırdaki durumun şikayetlere esas teşkil eden yanlarından nazarlarımızı çevirip, hayâlen birkaç adım gerilere doğru gidebilsek, şimdilerde çok karanlık ve meş’um gördüğümüz günlerin, nispetler perspektifinde ne denli aydınlık, nasıl ümit ve inşirâh verici olduğunu sezip anlayacak ve tali’imize tebessüm edeceğiz.
Dün, çöl gibi kupkuru bir zemin ve kaos gibi kapkara bir semâ ile çevrili bulunan bu yoksullar, bu tâlisizler diyârı şimdi, dörtbir yanıyla ümit ışıldayan gökleri, ovayı-obayı saran rengârenk çiçekleri ve bu iki âlem arasında arılar gibi gelip-giden, gelip-gidip geleceğin dantelasını işleyen ışığa uyanmış insanlarıyla âdeta İrem ülkesi… her şey, bir “ba’sü ba’de’l-mevt” mesajı almış gibi hayat solukluyor, her şey İsrâfîl ile hem-hâl olmuş gibi pür neş’e.. sular “Ya Hayy!” deyip gönüllere ürperti veren çağıltılarla bir bahara doğru akıyor; zemin, karın-buzun yol verdiği yerlerde yemyeşil fistanıyla gözlerimize ve gönüllerimize güzellikler saçıyor; her yanda çiçek kokularına karışıp esen varolma duygusu ruhlarımıza saadetler üflüyor.. yıllar ve yıllar boyu hayat adına kâbus yaşayan bitkin yığınlar, vicdanlarında yepyeni emellerin yeşerdiğini duyuyor ve bir çocuk neşesi tadındaki bu yeni sabahta, iyiliğe, güzelliğe susamış ruhlarının bütün iştiyakıyla dirilişlerini haykırıyorlar.. tıpkı, Cennet yamaçlarının huzûr, neş’e, sevinç ve endişesizliğine ermiş gibi…
Evet, hayâllerimizle az gerilere gidip; inanç, ümit ve basîretlerimizle az ilerilere doğru bakabilsek, her sabahın bir başka zafer renkleriyle tüllendiğini; her yeni günün büyüyen bir hilâlle ufkumuzda kapandığını, her gecenin değişik bir doğum sancısıyla gelip-geçtiğini görecek ve hayretten hayrete düşeceğiz.
Bunlar, görülüp sezilemeyecek gibi şeyler değil ama, yine de bir sürü kör ve bir sürü kalpsiz, dolayısıyla da bir yığın bedbîn ve bir yığın da karamsar var… Kör ve kalpsizler, yüksek mefkûremiz adına, her şeyin bir inâyet eliyle ve bir gece sessizliği içinde yumaklaşıp örgüye hazır hâle geldiğini, kelepleşip târih şuuru tığının ucunda ve yepyeni bir kaneviçe ile irtibatlandığını göremiyorlar… Kör ve kalpsizler, eşyânın tabiatına vukufları yok, ilâhî teennîdeki hikmeti de sezemiyorlar. Düşünün ki, “ol!” dediğinde cihanları bir kerede var eden Kudret-i Sonsuz, kâinatı altı zamanda yaratıyor.. insanı, çağlar ve çağlar geçtikten sonra varlığa nezârete memur ediyor.. yavruyu anne karnında -hem de onca çile ve onca ızdırapla- aylarca tutuyor.. yumurtadan civcive olan o minik mesafeyi haftalar içine serpiyor ve uzatıyor.. deniz derinliklerinde mercana, ne kanlar ne kanlar kusturuyor, kusturuyor da ondan sonra günyüzüne çıkma vizesi veriyor.. suları bir sırlı teennî ile bulutlaştırıyor; bulutları akıl almaz bir takdîrle damlalaştırıp yerin bağrına indiriyor.. zeminin bağ ve bahçelerini zamanın tığına takıp, mevsim atkıları arasında ve sabırla bir dantela gibi örüyor; örüyor ve bize ilâhî ahlâkı ta’lim ediyor…
Çocuksu ve aceleci ruhlar, bu teennîyi nasıl telakki ederlerse etsinler ezelden beri ilâhî âdetler, varolduğu günden bu yana tekvînî emirler, hep böyle cereyan etmiş, böyle cereyan ediyor ve böyle cereyan edecektir. Beklenen her şey olacaktır ve O’nun vadettiği günler doğacaktır ama; kaderle tespit edilen ölçüler içinde olacak ve mevsimi geldiği zaman doğacaktır.
Varlığa bu perspektifle bakan, iç dünyâlarını bu inanç ve bu kanaatla tanzim eden dengeli ruhlar, her zaman eşyâ ve hâdiseleri daha bir değişik görmüş, daha bir değişik değerlendirmiş; en sevimsiz hâl ve vaziyetler içinde bile, pek çok sevimli şeylerin bulunabileceği inancını taşımış ve hayatlarının her lahzasını âdeta bir temâşâ zevki içinde yaşamışlardır. Gündüzler, iyilikler, güzellikler onlara bir şey anlatmışsa, geceler, karanlıklar, acılar bin şey anlatmıştır; hem de ne dâhiyâne bir edâ ile… Her gece, onların gönüllerine benzeyen emeller, hülyâlarına benzeyen arzular aşılar ve onlarda, sabahlara ulaşma azmini coşturur… Onlara geçmişin rüyâlarını hikâye eder; rüyâlara giden yolları açar ve en mahrem hislerini tahrik ederek, en temiz hayâl iklimlerinde gezdirir. Karanlıkların daha da koyulaşması, onlarda eşi-benzeri olmayan tat ve şivede bir münâcaat ve yakarış arzusu uyarır.. derken en müphem, en belirsiz durumlarda en şefkatli ilâhî esintileri duyar; en karanlık anlarda en erişilmez mazhariyetlere ererler. her şeye en derin hazlar sinerek, varlık ve hâdiselerin, insanı, böyle sürekli, güzelliğe, ümide, tatlı rüyâlara doğru çektiği bu enfes anlarda, içinde bulunduğumuz dünyâ sihirli bir diyar gibi parıldar; ruhlarımıza en romantik duygular fısıldar ve hislerimiz üzerinde en coşturucu bir mûsikî te’siri icrâ eder.
Böylece, herkesin ve her şeyin boşlukta olduğu, rûhî râbıtaların bütün bütün gevşediği, arzu ve emellerin bir bir sarsılıp-devrildiği en buhranlı dönemlerde bile biz, boşluk hissetmez, durgunlukla kilitlenmez, bir hummâ gibi ruhlarımızı dörtbir yandan saran aşk ve benliğimizin derinliklerinde tutuşan da’vâ düşüncesiyle, her zaman değişik bir hareket ayarlaması yapar ve yolumuza devam ederiz.
Zaten milletçe bize âit, ruhlarımızdaki manâların kaynaşarak belli bir kıvama gelmiş bulunması, kalblerimizin yumuşayıp muhabbetle atması, nazarlarımızın herkesi emniyetle okşayıp geçmesi, fânî yanlarımızın bu kadar lâhûtîleşmesi ve bu kadar tatlılaşması, ham ruhlarımızın bu kadar pişip-olgunlaşması, mevsimlerin birer merhamet çağlayanı haline gelip hep bahar gibi geçmesi; zamanın, tıpkı şehrâyinlerdeki havâî fişekler gibi başımızın üzerinde ışıklarla açılıp-kapanması ve bizleri zümrütten kanatları altına alıp “devlet-i ebed müddet” düşüncesi etrafında seyahat ettirmesi de şimdiden bize, firdevsî gelecekten mesajlar sunmakta ve gönüllerimizi hep ümit iklimlerinde gezdirmektedir.
Sızıntı, Nisan 1991, Cilt 13, Sayı 147 M.Fethullah Gülen
Türkiye’de yaşanan ağır basın özgürlüğü ihlalleri, Amerika’nın kurucu eyaletlerinden Virginia Meclisi’nin gündemine taşındı.
Genel Kurul’da söz alan milletvekili Mark Sickles, “Türkiye, gazeteciler için dünyadaki en büyük hapishane haline geldi. Tutuklanan gazetecilerin ve kapatılan medya kurumlarının herhangi bir adil yargılanma hakkı bulunmuyor.” dedi.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından başlatılan ‘geniş çaplı temizlik harekatının’, gazeteciler, akademisyenler, hakimler, savcılar ve işadamları dahil olmak üzere 650 binden fazla insanın hayatını etkilediğini söyleyen Amerikalı milletvekili, gazetelerine el konulan ve sürgünde yaşamak zorunda bırakılan Tr724 yazarları gazeteci Abdülhamit Bilici ve Adem Yavuz Arslan’ı Meclis Genel Kurulu’na davet etti.
Abdülhamit Bilici ve Adem Yavuz Arslan, Virginia Meclisi’nde ayakta alkışlandı
Virginia Meclisi adına, Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve sürgündeki meslektaşlarını temsilen yazarlarımız @ademyarslan ve @ahamitbilici’ye onur beratı takdim edildihttps://t.co/GtK2W9g0Ko pic.twitter.com/3bnFDR0Vws
— Tr724 (@Tr724) February 20, 2020
Konuşmasına, “Haklarında soruşturma açılan ve vatanlarından edilip sürgünde yaşamak zorunda bırakılan bu gazetecilerden bazıları bugün Virginia’da bizimle birlikte yaşıyor” sözleriyle başlayan Sickles, meslektaşlarını ‘Türk-Amerikan toplumunun bir dostu olarak tutuklu ve gerçeğin peşinde koşma cesaretinden dolayı tutuklu ve sürgün gazetecileri alkışlamaya’ çağırdı. Bunun üzerine milletvekilleri, gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici’yi uzun süre ayakta alkışladı.
Genel Kurul oturumunun ardından bir diğer milletvekili David Bulova, Virginia Meclisi adına Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve sürgündeki meslektaşlarını temsilen yazarlarımız Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici’ye bir onur beratı takdim etti.

Kaynak:TR724
– Temsili hikayecikler Risale-i Nur’u anlama noktasında çok önemlidir. Tıpkı Kur’an kıssalarında olduğu gibi hakikatleri anlama ufkumuza yaklaştıran dürbünler gibidirler. Tarih boyunca Mesnevi, Kelile ve Dinme gibi pek çok klasik eserde bu usul kullanılagelmiştir.
– Birinci Söz’de kullanılan temsili hikayecikte çöldeki seyahati boyunca hem ihtiyaç içerisinde hem de çeşitli tehlikelerle karşı karşıya olan bir yolcu konu edilmektedir. Bu temsilde çöl dünyaya, yolcu ise dünya gurbetinde seyahat etmekte olan insana işaret eder.
– İnsanın ihtiyaç alanı çok geniştir. Mahlûkata ihtiyaç noktasından bağlı olan insan için ya en şerefli ya da en zelil bir mahlûk olma durumu söz konusudur. En az ihtiyaçlar kadar güçlü olan bir diğer güdü de korkulardır. İhtiyaçlar ve korkular insan mahiyetini tanımlamada çok öne çıkmaktadır.
– Birinci Söz’de insanın korkuları ‘acz’ olarak, ihtiyaçları ise ‘fakr’ olarak tanımlanmıştır. Ve insanın bu iki yarası (acz, fakr) eserlerin anlaşılmasında da anahtarlar hükmündedir.
– Temsilde, acz ve fakrının farkında olan mütevazı insan bir kabile reisinin ismini alarak seyahatine emniyet ile devam ederken mağrur insan sürekli endişeler ve mağduriyetler içerisinde ilerlemektedir. Mütevazı insan Allah’ın adıyla hayat yolculuğuna devam etmeye çalışan insan profiline, mağrur insan ise kendi enaniyetine güvenerek bu önemli dayanak ve sığınaktan mahrum kalan insana işaret etmektedir.
– Acz insanı bir dayanma noktası arayışına, fakr ise imdat isteme noktasına sevk etmektedir. Acz Cenab-ı Hakk’ın kudretine, fakr ise O’nun rahmetine yöneltmekte ve böylece insanın yüzünü de aracı hükmündeki sebepler yerine doğruna Müsebbib-ül Esbab’a çevirmektedir. Bu ufka ulaşan insan ihtiyaçlarını sadece Allah’a arz ederken korkularını karşısında da O’na sığınmaktadır.
– Besmele, aczimizin ve fakrımızın bizi nihayetsiz kudrete ve nihayetsiz rahmete raptetmesidir. “İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin, fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedî ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın. Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.”
Târihî devr-i dâimlerle Hakk inâyetinin tecellîlerine açık yeni bir çağın sath-ı mâiline girmiş bulunuyoruz. Bizim dünyâmız adına 18. asır, özünden uzaklaşanların ve muhâkemesiz mukallitlerin; 19. asır, kendini değişik fantezilere kaptırmış, geçmişiyle ve târihî dinamikleriyle zıtlaşanların; 20. asır, bütünüyle yabancılaşanların, kendini inkâr edenlerin, dolayısıyla da ışık ve rehberini hep dışarıda arayanların çağı olmuştur. Dörtbir yanda tüllenen emârelerin de teyidiyle, 21. asır ise bir inanç ve inanmışlar asrı ve bizim için bir rönesans çağı olacaktır.
Evet, muhâkemesizlerin, akılsızların ve fanteziler arkasında yüzer-gezer yığınların içinden, çağın düşünen, muhâkeme eden, akıl kadar tecrübeye, tecrübe kadar akla ve ikisi kadar da ilhâma ve vicdana inanan, güvenen yepyeni bir insan doğacaktır.. her şeyiyle mükemmelin peşinde, heptenci, dünyâ ve ukbâ muvâzenesiyle kanatlı, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş yepyeni bir insan. Elbetteki bu yeni insanın doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi onun da sancısı, sarsıntısı, sıkıntısı olacaktır. Ama mevsimi gelince, bu mübârek velâdet mutlaka gerçekleşecek ve bu ayyüzlü nesil Hızır gibi birdenbire aramızda belirecektir. Sıkışmış ve üstüste binmiş bulutlar arasından rahmetin süzülüp geldiği, arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı, karın-buzun çözüldüğü yerlerde kar çiçeklerinin her yanı sardığı ve şebnemlerin sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi, bu yeni insan da belki bugün -belki de yarın, ama mutlaka gelecek…
Yeni insan, her türlü hâricî tesirlerden sıyrılabilmiş ve kendi kendine ayakta durmaya kararlı bir şahsiyet insanıdır. Doğu-batı, ayağına pranga vurup onu esir edemeyeceği gibi, manâ köküne ters ‘izm’ler de, ona yol-yön değiştirtemeyecek ve hatta yerinden kıpırdatamayacaktır. Evet onun, düşüncesi hür, irâdesi hür, tasavvurları hür ve hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsündedir. Başkalarına benzemeye, başkalarına özenmeye değil, kendi kendine benzemeye ve târihî dinamiklerle bezenmeye çalışacaktır.
Yeni insan, düşünen, araştıran, inanan, rûhâniyata açık ve rûhânî zevklerle dopdolu bir insandır. O kendi dünyâsını kurma yolunda, azamî derecede çağının imkânlarından yararlanmanın yanında, kendi millî ve mânevî değerlerine de sahip çıkarak çok farklı bir performans ortaya koyacaktır.
Şanlı geçmişindeki inananlar gibi inanacak, düşünenler gibi düşünecek; onlar gibi soluklarını duyurma arzusuyla şahlanacak ve onlar gibi karanlıkların bağrına nurlar saçacak.. bunları yaparken de, derin bir vefâ hissiyle bir lâhza bile Hakk düşüncesinden ayrılmayacak.. Hakk’ı tutup kaldırmak için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilecek.. icâbında yurt-yuva, evlâd u iyâl her şeyi terketmeye hazır olacak.. mal-can kaygısına, refâh-saadet arzusuna kapılmadan bugün mazhar olduğu her şeyi, yakın-uzak milletinin istikbali yolunda tek zerresini dahi zâyi’ etmeden tohumları toprağın bağrına saçtığı gibi, Hakk’ın inâyet yamaçlarına saçacak, sonra kuluçkanın yumurta ve civcivler üzerine abandığı gibi bir ızdırâp ve bekleyiş faslına girerek inleyip kıvranacak, ürperip yakarışa geçecek ve her gün ölüp-ölüp dirilecek. Hakk yolunda olmayı, Hakk yolunda ölmeyi hayatının gâyesi bilecek ve böyle bir gâyeyi fevtetmiş olmayı da şahsı adına telâfisi imkânsız en büyük bir kayıp sayacak…
Yeni insan, insanların akıl, kalb, ruh ve duygularına ulaşma yolunda, kitaptan gazeteye, gazeteden mecmua ve bültene, onlardan da radyo ve televizyona kadar bütün modern imkânlardan-kitle iletişim vasıtalarını kastediyorum- yararlanacak ve kendini bir kere daha ispatlamaya çalışacak.. sadece kendini ispatlamak değil, aynı zamanda gasba uğrayan devletlerarası muvâzenedeki yerini ve itibârını istirdat edecek…
Yeni insan, rûhunun kökleri itibâriyle çok derin, içinde yaşadığı dünyâ itibâriyle de çok yönlüdür. O, ilimden sanata, teknolojiden metafiziğe, her sahada söz sahibi ve kendini alâkadar eden her mes’ele ile içli-dışlıdır. Evet o, doyma bilmeyen ilim aşkı, her gün daha bir başkalaşan ma’rifet tutkusu ve idrâk üstü ledünnî derinlikleriyle, ak devrin aydınlık insanlarıyla omuz omuza ve her gün yeni bir mirâcın süvarîsi olarak da rûhânîlerle atbaşıdır.
Yeni insan, bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu ve insânî değerlerin koruyucusu ve kollayıcısıdır. O, bir taraftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi esaslarla kendi yerini belirleyip kendini bulurken, diğer yandan da bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşümûl ‘evrensel’ ve diğergâmdır. Kendisinin nasıl olmasını seçtiği aynı anda, beraber bulunma mecburiyetinde olduğu insan vesâir eşyânın da nasıl olması gerektiğini tasarlar; fırsat doğunca da bütün tasarılarını gerçekleştirmeye çalışır. O, çevresinde iyi olan her şeyi korur-kollar ve onu başkalarına da salıklar.. bütün fenalıklara karşı savaş ilân eder ve onları, içinde yaşadığı toplumun bünyesinden söküp atacağı âna kadar bir yay gibi hep gerili kalır. İnanır, inanmayı herkese tavsiye eder.. ibâdete ‘güzel’ der ve onun gürül gürül dili olur. Okunması gerekli olan kitapları okur ve okutur. Ruh ve manâ köküne saygılı gazete ve mecmualara omuz verir.. sokak sokak dolaşır, kendi insanının ihtiyâcı olan her şeyin işportacılığını yapar.. ve bu hâliyle de o, bir sorumluluk ve mükellefiyet remzi olur.
Yeni insan, inşâ rûhuna sahip her türlü şablonculuğun karşısındadır. Öze saygısı içinde kendini yenilemesini, hâdiselere söz dinletmesini bilir. Ve hep yaşadığı devrin önünde yürür.. hem de irâdesinin sınırları ötesinde bir gayretle, şevkli, çalımlı ve Allah’a itimat içinde. Onun hayatında sebeplere riâyetle teslimiyet o kadar içiçedir ki, işin iç yüzünü bilmeyenler onu, ya esbâbperest -sebeplere tapan, sebepleri her şey sayan- veya tam cebrî -kaderci- sanırlar.. oysa ki, ne o, ne de o; yeni insan tam bir denge insanıdır.. sebeplere riâyeti bir vazife bilir, Hakk’a teslimiyeti de îmânın gereği sayar.
Yeni insan bir fâtih ve kâşiftir. her gün benliğinin derinliklerinde ve fezânın enginliklerinde yeni yeni burçlara bayrağını diker, âfâk ve enfüsün sırlı kapılarını zorlar. Îmânı ve irfânı sayesinde eşyânın perde arkasına ulaştıkça daha da şahlanır.. ötelerde ve daha ötelerde otağ değiştirir durur.. derken gün gelir, toprak sînesinde sakladığı şeylerle ona ses verir.. denizlerin derinliklerinde yatan cevherler onun büyülü asâsıyla ortaya çıkar.. semâlar kapılarını ardına kadar açar ve ona ‘buyur!’ der.
Sızıntı, Mart 1991, Cilt 13, Sayı 146 M.Fethullah Gülen
Bu sohbetimizde Asa-yı Musa’daki 6. Mesele’den eczane misalini okuduk. “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Bu sohbetimizde Asa-yı Musa’daki 6. Mesele’den eczane misalini okuduk. “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz. Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.” Sohbetimizi sosyal medya hesaplarınız aracılığıyla dostlarınızla da paylaşmayı lütfen ihmal etmeyin. Rabbimiz her birimizi hakiki imanı kazanan kullarından eylesin.
Twitter’da takip için: https://twitter.com/CemilTokpinar



“Ektiğiniz tohuma baksanıza!
Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?”
(Vâkı’a, 64)
Buğday dânesi bir tohumdur.
Yeşerir, olgunlaşır ve başak olarak meyve verir.
Her ağaç, bir tohumdan doğar, büyür ve meyve verir.
Buğdayın asıl doğduğu gün başakta var olduğu gün değildir.
Tohumun asıl doğduğu gün, toprağa düştüğü gündür.
Düşer, sarsılır, bunalır sonra beslenir ve kendine gelir.
Sabırla güçlenmeyi bekler.
Sonra karanlıklarla boğuşa boğuşa yukarı tırmanır.
Nihayet güneşi bulur, teneffüs eder.
Ve vakti geldiğinde meyvesini verir.
‘Ekin (buğday)’ metaforu aslında hemen her şeyde var olan bir hayat sirkülasyonunu örnekler.
Kur’an-ı Kerim’de yer alır. Müminler, İncil’deki benzetmesiyle ifade edilir.
‘Ekin’ olarak nitelendirilir.
“(Onlar) filiz veren bir tohum gibi (dirler), sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve (sonunda) kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin, hayrete düşürsün…” (Fetih, 29)
HARMAN ZAMANI VEYA KÜÇÜK KIYAMET
Harman zamanı; buğdayın olgunlaşıp meyve halinde toplanma zamanıdır.
Aynı zamanda küçük bir kıyamettir.
Öncelikle tarlanın o yıla ait misyonu ve görevi bitmiştir.
Bir sonraki mevsime kadar âtıl halde bekler.
O topraklar kısmi bir fetret yaşar. Bir müddet ekim yapılamaz. Az da olsa sağda solda unutulmuş tohumlardan bir kısım başaklar çıktığı olur.
Kalanlar ‘Hüdâ-ı nâbit’tir, kendiliğinden yetişendir.
Artık düzenli bir ekim, toptan bir sürgün verme söz konusu değildir.
Ama bu zaman diliminde tarla terk edilmez.
Bir sonraki ekimin hazırlıkları yapılır. Temel atılır.
BİÇERDÖVERLER…
Hasat edilen tohumlara gelince…
Buğdayın ayıklanması kolay değildir.
Küçük bir kıyamet kopar.
Biçerdöverler… Fırtına… Rüzgâr… Savrulma, alt üst olma…
Sonra başaktan ayrılma.
Tabii ki sapla samanın ayrılması ‘barışçıl’ yollardan olmaz.
Dâne buna katlanır. Çünkü maksat bizzat kendisidir, gerisi araçtır.
Tarla, toprak, sap, saman hepsi birer araçtır.
Dekoratif, esbaba dair ve şekli gerekliliklerdir.
Asıl ve gaye değildir.
İşi bitince kenara atılır.
Amaç “tohum”dur.
SAVRULMA ZAMANI
Ayrılan samanlar (dekor malzemeleri, mülk emlâk…) balya halinde hayvan yemi olmaya giderken, buğdaylar için zor ve uzun bir süreç başlar.
Bu sürece ikinci doğuş veya ikinci bahar dönemi de denebilir.
Kader, iltimas geçmeden kalite kontrolü yapar.
“Kaderin eli” ağırdır.
Herkesin kalitesini deşifre eder.
Eteklerdeki bütün taşlar dökülür.
Çürük, nemli ve kalitesiz dâneler ayıklanır.
Kaliteli her bir buğday “dâne”si; ya tohum halinde sonraki sezon başak vermesi için saklanır veya başka tarlalara başka dünyalara dağılır veya savrulur.
ÖNDEN GİDENLER
Veya “dâne”ler ağır preslerden geçer un olur.
Sonra yoğrulur, mayalanır ve fırın ateşinde ekmek haline gelerek yaratılış maksadına ulaşır.
Bunu şöyle de anlayabiliriz:
Bazı dâneler bahara varmadan vuslata koşar, Hakk’a yürür.
Bedel vermek, gelecek baharlara peşinat olmak da vardır kaderde.
Gönüllü, içten ve müstağnidirler.
Ruhları şehâdet terennüm etmiş olmalı ki kendilerini “bedel” olarak sunarlar.
Ve kader, en kusursuzları seçer.
Birer tuba ağacı olarak onlarla Cennette tâklar inşa eder.
Cenneti onlarla süsler.
Selâm onların üzerlerine…
‘O yıldızların mevki’lerine kasem ederim’. (Vâkı’a/75)
HER YÜZYIL AYRI BİR TARLA
Her yüzyıl ayrı bir tarladır.
Ayrı ayrı tarlalar, ayrı ayrı çiftçiler gelir.
Tohum saçar giderler. Hasat mevsimi geldiğinde üretilen buğday hem çiftçinin hem de semerenin kalitesini ifade eder.
Her “ekim” dönemin, her “hidayet sezonunun”, “her tecdit peryodunun” mutlaka bir hasat mevsimi vardır.
Kaderin değişmez bir konseptidir bu.
Tarla tarumar olur, üzülürsünüz.
Hüzünlü ayrılıklar başlar.
Yusuflar, Yakup’tan; Hacerler, İbrahimlerden ayrı düşer.
Dâneler, başakta yana yana durdukları arkadaşlarından uzağa gider.
Hasret ve hicran birer tesbih tanesi olur herkesin elinde. Sabırla çekilir.
Sonra uzun preslenme yılları.
Ee iyiydik, önceden, ne güzeldik eskiden, denmez.
Başaklar halinde ahenkle salınıyorduk, denmez.
Niye bozuldu düzenimiz, denmez.
Niçin kırıldı mızrabımız, denmez.
Çünkü hasat zamanı toplanmayan tohumlar çürür.
Ki çürüme başlamamıştı diyen var mı biliyorum.
Eski zamanlar kolay zamanlardı.
Başaklar ana rahmindeki bebek gibi korunuyordu.
Bir arada, sırt sırta ve yan yanaydılar.
En büyük imtihan bazen nisan yağmuru bazen sert esen meltemdi.
Bazen seher serinliği, bazen aşırı güneşti.
Ötesinde bir sınanma ve imtihan yoktu.
Ama ya Temmuz sonrası, ya harman zamanı…
BAŞAKLARDAN, TANKLARIN PALETLERİNİN ALTINA
Asıl imtihan harman zamanı ve sonrası olur.
“Dâne”lerin kalitesi, Yaradan’ıyla bağı ve gerçek kalibresi bu süreçte ortaya dökülür.
Harman zamanında olacakları Kur’an tane tane anlatıyor:
Ve Kur’an, dâne dâne örnekler veriyor: Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. İbrahim, Hz. Meryem, Hz. Asiye, Hz. Aişe, Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud…
Tüm bu sorular ve örnekler harman zamanını bekler.
BU örnekler atlastan kıyafetler halinde bize teklif edilir.
Giyip giymeyeceğimize bakılır.
Herkes hayatının en zor sorularıyla boğuşur.
Haklı olarak yorulur. Kimi zaman yıkılır. Tekrar doğrulur.
Her yüzyılda yaşayan müminler benzer süreçler yaşamışlardır.
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan… ” (2/214) ayeti bunu vurgular.
“GÜZEL GÖRME” VEYA NOKTA-YI NAZAR
Tüm bunlar bir bakış açısı.
Bir gözlük meselesi.
Her insan hadiselere böyle bakamaz.
Bu, bir inanç alanı.
Dünyaya ait bit nâkise değil.
Gözlük camında Kur’an ve hadis yoksa böyle göremezsin, normaldir.
Kehf veya Tevbe suresini fark etmediysen böyle bakamazsın, normaldir.
Sahabiyi kabul etmezsen böyle inanmazsın, normaldir.
Ahireti nazara almayan ve metafizik gözlüğünden soğuyanların gördükleri normal olarak sadece is ve pas olur; toz ve çamur olur.
Yaşadıkları ise pişmanlık ve inkisar olur; atf-ı cürm ve isyan olur.
Bu ise kınamayı değil, dua etmeyi ve sahip çıkmayı gerektirir.
“Geçirilen imtihanın ağırlığı ve soruların terleticiliği nispetinde, fert, insanlık mektebinde sınıf geçmeye ve yükselmeye hak kazanır… Evet, sabah akşam onların çevrelerinde dolaşıp duran endişeler, yer yer yuvalarını sarsıp geçen açlıklar, susuzluklar, sıkıntılar, hatta mal ve canlarına gelen zarar ve ziyanlar, beklenmedik şekilde hâdiselerin demir paletleri altında kalıp ezilmeler, onları en sert çelikler hâline getirecek ve istikbale hazırlayacaktır…
Hadiseler mahruti bakabilenler için çile ve imtihanlarla harmanlanmış bu kutlu zaman dilimi, insanı gökler ötesi âlemlere uçuran bir kanat ve imtihanda görülen her sıkıntı da ona güç ve canlılık kazandıran bir iksirdir. Böyle birinin nazarında ateşlere atılmak, Yaratıcı’nın dostluğuna doğru atılmış en güçlü bir adım; çarmıhlara gerilmek de O’na yükselmenin yüce birer vesilesi sayılır.” (Sızıntı, İmtihan, 1982)
…
(Peki tohumlar saçıldıkları yere vardığında ne olur? Gömülmeyen, yeşermeye direnen tohumlar ne olur? Bu da sonraki yazının konusu)
Kaynak:Veysel Ayhan
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi