YazarlarAktüel

Nezarethanede on iki saat | Zeki Gül

Öğle ezanı yankılanırken minarelerde..
Tefriciye duasını mırıldanıyorum, nereye götürüldüğümden, başıma neler geleceğinden habersiz, bileklerime takılı metal kelepçeyle..
Kitaplarda okuması çok kolaymış sabrı..
Sabrın kitapta yazdığı kadar kolay olmadığını öğreniyor ve yaşamak zorunda olduğumu hissediyorum tüm iliklerimde..

Sabah saatlerinde kahvaltı hazırlanırken tıpkı ecel gibi ansızın geldi polisler sıcacık hanemize..
Arama ve gözaltı kararı var diyerek dağıldılar evimizin her köşesine..
Şaşkın bakışlarla odalara giren polisleri gözetliyorum.  Bize ait olmayan bir şey bırakmalarından endişeleniyorum.
Diğer taraftan iç dünyamda şükrediyorum Mevlama..
Biliyorum ki kararı veren onlar değil..
“Kadere iman eden kederden emin olur.” ( Münavi, Feyzü’l-Kadir,3/187)Hadisi Şerifi imdadıma yetişiyor..
İç dünyamda tedirginlik azalıyor ve biraz daha rahatlıyorum..
Tüm arkadaşlarım alındığını biliyordum. Belli ki sıra bana gelmişti.. Bu aslında normal bir durumdu; çünkü ben yaşadığım şehirden memleketime yakın ve hizmetle tanıştığım ilk şehir olan Ankara’ya evimi taşımıştım.
Tıpkı dalgaların kayalıklara vurduğu gibi zihnimde bugün gelecekler, yarın gelecekler diyerek bekleyip duruyordum. İşte sonunda o gün gelmişti..
Düşüncemin hakikate döndüğünü hakkelyakin görmenin rahatlığı vardı içimde..
Aramada kadın polisin olmaması beni çok sinirlendirmişti..
Bu çok kaba bir davranış ve usulsüzlüktü..
Eşimin özel eşyalarına kirli ellerine uzanmasına müsaade etmedim,  ani bir refleksle engel oldum.
Evimizi darmadağın ettiler..
Ve beni polis aracına bindirip götürdüler..
Polisler, bir- iki gün sonra dönersiniz çok eşya almanıza gerek yok demişti..
Meğer polislerin ağzından çıkan her bir gün, seneye karşılık geliyormuş. Zira evime tam yirmialtı ay sonra dönebilmiştim. Sadece iddianamenin hazırlanması bile bir on bir ay sürmüştü.
Zor oldu eşimle vedalaşmam hem de çok zor..
Ardıma hiç bakmadım, başım dimdik ama içimde ateş kızıl kor.. Komşular şaşkın, komşular tedirgin, çünkü ne olup bittiğini bilmiyorlar, anlayamıyorlar..
Bizim gibi bir ailenin polisle ne işi olur anlam veremiyorlar..
Gözaltına alınmamı belli ki onlar da hazmedemiyorlar..
Eşim de çok soğukkanlı; ne bir damla gözyaşı ne de isyandan eser yok!
Ama biliyorum onun da içinde fırtınalar esiyor ve şimşekler çakıyor..
Acılarla dolu yüreğiyle dayanmaya çalışıyor başa gelenlere..
Bildiğim şu ki, az sonra kapıyı kilitleyerek arkadan ve hiç kimseyle birşey konuşmadan yalnız kalmak isteyecek..
Ve her zaman sığındığı ıssız koylarda bir çığlık olup açacak ellerini semaya gözyaşı dökülecek nisan mevsimi gibi ıslak gözlerinden..
Tek tesellim kızımın evde olmayışı..
İyi ki okuluna bırakmışım diye seviniyorum..
Bu manzaraların onun ruhunda açacağı tahribatı tahmin etmek zor olmuyor.
Yoksa bir ömür yankılanırdı onun yüreğimi parçalayacak
-Babacığım!- çığlığı atması…

Şimdi dönelim Ankara Emniyeti’nin loş koridorlarına…
Merdivenleri çıkıyoruz sağımda solumda dev gibi iki sivil polisle…
Çok acıtıyor bileklerimi sıkıp duran metal kelepçe…
Anlaşılan bu da bize reva görülen Halepçe…
Çantamı parmaklarımla tutabiliyorum…
Sert sert konuşmalar, çatık kaşlı bakışlar tedirgin ediyor beni…
Esir alınmış düşman askeri gibiyim, gözler nefret kusuyor…
Kim bilir ne büyük cürüm işledim kurgulu hayallerinde…
Bir odaya alıp sağdan soldan önden fotoğrafımı çekiyorlar. Özellikle tebessüm ediyorum…
Kilo ve boyumu ölçüyorlar..
-Yaz! Kilo yüz yedi, boy bir yetmiş yedi..
Sırtımda ar, ve saçlarıma yağmışken tıpkı lapa lapa kar..
Bırakıp da gidiyorlar beni demir parmaklıklar arkasına..
Kabre bırakılmış bir ölü gibi hissediyorum bu karanlık odada..
Meğer toplu mezarmış burası..
Beni aynı çileye maruz bırakılmış onlarca altın kalpli insan karşılıyor..
Bıçak açmıyor kimsenin ağzını..
Bitişik nezarethanelerden kadın- erkek ağlamaları yankılanıyor koridorda..
Ammarlar, Yasirler, Sümeyye ve Fatmalar..
Kim bilir arkada bıraktıkları yavrucakları kaç yaşındalar?
İşte ben de bu ağlamalara hiç dayanamıyorum zaten sulu gözlü biriyim, ben de salıyorum kendimi..
Sessizce akıttığım sımsıcak gözyaşlarında ıslanıyor boynum…

Eşlerinin yan koğuşlarda olduğunu öğreniyorum bir kaç arkadaşın…
Biliyorum ki kardeşlerimiz bir hizmet yolundayken bu duruma maruz kaldılar…
Ve hiç tereddüt etmeden yürüdüler, bir gün mutlaka başlarına zahirde acı, batında ise şeker-şerbet olan bu çilelere maruz kalacaklarını bile bile…
Tabi her dönemde olduğu gibi tökezleyip yolda takılanlar da oldu..
Evet, madem yol Allah yolu ve yolun kaderi bu o zaman tüm kalbimle haykırıyorum:
“Merhaba ilk ve son aşkım Hizmet ağacının meyvesi Mukaddes Çilem Merhaba!”..
Rabbime şükürler olsun suçsuz yere esir edilmiş bir iman ve kuran hizmetkarı olarak buradayım..
İnsanlar bir hiç uğruna batıl davaları ve bir anlık süfli nefsine uyarak işlediği suçlardan dolayı bu karanlık dehlizlerde yıllarca nasıl hapis yatar idrak edemiyorum.

Ara sıra koridorun duvarında asılı saatte bakıp duruyorum…
Geçme bilmiyor dakikalar saatler…
Ben de tüm İftiraya maruz kalmış onbinlerce masum gibi demirparmaklık arkasında esir olarak bulunuyorum.

Nezarethane girişindeki polislerde muhabbet koyu..
Pervasızca kahkaha atıyorlar ve hangi meyhanede demlendiklerini ve loto sonuçlarını tartışıyorlar..
Bir de garip ama gerçek şu ki; kanunları dinlemeyip kapalı mekanda sigarlar içiyorlar..
Boğuluyoruz ciğerlerinden çıkan zehirli pis dumandan..
Ve hiç tebessüm yok..
Bakışları zift saçıyor polislerin..
Ne zaman zanlı olduk, ne zaman terörist(?!)
Ve ne zaman adeta idamlık birer mahkum(?!)
Bilmiyorum ve asla bilemeyeceğim anlaşılan bu ifritten suallerin, canımızı acıtacak cevaplarını..
Hakaretin, aşağılamaların bini beş para..
Sahi nereden çıktı bu polisler yüzleri kara kara..

Nezarethanede on iki saat | Zeki Gül 2

Burada rızkımız sadece küçücük sade-yuvarlak, içi boş ekmekmiş..
Şükür ki sular kesik değilmiş..
İşte burası başkentin en güzide vip nezarethanesiymiş..
Tek koridora ardı ardına  dizili dört odada tam yetmişbeş kişiyiz..
Başım dönmeye başlıyor, sanki fırtınaya tutulmuş bir salda gibiyim..
Ah Rabbim yetiş imdadıma dardayım..
Sürekli zihinlerde sorular diziliyor..
Biz Kimiz? Burası Neresi? Buraya neden getirildik? Bu tuzağa nasıl düşürüldük ve buralardan nasıl kurtulacağız?

Kur’an-ı Kerimler ve Cevşenler bile verilmiyor..
Namazlar cemaatle eda edilemiyor..
Bunu bir Müslümana başka bir Müslüman yapmaz..
Dindar olamaz bunu yapanlar, yaptıranlar..
Tuzağa yakalanıp kafese konan aslanlar ve kaplanlar gibiyiz..
Çaresizlik hiç bu kadar acı vermemişti zulme uğrayan esirlere..
Ama biliyorum işte şimdi yaşamanın tam vakti sabrı.
Sabır ve namazla Allah’tan (cc) yardım dilemenin vakti..
Oturacak yer bile yok ki namaz kılalım doya doya..
Zar-zor bir boşluk bulup ancak eda edebiliyoruz münferiden kılabildiğimiz farz namazlarımızı..
Küçücük odada tam yirmi altı adam..
Tümü de adam gibi adam..
Aileler, haneler tarumar.
Yavrular anasız, yavrular babasız..
Yaşlı ana- babalar evlatsız..
Ve saraylarda keyif ve sefa sürüyorken, talihsiz nifak batağına batmış, güce tapınan bir avuç vicdansız..

Hiç kimseyi tanımıyorum ama ortak noktamız aynı, alınlarda ışıl ışıl secde izi..
Saatler geçmeye başlıyor yorgun bedenler yere istif oluyor bir bir..
Ve ardından çoğu arkadaşımız yorgunluktan uyuyakalıyorlar
altlarına serili koli karton üzerinde..
Rabbimizin, sanki insan suretinde gönderdiği melekleri yerlere serilmiş uyuyor nezarethanede..
Efendimizin (sav) sırtında üzerinde uyuduğu hasır izi belirmesi gibi masumların sırtlarına -cebri ve lütfi-sevkedildikleri bu mekanda koli kutusunun izi beliriyor..
Manzara aynı Asr-ı Saadetle.
-Hz Yasir Ailesinin- hapsedilişi gibi..
Ebu Cehillerin masumları esir alması gibi..
Tek farkları yaşadıkları asır. İlk sahabeler Kur’anın tenzilinde Efendimize ( sav) destek olmaları..
Bu asırdaki Hizmet İnsanlarının yaptığı ise Kuran ahlakına sahip bir nesil yetiştirmeye çalışmaları..
Aslında burada şahit olduğumuz manzaralar biliyorum ki çekilen çilenin henüz ilk evresidir..
Bu arkadaşlarımızın daha sonraki zaman zarfında ne kadar hapishanede esir tutulduğunu bilmiyoruz, belki de hiç bilemeyeceğiz..
Amel sandıkçalarında sadece ötelerde açılmak üzere kilitli olarak kalacak.
Ama tarihin şeref levhalarında yerini alacakları muhakkak..
Bu zulmün ardındaki (masum insanları fişleyenler, iftira atanlar, hasedinden kör olanlar, kimsenin olmadığı kuytu köşelerde savunması olmayan masum erkek- kadın – yaşlı demeden mülakat adı altında işkence yapmaktan haz duyan polisler, düzmece iddianame hazırlayan savcılar ve ona göre hüküm veren iradesini ipotek ettirmiş hakimler ve bu zavallıları yönlendiren fikir babaları) çekenler unutulur zannetseler bile elbet bir gün bu defterlerin açılacağı hesap meydanı olacaktır. Varsın zalim zulmüyle çekip ötelere gitsin..
Varsın bir avuç zavallı, kısacık dünya hayalarının tadını çıkarsın.
Ebedi hayatı, fani zevklerle kaybetsin.
Kimileri de inandıkları, “Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye” davası uğruna dünyanın rahatını terk edip canını, ömrünü, malını Hak Rızasını kazanma yolunda feda etsin.
Unutulmamalıdır ki altın kalpli hizmet insanlarına uygulanan bu soykırım ve çileler, elbette  tarihe geçmiştir..

Tek bir tuvalet ve lavabo var yetmiş beş insanın esir tutulduğu Başkentin vip nezarethanesinde..
Bulunduğumuz nezarethanenin bitişiğinden ara sıra ipek bir erkek sesi uyarı veriyor ve dikkat çekiyor erkeklere..
Ve iffet abidesi başlar yere eğiliyor, gözler kapatılıyor ya da sırtlar dönülüyor, zira kadınlar abdest almaya geçiyor…
Ortam çok boğucu, küçücük odada nefes alınamıyor..
Bir de oturduğum zeminde kapladığım alan sürekli daralıyor..
Dermansız kalıp uykuya yenik düşen arkadaşların sayısı her geçen dakika artıyor..
Perişaniyetimi farkediyor kenara yaslanmış muşamba sedirde oturan orta yaşlı bir kardeşimiz..
-Abi lütfen siz buraya gelin!
Aman Allahım bu ne büyük bir istiğna!
Bana altın değerindeki kendi yerini hediye ediyor..
Günler önceden bu kuyuya atılmış ve tabi olarak bizden kıdemli olanlar sedirde yer kapmışlar..
Kalanlar bilir; makam-mansıp, şan-şöhret, yaş-baş sökmez; varsa yoksa kıdemdir buralarda geçerli olan meta..
Israrındaki içtenliğe teslim olup kalkıp oturuyorum, eni kırk santim boyu iki metrelik muşamba sedirde benim de yerim oluyor artık..
Ağır vücudum nasıl da rahatlıyor ah bir bilseniz. Vücudumun yarısı dışarda kalıyor olsa bile muşamba sedirle belim bayram ediyor.
Abdesti korumam gerekiyor zira birazdan polislerin gelip beni götüreceklerini öğreniyorum..
Anlaşılan burada misafirliğim sona eriyor..
Hicret içinde hicreti yaşamıştım doksanlı yıllarda Kırgızistan’da…
Şimdi de Ankara’daki gözaltından alınıp uzaklara çok uzaklara…
On dört gün daha gözaltında tutulacağım akrepli nezarethaneme götürüleceğim…
Karadenizin hırçın dalgaları karşılayacak beni…
Garip bir hicret yaşatıyor bu talihsizler bana ve benim gibi buradan sevk edilecek esir kardeşlerime…

Bayanların nezarethanesinden de ses gelmiyor artık…
Ara sıra inilti ve için için ağlamalar duyuyorum yüreğim dayanamıyor bunların hiç birine…
Ve ben de sessizce ayak uyduruyorum masumların iniltilerine…
Ruhumun semasında kara bulutlar beliriyor, şimşekler çakıyor ve ardından dökülüyor rahmet göstergesi gözyaşları…
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin, “Gözyaşları” Başyazısı burada bambaşka bir manaya bürünüyor.
Ve ardından -Ölçü ve Yoldaki Işıklar kitabındaki “Hizmet İnsanı” yazısı zihnimde harmanlanıyor..

“Hizmet İnsanı gönül verdiği dava uğrunda, kandan-irinden deryaları aşıp geçmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı’ya karşı edepli ve saygılı..hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih….
Bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu davanın kara sevdalısı olarak, canı-cananı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbi olmalıdır.”(M.Fethullah Gülen. Ölçü ve Yoldaki Işıklar. Sayfa 208)
Zihnimde taşlar bir bir yerine oturuyor. Samsunda seksenli yıllarda da kaldığım hizmet evinden, büyüklerimin tavzifi ile hizmetin yurduna belletmen olarak geçmiştim. O gece şehirdeki tüm evlerimizi polisler basmış, benim dışımda tüm evde kalanlar içeri alınmıştı…
Demek ki herşey kader planında takdir edilmiş ve bana o zaman talih kuşu konmamıştı.
Unutmayalım ki, bu yola girmenin “elif-ba” sı sayılır yukarda özetlenen hizmet insanı vasıfları…
Bu yolun kaderidir çekilen ve çekilecek çileler.
“Bir dava müntesiplerinin kararlılığı ile alem şümul bir keyfiyet alır” diyor bir vaazında aksiyon kaynağı büyüğümüz…
Ve madem bu yolun tüm çilesine katlanmaktır verdiğimiz sözümüz. O zaman hep beraber avazımız çıktığı kadar koro halinde;
“Çıktık dikenli yollara!
Söz verdik Allah’a!
Dönersek kalleşiz!”
Diyecek ve inşallah sözümüzün eri olduğumuzu meleğe-semeğe yaşayarak göstereceğiz.

Bir yandan gözlerimden sessizce yaşlar süzülüyor, diğer yandan da büyüğümüzün geleceğimizi reflektör gibi aydınlatan ve içimizde heyecan uyandıran bu heyecan ve aksiyon kazandıran beyanlarıyla teselli buluyordum..
Evet, tüm liyakatsizliğime rağmen ben bir hizmet insanıydım ve işte hizmetimizin fikir mimarının pırlanta levhada tarihe mal olmuş yol haritası da böyleydi..
Ankara Emniyeti’nin Vip nezarethanesinde son anlarımdı..
Birden Efendimizin (sav) Hadisleri kalbimin hüznünü başka bir mecraya sürükledi.
“ (Mü’min kuluma) verilecek mükafaatın büyüklüğü, kendisine verilen belanın büyüklüğü nispetindedir.” (Camiussagir, Suyuti, Rami’z el Hadis)
Daha sonra iki yılı aşkın geçireceğim hapishane hayatımın ne anlama geldiğinin şifreleriydi bunlar.
Halbuki tüm zerrelerime kabul ettirdiğim gerçek şu idi; zalim zulmetse de kader adalet ederdi. Ve ben, kendi hesabıma bende saklı günahlarımdan arınma kurnası olarak kabullenmiştim tüm başıma gelen musibetleri.
Yaşadığım bu çileler -bu işin bidayetindeki Eslaf-ı İzamın yaşadıklarının yanında bir hiç idi..
Kızgın kumlarda işkence görmemiş, demir taraklarla etlerimiz lime lime edilmemişti..
Çaprazlama el- ayaklarımız kesilmemişti..
Ağaç koğuklarında testereyle kesilmemiştik..
Ve bu emanet hayat, elbette şu veya bu şekilde benden bir gün mutlaka alınacaktı. Allahın dinine hizmet etmek en büyük vazifemiz ve Hakkın Rızası da en büyük ümniyemizdi. Rahatlıkla söyleyebilirim ki;
Tüm hayatımız Hizmet- i İmaniye ve Kuraniye yoluna feda olsun..
Ey Rabbimiz!
Bizler senden de senden gelen her şeye de peşinen razıyız..
Taşıyamayacağımız yüklerle sınama bizi..
Bizi hizmetsiz bırakma!
Ayaklarımızı kaydırma!
Madem “Kişi sevdiğiyle beraberdir” diyor Efendimiz (sav)(Buhari.edeb,96)
Biz seni, Resulunü ve Senin yolunda olan Hizmet İnsanlarını çok seviyoruz.
Bizleri onlarla haşret!
Lütuflarınla serfiraz eyle…
Lütfen gönülden bir “amin” de siz der misiz?

Hizmetten | Zeki Gül

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu