İlahiyatçı yazar Dr. Ergün Çapan’ın “Diyanet’in Fethullah Gülen Raporu ve yapılan ‘Cımbızlama Mühendisliği” başlıklı makalesini üç bölüm hâlinde yayımlamıştık. Bugün de Fikret Kaplan aynı konuda bir makale kaleme aldı.


Minibüsün kirli camından bakarken, “Ne bitmez yollar!” diye söylendi.
Söylenmek aslında pek âdeti değildi Ayşe’nin. Ufak tefek ve son derece narin
görüntüsünün aksine gayet dayanıklı ve sabırlı bir insandı. Ama öyle zamanlardan
geçiyordu ki bazen kendini fırtınalı denizde yolunu kaybeden küçücük bir sandal
gibi hissediyordu. Uykusuz gecelerin etkisiyle bedeni de iyice yorgun düşmüştü.
Hastane durağına gelince şöyle bir silkindi. Üstünü başını düzeltti. Yorulma
zamanı değil, diye düşündü. Yavaş adımlarla minibüsten indi ve yolun karşısına
geçti.
Nihayet devasa sağlık kompleksinin önüne varabilmişti. İrili ufaklı binaları,
kocaman bahçesi ve bahçedeki yüzlerce arabasıyla hastane, adeta bir girdaba
benziyordu. Elbette ki insanı girdap gibi yutan bir şehrin hastanesi de kendine
benzerdi. Bu şehir daha iki hafta önce eşini sessizce yutmuştu. Habersiz geçen üç
günün ardından karakoldan aramışlar, eşini gözaltına aldıklarını söylemişlerdi.
Lakin bu üç gün, gelin evi tazeliğinin buram buram her köşesinde soluklandığı
güzel yuvayı çöle çevirmeye yetmişti.
Eşinin Karakolda olduğunu öğrendikten sonra günlerce kapısında bekledi.
Eşi Hakkında bilgi vermedikleri gibi avukatıyla da görüştürmediler. Getirdiği
birkaç parça eşyayı kabul ettirene kadar akla karayı seçti. Yine o bekleyiş
günlerinden birinde başka bir mağdur yakınından gözaltındakilerin hemen
karşıdaki hastaneye her gün kontrole götürüldüklerini öğrendi.
Ayşe bunun üzerine hem karakol hem de hastane girişini gören bir bank buldu kendine. O
günden sonra her sabah köşedeki simitçiden tazecik bir simit ve içinde meyve
bulunmayan meyve sularından aldı ve gün boyu o banka oturup eşinin yolunu
gözledi. Lakin ne gelen vardı, ne giden… Bazen kendine, “Hadsiz bekleyişler
serüveni diye kitap yazsam yeridir.” diye acı acı söylenirdi. Hadsiz ve yalnız
bekleyişler… Eşinin anne ve babası çok yaşlı ve hastaydı. Kendi ailesi de
Anadolu’nun öbür ucunda oturuyordu. Bu nedenle, elinde hâlâ silinmemiş kınası,
karakol ve hastane kapısında hava kararana kadar yapayalnız beklemek düşmüştü
ona.
Birkaç gün sonra babası aradı. Hastanede çalışan bir köylüsüne ulaşmış.
Adam başta “Olmaz!” filan dese de, “En azından hastaneye gelip gelmediğini
öğrenirim.” demiş. Sonra da dahiliye polikliniğinde yattığını haber vermiş.
Haberi alınca hemen polikliniği bulmaya çalıştı. Karakol “Bizde!” diyordu, bu
adam hastanede yattığını söylüyordu. Ayşe’nin kafası karışmıştı. Binbir zorlukla
polikliniği buldu. Merdivenlerine yöneldi. Ama kendini iyi hissetmiyordu. Soğuk
soğuk terlemeye başladı. Damarlarından kan çekiliyordu sanki. Bacakları âdeta
onu taşımaktan vazgeçmişti. Yer çekimine yenik düşmemek için merdiven
korkuluklarını can havliyle tuttu. Ensesi zonklamaya başladı. Titreme sardı tüm
vücudunu. Ağırlaştığını hissetti. Dayanamadı. Düşmeye engel olamayacağını
anlayınca gözlerini kapattı.
Son anda bir el yakaladı onu bileğinden.
-Ayşe!
Tam düşeceği esnada poliklinik kapısından çıkan bir bayan onu tüm gücüyle
tutmuş ve kendine çekmişti. Arkadaşı Hale’ydi onu tutan kişi. Ayşe dördüncü
sınıftayken Hale birinci sınıf hemşirelik öğrencisiydi. Bir yıl beraber kalmışlardı.
Harika anılar biriktirmişlerdi. Ayşe’nin mezun olduğu gün ayrılacakları için çok
ağlamıştı Hale. Ümitlendi Ayşe. Tanıdık birini, hele Hale gibi candan bir arkadaşı
karşısında görmek dizlerine fer getirmişti.
Ama Hale bu karşılaşmadan pek memnun görünmüyordu. Ayşe’nin sararıp
solmuş yüzünden bunun rastgele bir ziyaret olmadığını tahmin etmişti. Çünkü
çalıştığı polikliniğe polisler her gün gözaltındakileri muayeneye getirirdi. İyice
tedirgin oldu Hale. Ayşe’nin arkadaşı olduğunun, hatta onunla aynı evde
kaldığının öğrenilmesi işini kaybetmesine neden olabilirdi. Buz gibi bir ifade
takındı yüzüne. Neredeyse bağırmaya varan bir ses tonuyla:
-Hanımefendi! Lütfen diğer kapıdan giriniz. Burası personel girişi…
Ayşe’nin başından aşağı kaynar sular döküldü. Gözleri doldu.
– Hale Hanım, bir sorun mu var?
Konuşan kişi, kıyafetinden hastane personeli olduğu anlaşılan genç bir
adamdı. Elinde sigarasıyla yanlarına geldi. Hale, Ayşe bir şey der korkusuyla
hemen atıldı.
– Hanımefendi, yanlış gelmiş. Ona yolu gösteriyordum.
-Tamam o zaman. Şu teröristlerin yapışkan akrabaları habire onları sorup
duruyor, kapıdan kovsak bacadan giriyorlar. Eğer böyle bir durum varsa bileyim.
Sonra Ayşe’ye döndü ve pis pis sırıtarak:
-Teröristsavar derler bana burada, dedi.
Hale:
-Hayır, hanımefendi gidiyor zaten, dedi ve Ayşe’ye eliyle diğer girişi işaret
etti.
Yaşadığı hayal kırıklığının tarifi yoktu. Hale’nin bakışındaki tiksintiyle karışık
nefret ifadesi ayrıca canını yakmıştı. Propagandalarla kurulan baskı düzeniyle
recmedilmek… Ondan da öte sevdiklerinin de bu taşlamaya iştirak etmesi…
Gözlerine dolan yaşlar yanaklarından süzülmeye başladı. Sessizce niyaza durdu:
“Allah’ım! Garibim, bîkesim, acizim. Sahibim sensin. Ne olur beni bırakma!”
O gün poliklinikten yine cevap alamadı Ayşe. Ama en azından eşinin nerede
olduğunu öğrenmişti. Ertesi sabah yeniden geldi. Uzaktan Hale’yi gördü. Yanına
gitmeye cesaret edemedi. Gün boyu düşündü: “Bir kere daha gidip sorsam…En
azından eşimin durumunu öğrensem…” Ama öte yandan gururu çok yaralanmıştı.
Ayrıca o işgüzar adam gerçekten Hale’nin başına iş açabilirdi. Ona zarar vermek
istemezdi. Bu gelgitler arasında akşam etti. Minibüse yöneldi. O esnada Hale’nin
işten çıktığını gördü. Ayşe bir ümit kırıntısı ararcasına yüzüne baktı arkadaşının.
Hale yine tedirgin olmuştu. Ama kaçırmadı bakışlarını. Hafifçe minibüse işaret
etti. Ayşe şaşırdı. Bunu beklemiyordu.
Etrafa baktı, evet Hale başkasına değil ona işaret etmişti. Arkasını döndü,
Hale’nin minibüse binmesini bekledi. Ardından doğal davranmaya çalışarak
Hale’nin arka tarafındaki ikili koltuklardan birine oturdu, pencereden dışarıyı
seyre koyuldu. Sakin davranmaya çalışıyor ama kalbi ağzından çıkacakmış gibi
atıyordu. Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından Hale’nin sesiyle
kendine geldi:
-Müsait yerde!
Hale’den sonra birkaç yolcunun daha inmesini bekledi. Ardından onu takibe
başladı. Tren raylarına doğru yürüyordu Hale. Ayşe, yolun sonunda izbe bir alt
geçit olduğunu fark etti. Hale’yi takip ederek alt geçide girdi. Hafif bir ürperti
hissetti.
Duvarları tavana kadar grafiti yazılar ile kaplanmış alt geçidin kokusunun
ağırlığı nefesini kesti. Alt geçidin çıkışında Hale’yi, onu beklerken gördü. Elleri
ceplerinde Ayşe’ye yüzünü bile dönmeden konuştu Hale:
– Günlerdir hastane kapısında sabahın köründen gecelere kadar yapayalnız
bekledin. Boşa kürek çektiğini düşünmedin mi hiç?
Bu soru Ayşe’yi şaşırtmıştı. Hüzünlü bir tebessüm belirdi yüzünde:
-Hale… Hatırlıyor musun, o zamanlar her sıkılıp bunaldığımda söylediğim bir
söz vardı.
Hale evet anlamında başını salladı ve Ayşe’nin güçlükle duyabileceği bir sesle
mırıldandı:
– “Ne diye ye‘se düşeceğim? Ben Allah’a dayanmışım.”
Ayşe, derinliği sesine yansıyan duygularla:
-Hale, ben hâlâ aynı noktayım. Ben senin, gecelerce muhabbetler ettiğin,
beraber yemek, temizlik yaptığın, bazen omzuna yaslanıp saatlerce ağladığın
ablanım.
Gözlerini yere dikti Hale. En hararetli propagandalarla örülen o soğuk duvar,
samimi ve gerçek birkaç sözün çarpmasıyla yerle bir olmuştu işte.
– Eşini gördüm Ayşe Abla, sorgu esnasında ona çok eziyet etmişler. Bu
nedenle hastaneye kaldırılmış. O halde mahkemeye çıkaramayacakları için
iyileşmesini bekliyorlar. Ama endişelenme, durumu iyi. Ben de göz kulak olurum.
Yalnız ne olur, benimle iletişim kurma.
Hale, Ayşe’nin teşekkürüne fırsat bırakmadan kaçar adımlarla gitti. Ayşe de
bir süre Hale’nin gidişini izledi ve düşündü.
“Canım arkadaşım! Bütün kapıların yüzüme kapandığı bir anda, bütün
korkularına ve hakkımdaki onca olumsuz düşüncene rağmen Rabbim seni bana
bir gönül ferahlığı olarak gönderdi. Madem o zaman ne diye ye’se düşeceğim?”
Eşinin işkence görmüş olması ciğerini yakmıştı yakmasına ama, en azından
ondan bir haber almak ve Hale’nin ona yardımcı olacağını bilmek, Ayşe’yi
rahatlatmıştı. Günler süren ve kabusa dönen bir bekleyişin ardından biraz da olsa
dinlenebilmek için evinin yolunu tuttu.
Hizmetten | Esra Kaya.
Hazreti Gazzali’nin, İhya-i Ulumiddîn adlı eserini okuyoruz. Onun bahisleri ele alırken “vera” meselesini ifadesi sadedinde meseleye bakabilirsiniz. Elinizi bir şeye uzatacağınız zaman, mesela, “Bu bardak benim mi acaba? Bu tabak benim mi?!. Bu çay benim miydi acaba? Bu suyun parasını da ben vermiş miydim?” kuşkularını yaşama. Veya birine bağışladığınız bir kitabı, onun odasına gittiğiniz zaman, yine ona sormadan almama; “O kitabı acaba elime alabilir miyim?!” deme. Sen vermiştin başta, fakat artık onun mülkü olmuş o. “Ona elimi sürebilir miyim?!.” Ona elini uzatırken tereddüt yaşama. Vera… Bu ölçüde bir hassasiyet ile meselelere yaklaşma meselesi. İşte o ubûdiyetten ubûdete sıçrama basamağıdır, miracıdır, asansörüdür. Birinin hakkını tam vermeyince, bir yukarısına sıçrayamazsınız.
Bu açıdan da -geriye dönüyorum- sizin yaptığınız şeyler, enbiyâ-ı ızam’ın yaptığı şeylerdir. Onun için yolunuza “peygamberler yolu” deniyor. Çünkü peygamberler, yaptıkları şeyler karşılığında dünyevî hiçbir şeye o işi bağlamamışlar, hiçbir beklentiye bağlamamışlar. Dünyevî değişik şeylere bağlantılı olarak kutsal şeyler yapanlar bile, başarılı olamamışlardır ve ortaya koydukları başarılı gibi görünen şeyler de devam etmemiştir. Onun için onlar -bir kısım farklılıklarla pek çok ayet-i kerimede vurgulandığı üzere- إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ “Benim ücretimi verecek olan ancak Allah’tır.” beklentisizliğini seslendirmişlerdir. Aynı şeyi Yâsîn Sûresi’nde, Habîb-i Neccâr diyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) Kendileri hidayet yolunda, peygamberler yolunda yürüyorlar ve aynı zamanda karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar.
Eğer bir gömlek ile bu işe girmişlerse, mezara gidileceği ân bile, “Yahu kefen parası da yok, bunu bu gömlek ile mi gömsek acaba?!.” dedirtecek kadar o mevzuda istiğnâ ruhu ile hareket ediyorlar. “Allah için yaptığım hizmet karşılığında, bir cübbe ölçüsünde bir şey alacaksam, Allah canımı alsın, yerle bir olayım!” Bu mülahaza ile hareket etme!.. Dünyevî saltanat adına kutsalları kullanma değil de gerçekten Allah yolunda bile olsa, yaptığı hizmeti asla bir beklentiye bağlamama!..
Şayet “Onunla, başımı sokacağım bir binam olsun! Onunla, benim bir arabam, bir zırhlı arabam olsun; birkaç tane zırhlı arabam olsun!” diyorsan veya biraz daha Nemrutlaşarak “Bir sarayım olsun! Birkaç yerde, gittiğim her yerde başımı sokacağım bir villam olsun!” mülahazalarına kapılmışsan ve hizmetlerini onlara bağlamışsan, peygamberler yolundan çoktan çıkmışsın sen!.. Adım adım, “Acaba tam izine bastım mı?!” diye la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin!.. La’în şeytanı takip ediyorsun!.. Arasıra camiye gelsen bile, la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin. Kur’an, ölçü veriyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Kendileri, adım adım peygamberler yolunda yürüyor ve karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar!..”
Bu video 26/11/2017 tarihinde yayınlanan “PEYGAMBERLER YOLUNDA İBÂDET’TEN AŞK’A” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://herkul.org/bamteli/bamteli-pe…
Soru: İçinde bulunduğumuz asrın hayat tarzı ve beşerin korkunç sefaheti karşısında nasıl bir nesil yetiştirmeliyiz?
Cevap: Evvelâ şunu ifade etmek gerekir ki beşer, tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren ilerlemesini ne ile temin etmişse bugün de aynı yollarla temin edecektir. Değişik bir ifade ile arz edecek olursak, beşer neleri terk ederek bir çukura düşmüşse, yeniden onlara yapışıp tutunarak o çukurdan çıkacaktır.
Ayrıca bir mü’minin hatırından hiç çıkarmaması gereken bir diğer husus ise, hiçbir şart ve durumda insanlığın istikbali adına ümitsizliğe düşmemektir. İnsanlığın şu anki tasavvurları ve perişan hâli karşısında ümitli olmak çok zordur. Ancak bizler, beşerin bu durumuna değil, küçük plânda da olsa bir kısım gelişmelere ve Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) lütuf ve ihsanının her tarafta kristalleşmesine bakmalı ve ümitvâr olmalıyız.
İnsanlık, tarihin çeşitli dönemlerinde yirminci asırda olduğundan çok daha aşağılara sukût etmişti. Hazreti Âdem’le (aleyhisselâm) başlayan süreçte insanlığa sayılamayacak kadar çok peygamber gönderilmiştir. Bunların hepsini sayıp anlatma imkânına sahip olmadığımızdan konunun anlaşılması için birkaç misalle iktifa edeceğim.
Ulü’l-azm bir nebi olan Hazreti Nuh (aleyhisselâm) devrinde insanlık her şeyiyle iflas etmiş ve ahlâkî olarak derin bir çukura düşmüştü. Kur’an-ı Kerim’in beyanıyla yer bütün sularını fışkırtıp, sema sağanak yağmurlarla yeryüzünü göl hâline getirdiği gün, kavmine dokuz yüz elli sene emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münkerde bulunan Hazreti Nuh’la birlikte gemiye ancak birkaç elin parmakları sayısınca mü’min binmişti;[1] zira insanlık korkunç bir sukût içindeydi. Tufan sonrası hayatta kalanlar, yeniden çoğaldılar ve medeniyet adına bir hayli mesafe katettiler. Bu durum Hazreti Hûd (aleyhisselâm) ve ondan sonra da Hazreti Salih’e (aleyhisselâm) kadar böylece devam etti.
Her peygamberin devri, sanki bir bitiş ve bir başlangıcın uç uca geldiği bir nokta olmuş, bitişleri hep yeni başlangıçlar takip etmiştir. Tarihî gerçeklerle sabittir ki beşer, tükendiği her noktada daima yeni bir var oluşla bir kez daha kendi olmuş ve ayaklarının üzerine doğrulmuş, -Allah’ın tevfîk ve inayetiyle- yeniden zirveleşmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öncesinde de insanlık adına her şey yeryüzünden silinmiş, Arap yarım adasında tamamen vahşet hükümferma olmuştu. Ferdî ve içtimaî ahlâksızlığın yayılması temeli üzerine kurulan bir anlayış her tarafa hâkim olmuştu. Âkif’in ifadesiyle,
“Fevzâ (anarşi) bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.”
İşte tam bu dönemde beşerin kurtarılmasına vesile kılınan ve وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ “Biz, Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[2] ile tanıtılan Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) geldi ve insanî mânânın tam tükendiği bir noktada insanlığı yeniden ihya etti.
Bu arada -ehemmiyetine binaen- bir hususa dikkatinizi istirham edeceğim: Batı anlayışına göre gerçek bir medeniyetin tekniği, teknolojisi, sanayisi, sosyal ve psikolojik bütün yönleriyle insanlığa mal olabilmesi için üç-dört nesil lâzımdır. Bu üç-dört nesil vazifesini eda etmedikten sonra beşer, gerek şahsî ve içtimaî hayatı gerekse teknik ve sanayisiyle kendini gösteremeyecektir. Bu hakikate bütün insanlık tarihi şahittir. Meselâ Roma tarihini sarsan komünital sistemin kurucularından Kral IV. Agis’in (M.Ö. 241) ortaya attığı fikirler Yunan ve Roma medeniyetlerinde ancak iki-üç asır sonra gerçekleştirilmiştir. Martin Luther gibi kimselerin başlattığı ve Fransız ihtilalinin en önemli sebeplerinden biri olan halk hareketi, ancak birkaç asır sonra tatbik edilir hâle gelmiştir. Bütün bu gerçekleri bilen Batılı, itiraf ve takdir hisleriyle diyor ki: Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) işi sıfırdan başlattı. Üç-dört asırda ancak yapılabilecek şeyleri yirmi üç senede gerçekleştirdi. Taklit devresini atlatıp uyum devresine geçti; uyum devresini atlattıktan sonra da cemiyette tam olarak müstakil ve şahsiyetli fertlerin hâkim olduğu bir sistem tesis etti.
İnsanî değerler adına çukurun en dibine düşen günümüz insanı, ümidini yitirmeden, Hazreti Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselâm), onun, insanlığı sukûttan kurtaran prensiplerine ve -hadisin ifadesi ile– “Bir ucu Allah’ın elinde olan”[3] ipin beriki ucuna sımsıkı sarılabilirse –Allah’ın tevfik ve inayetiyle- düştüğü yerden bir hamlede çıkacaktır. Yine merhum Âkif’in ifade ettiği gibi,
“Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum,
Bir hamlede kayserleri, kisraları yere serdi!”
Bugün de aynı şeylerin O’nun düsturları ve prensipleriyle olması her zaman mukadderdir. Bunun icmalî mânâsı bu; kısa tafsili de şudur: Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), insanları ferden ferdâ nar-ı beyzâ hâline getirebilecek bir metotla hareket ediyor, şahıslar ve ailelerle meşgul oluyor, heptenci fertler yetiştiriyor ve “namaz kılmayan, oruç tutmayan, davamızın içinde görünse dahi kıblemize dönmeyen bizden değildir” diyordu.[4] İşte bu mânâda o dinin en küçük âdâbından, Allah’ın (celle celâluhu) önem atfettiği en büyük farz ve şeâirine kadar İslâm adına her şeyi harfiyen ele alma ve yaşama heptenciliği ile hareket ediyordu.
Evet, Resûl-i Ekrem’i (aleyhissalâtü vesselâm) Rehber-i Ekmel olarak tanımayan ve O’nun ortaya koyduğu prensiplere eskimiş kanunlar nazarıyla bakan bizden değildir. Böyle birinin çare adına getireceği her şey, bu milleti batırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Enstitülerimizde, İmam Hatip Liselerimizde, varsa kurslarımızda ve sair ilim-irfan müesseselerimizde bu heptencilik hâkim olmazsa, imanı zayıf, davranışları laubali ve sürekli his ve hevesâtını yaşayan insanların, din ve diyanete hizmetten daha çok zararları olacaktır. Bu hayırlı müesseseleri kuranlar, böylelerinin açtıkları uçurumları görecek ve yaptıklarına pişman olacaklardır. Ama biz, rahmet-i ilâhiyeden ümit edip sonsuz rahmetine sığınarak dileyelim ve dilenelim ki, buraya kadar bizi getiren Mevlâ-yı Müteâl, şu âciz kullarını bundan öte başıboş ve avare bırakmasın, ihsan ve lütfuyla elimizden tutsun, bizi kâmil mü’minler olmakla şereflendirsin!
[1] Bkz. Ankebût sûresi, 29/14-15.
[2] Enbiyâ sûresi, 21/107.
[3] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/125; İbn Hibbân, es-Sahîh 1/329.
[4] Bkz. Buhârî, salât 28; Tirmizî, îmân 2; Nesâî, îmân 9.
ABD Senatosu’ndan 54 üyenin, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a insan hakları konusunda baskı yapılması talebiyle kaleme aldığı mektupta Enes Kanter örneğinin verilmesi dikkat çekti. Türkiye’de Erdoğan yönetiminin hukuksuzlukları anlatılırken NBA yıldızı Kanter’in de mağdurlardan biri olduğu vurgulandı. Kanter’in Erdoğan’a karşı verdiği mücadele Türkiye’de de gündem oldu.
Gazeteci Ruşen Çakır, “Bir yanda Enes Kanter, bir yanda koca Türkiye Cumhuriyeti Devleti” diyerek ABD’li senatörlerin mektubunun önemine dikkat çekti. Türkiye’nin 15 Temmuz’la ilgili tezlerinde kimseyi ikna edemediğini vurguladı.
Aslında AKP ve Erdoğan yönetimi, 15 Temmuz’un hemen ardından harekete geçti. Ancak AKP’nin Hizmet Hareketi aleyhine kullandığı delil niteliği taşımayan, dedikodu niteliğindeki bilgi ve belgeler ne ABD yönetimi ne de başka bir ülke tarafından gerçekçi bulunmadı.
Anadolu Ajansı ise 15 Temmuz’un 4’üncü yıl dönümünde Türkiye’nin resmi girişimlerini tek tek şöyle aktardı:
ABD’den iadesi istenen isimler arasında Fetullah Gülen’in en yakınındaki isimlerden Cevdet Türkyolu, özel doktoru Kudret Ünal, gazeteci Ekrem Dumanlı, Emre Uslu, Hakan Şükür ve iş adamı İhsan Kalkavan gibi isimler de vardı.
Dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, 15 Temmuz’dan 1.5 ay sonra Türkiye’yi ziyaret etti. Dönemin ABD Başkanı Obama ve Erdoğan ise Eylül 2016’da G-20 Zirvesi için gittikleri Çin’de bir araya geldi. Görüşmelerde Erdoğan, tezlerini dile getirip iade konusunda ısrar etti. Erdoğan, Donald Trump yönetiminden de aynı taleplerde bulundu. Erdoğan’ın bu resmi girişimleri hem Obama hem de 2017’nin başında göreve başlayan Donald Trump yönetiminde karşılık bulmadı.
Erdoğan yönetiminin Hizmet Hareketi aleyhine gösterdiği çabalar bunlarla sınırlı değildi:
İktidarın talimatı ile Dışişleri Bakanlığı da harekete geçti. Başta Washington büyükelçiliği olmak üzere dünyadaki bütün temsilcilikler Hizmet Hareketi aleyhinde propaganda faaliyetlerine başladı. Erdoğan yönetimi ayrıca, astronomik rakamlarla lobi şirketlerini de zengin etti.

Erdoğan cephesinde bunlar yaşanırken ABD basketbol ligi NBA’de tarih yazan Enes Kanter, tek başına Türkiye Hariciyesi’ni gölgede bıraktı.
Yıldız oyuncu Enes Kanter ile AKP ve Erdoğan arasındaki gerilim aslında 15 Temmuz’un öncesinde gün yüzüne çıkmıştı. NBA’deki başarılı performansına rağmen Basketbol Milli Takımına çağrılmayan Kanter, 23 Haziran 2015’te yaptığı açıklamada “Siyasi görüşüm nedeniyle milli takıma çağrılmadım. Vatanım adına da, demokratik değerler adına da endişe verici” ifadelerini kullandı.
Kanter, Mart 2016’da ise ABD’de Zarrab ve Halkbank soruşturmalarını yürüten Savcı Brett Bharara forması giydi. Sosyal medyada “Adamın dibi, hammaddesi” diyerek paylaşımda bulundu.
Kanter 15 Temmuz’un ardından hem sahada hem de saha dışında net bir şekilde tavrını ortaya koydu ve Türkiye’de yaşanan insan hakkı ihlallerini anlattı. 13 Kasım 2019’da Erdoğan’ın ziyaretinden önce ABD Kongresi Enes Kanter’i ağırladı. Çoğunluğunu Amerikan Kongre Üyesi Milletvekillerinin ve siyasi danışmanların oluşturduğu yaklaşık 100 kişilik gruba Kongre binasında bir konuşma yapan Kanter insan hakları ihlallerini ve Gülen Hareketi mensuplarına yapılanları detaylı bir şekilde anlattı. “Onların seslerini duyurma şansı yok” diye konuştu.
Konuşmasında Erdoğan’ı bu yüzyılın Hitler’i olarak niteleyen Enes Kanter, maruz kaldığı tehditlerin, kendisini motive ettiğini ve asla susmayacağını söyledi. Enes Kanter toplantı sonrasında Twitter hesabından, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dikkat çekmek için başlatmış olduğu ve “You Are My Hope” (Benim Ümidimsin!) sloganını kullandığı imza kampanyasına destek çağrısında bulundu.
Toplantıyı organize eden Senatörlerden Ed Markey, Trump’a Erdoğan için yaptığı Beyaz Saray davetini iptal etme çağrısı yaptı. Senatör toplantının bitiminde sosyal medya hesabından Kanter’in konuşmanın bir bölümünü yayınlayarak “Erdoğan’ın otoriterizmini kınayan bir yasa tasarısı hazırlıyorum. Konuşma özgürlüğünüzü her zaman savunacağız” yorumunu paylaştı.
Kanter, Mayıs 2020’de ise Amerika’nın önemli yayın kuruluşlarından MSNBC’de Türkiye’deki ailesinin yaşadığı mağduriyeti ve yaşanan hukuksuzluklardan bahsetti. Türkiye’de çok sayıda gazeteci, öğretmen, ev hanımı gibi pek çok kesimden insanın siyasi sebeplerle suçsuz yere cezaevinde olduğunu söyledi. Kanter, konuşmasının devamında binlerce suçsuz insanın cezaevlerinde koronavirüsü tehlikesi altında olduğunu belirtti.
CNN’e konuk olan Kanter, “Türkiye’de Erdoğan’ı eleştirirsen Teröristsin” ifadelerini kullandı. Erdoğan hükumetinin 5 yıldır Gülen’in iadesini istediğini ama bir tane bile olsa delil gösteremediğini ifade etti. Kanter BBC’ye verdiği söyleşide de ‘Tüm dünyanın Türkiye’de neler olup bittiğini bilmesini istiyorum. Hakikatleri açıktan söylemeyi bırakmayacağım” sözlerini kullandı.
Kanter ve Türkiye arasındaki bir başka gerilim ise kırmızı bülten tartışması oldu. Türkiye’nin hakkında yakalama talebiyle kırmızı bülten çıkardığı Kanter, ABD dışındaki ülkelerdeki maçlara yaklaşık 2 yıl gidemedi. Can güvenliği ve kırmızı bülten sebebiyle İngiltere’deki maçına gidemeyeceğini açıklayan Kanter’e Florida Senatörü Morco Rubio’dan destek geldi. Enes Kanter’in pasaportunun Türkiye tarafından iptal edildiğini belirten Senatör Rubio, Türkiye’de hükumeti eleştirmenin terörizm gibi gösterildiğini ve Enes Kanter hakkında da aynı şekilde terörizm davası açıldığını ifade etti.
Kırmızı Bülten nedeniyle ABD dışına çıkamayan Enes Kanter, Başbakan Justin Tredau hükümetinin verdiği özel güvenceyle Kanada’ya gitti. Boston Celtics’in Toronto’yu 118-102 yendiği karşılaşmada sahaya “Freedom for All” (Herkes için Özgürlük) yazılı tişörtü ile gelen Enes Kanter, parkeye de ‘Freedom’ (Özgürlük) yazdığı ayakkabılarıyla çıktı. Kanter, Tredau ile özel bir görüşme de yaptı.
Kanter, maçlarla ilgili sosyal medya paylaşımları ile de AKP’nin tepkisini üzerine çekti. Kanter 5 Şubat 2021’de takımının Philadelphia’yı yendiği maçı Boğaziçili öğrencilere hediye etti. 31 Ocak 2021’deki Portland-Chicago Bulls maçının galibiyetini ise cezaevindeki babalara hediye ederek sosyal medya hesabından “Bugün babamın doğum günü, o şimdi özgür ama 2016 yılından beri Türkiye’de 96 bin 585 masum tutuklu var. Birçoğu işkence görüyor, hapishanelerde ölüyor, aileler acı çekiyor. Bugün elde ettiğimiz bu zaferi o masum babalara adıyorum” ifadelerini kullandı.

20 Ağustos 2020’de ise Kanter’in takımı Bostan Celtics, NBA’de Play-off’un ilk turunda Philadelphia ile karşılaştı. Maç sonrasında galibiyet sevincini Twitter’dan paylaşan Enes Kanter, mesajının devamında “Diktatör Erdoğan bu gece uyuyamayacak” cümlesiyle saraya gönderme yaptı. Kısa bir süre sonra @celtics resmi Twitter hesabının, Enes Kanter’i RT etmesiyle, Yıldız Oyuncuya Boston Celtics taraftarlarından büyük destek geldi.
AKP’nin Enes Kanter’e karşı attığı birçok adım ise karşılıksız kaldı. Onlardan biri de Türk Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi’nin (TASC) Kanter’e yönelik başlattığı kampanyaydı. AKP hükumetinin büyük finansman desteği sağladığı ve kendisine yakın kişileri yönetici yaptığı TASC’ın organize ettiği kampanyada Kanter’e ‘terörist’ iftirası atıldı. Twitter ise kuruluşun hesabını askıya aldı.
İktidar ve Kanter arasındaki gerginlik ilginç bir noktaya taşındı. Öyle ki, Enes Kanter’in sosyal medya hesabını takip etmek, Cemaat soruşturmaları kapsamında kimi dosyalara suç delili olarak konuldu. Kanter’in oynadığı birçok NBA maçı, Türkiye’deki spor kanallarında verilmedi. Yayınlanan maçlarda ise spikerler Kanter’in ismini söylemeden maçı anlatmaya çalıştı.
Kaynak:BoldMedya
Ya Rab bizde Âlemlerin Efendisi gibi sana dua ediyoruz: “Allah’ım, bize Recep ve Şaban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır”.
Özlem sona eriyor.
Rahmet mevsimi mübarek Recep ayıyla başlıyor…
Bir kere daha bizi sağlıkla 3 aylara kavuşturan Yüce Mevla’ya şükürler olsun.
Yeniden buluştuğumuz bu mübarek ayları nasıl değerlendirmeliyiz?
Moderatörümüz İlahiyatçı-Yazar Safi Ekmekçi soruyor, İlahiyatçı-Yazar Sayit Koçer cevaplıyor…
CANLI yayınımızı kaçırmayın.
11 Şubat 2021 Perşembe
19.30 Avrupa
21.30 Türkiye
13.30 Newyork
Sicili takdirle dolu… ama suçlu,
Hedefi adalet yolu… ama suçlu,
Vatan için kopmuş kolu… ama suçlu;
Gazi mi, hain mi anlayamadım..
Vazife demişler, yollara düşmüş,
İhanet çemberi, tuzağa düşmüş,
Vatanı uğruna toprağa düşmüş;
Şehit mi, hain mi anlayamadım…
Asılsız bir ihbar, kurgu mahkeme,
Mümkün mü dert yanmak abus hakime !..
Kanser mi, verem mi bir sor hekime !
Esir mi, mahkûm mu anlayamadım…
Suçu yok cezası, iki müebbet,
Müebbet içinde cennet muhabbet,
Edebi aşikar, dili bal şerbet;
Mahkûm mu, özgür mü anlayamadım…
Yolsuz bir mezraya tayini çıkmış,
“Kimse gitmez!” denen tabuyu yıkmış,
İnançla, sabırla bin ışık yakmış;
Deli mi, veli mi anlayamadım…
Kırık cama naylon muşamba germiş,
Ortaya eski bir yolluğu sermiş,
Yokluklar içinde eğitim vermiş;
Deli mi, veli mi anlayamadım…
Aklımda sorular, beynim kanıyor,
Dışarı buz gibi, içim yanıyor,
Dertliyim, görenler şair sanıyor;
Olanı biteni anlayamadım…
Hizmetten | Ahmet Selim
Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar’ın Hocaefendi Üzerindeki Etkisi Fethullah Gülen Hocaefendi, kendi üzerinde derin etkiler bırakan Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur’un farklılığını şu şekilde ortaya koymaktadır: “Ben Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) babamdan, annemden tevarüs ettiğim duygularla, düşüncelerle sımsıkı bağlıydım. Fakat Efendimizin insanlık çapında yaptığı şeyleri ister mucizatıyla, ister Reşhalarla Bediüzzaman’da gördüğüm zaman kendi kendime çocukluğumda şöyle dedim; ‘Demek ki ben uzaktan bakıyormuşum.
Uzaktan bana göz kırpan o yıldızlar, nerdeyse çocukların ellerini uzatıp yıldızları avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayacağım ufka girdi.’ Meseleler Bediüzzaman’ı okuduktan sonra benim için daha inandırıcı olmuştur. Mesela yine Zat-ı ulûhiyet meselesine iki kere ikinin dört edeceğinden daha kesin bir kanaatin bende hâsıl olmasına sebep olduysa, Allah’ın kalbimde iman nurunu yakması onun rehberliğinde olduysa benim ona minnet duymam bir vecibedir.
Üstad Bediüzzaman’ın, başka hiç kimsede görmediğim bir tespiti daha var; O, dünyanın üç yüzü bulunduğunu, bunlardan birincisinin esma-i ilâhiye, ikincisinin insanların hevesatlarına, üçüncüsünün de ahiret hayatının kazanılmasına baktığını söylüyor ki, gayet manidardır. Bediüzzaman’ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir.
Evet, o bir hizmet dâhisi ve hakikat-i Ahmediye’nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehli dünya ile yaka-paça olmuş, hapishanelerde gezmiş-dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır.
Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir. Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş ama, işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu asırdaki bir izdüşümü gibi davranmıştır.”
İlahiyatçı yazar Dr. Ergün Çapan ‘Diyanet’in Fethullah Gülen Raporu ve yapılan ‘Cımbızlama Mühendisliği’ ile ilgili üç yazılık bir makale dizisi kaleme aldı . Yazılan raporun nasıl bir metodla yazıldığını merak edenler için oldukça önemli bir analiz. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünü yayınlıyoruz.
(Not:Merhum Halil Şimşek Ağabey her Perşembe günü buradan bizlere sesleniyordu. Yazarımız İsmet Macit , onun köşesinde, onun daha önce söylediklerini sizler için derledi.)
NİÇİN HİZMET ETMELİYİZ?
Rahmetli Halil Şimşek Hoca’nın ders notlarından derlenmiştir…
Hizmet adına, bin bir türlü imkânlar içinde yüzüyoruz. Bu Hizmet’in, bizden önce geçen çilekeş temsilcileri, bizim sahip olduğumuz imkân ve fırsatlara sahip olsalardı, herhalde 25 yıllık işi 10 yıla sığdırabilirlerdi.
Biz ücretimizi almışız, hizmet gibi çok şerefli bir vazifeyi yapmak zorundayız.
HIZMET İNSANI
Bediüzzaman, Allah’ın büyük davasına sahip çıkma gayretine Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye demiştir. Ona göre Hizmet insanının vasıfları şunlardır:
Hizmette misal olma mevkiinde bulunanlar, her şeyleriyle “hizmet insanı” olmak zorundadırlar. Bunlar gece-gündüz durmadan koşturmalı, hatta onları kimse uyurken görmemeli. Kabilse günde 3 saat uyku bir iki saat diğer ihtiyaçlar, bunun dışında hep hizmet etmelidirler. Evet onlar, ancak bu şekilde etraflarına numune olabilirler. Bu ölçüde hizmete kendini adamış bir insan, zaman zaman evinin yolunu unutur zannediyorum. Ayrıca, hizmet insanı, kendisini davasından alıkoyacak her şeyi elinin tersiyle itmesini bilmelidir.
Hocaefendi Ölçü veya Yoldaki Işıklar yazısında Hizmet İnsanı’nın özelliklerini şöyle sayıyor:
Rabbim şu Hizmet nimetinin şükrünü hakkıyla ifa edenlerden eylesin!…
Hizmetten | Halil Şimşek
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi