Aktüel

“Moritanya’da doğan ilk Türk bebeği” annesi Fatma Esra Tosun’un İzmir’den Sibirya’ya, Afrika’dan Pakistan’a uzanan yolculuğu

Fatma Esra Tosun, Pakistan’da yaşadığı 13 yıl boyunca PakTürk Okulları’nın farklı şubelerinde idarecilik ve öğretmenlik yapan bir eğitimci. 2018’de ülkeden ayrılmadan önceki ‘zaruri’ işsizlik dönemi haricinde, yıllarca yoğun eğitim faaliyetlerinin içinde bulundu. Fakat, O’nun Pakistan’a gitmeden önceki hayatı da mücadelelerle dolu. “3 çocuk annesi Fatma öğretmenin her çocuğu farklı ülkelerde doğdu” diyerek küçük bir ipucu verelim. Bir eğitimci olarak onu tanımak, Pakistan’a yolunu düşüren niyetlerini ve orada türlü zorlukları, tehlikeleri cesurca karşılamadaki motivasyonunu anlamak için 1990’lı yıllara, İzmir’e kadar gitmemiz gerekiyor.

Emekli askerî pilot babanın evinde, annesiz büyüyen iki kız kardeşten biri Fatma Esra, diğeri Emine Emrah. Bu öksüz kardeşlerin ‘ablalarla’ ilk tanışması, babalarının onları iyi yetiştirme gayreti, Fatma Esra Hanım’ın okul hayatı, evliliği ve bir eğitimci olarak Sibirya’ya doğru ilk yurt dışı yolculuğu.. Onun hayat hikayesi, Hizmet Hareketi’nin ilk gönüllü kadın eğitimcilerinin hikayelerine de ışık tutar mahiyette.

-Pakistan’a gitmeden önceki hayatınızı biraz anlatır mısınız?

İzmirliyim. Ben 11, kardeşim 10 yaşındayken annemizi kaybettik. Orta 1’e başladığım seneydi. Babam emekli askeri pilottu. Orta 3’ten sonra (8. sınıf) Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) Hemşirelik Bölümü’nü tam burslu olarak kazandım. Aynı sene girdiğim başka bir sınavda İzmir Güzelbahçe Anadolu Lisesi’ni kazandım. 3. seçeneğim de evimize çok yakın olan Çifteminare Kız Kur’an Kursu’na gitmekti. Şimdiki adı Raif Cilasun Kız Kur’an Kursu, o zamanlar meşhur Kestanepazarı Erkek Kur’an Kursu’nun kız bölümüydü. Rahmetli Raif Cilasun daha vefat etmemişti. Onun başlatmış olduğu Arapça bölümü vardı. Kursta hafızlıkla beraber Arapça eğitimi veriliyordu. Oraya da sınavla öğrenci alınıyordu. Ben de sınavda başarılı oldum.

-Diğer okullar da çok kaliteli ve cazip görünüyor. Neden Kur’an kursunu tercih ettiniz?

Bilmiyorum, ‘sevk-i ilahi’ mi desem? Babam GATA’ya gitmemi çok istedi asker olduğu için. Ben de aslında tıp okumak, doktor olmak istiyordum. Hemşirelikten tıpa geçebilirdim. Babam da teşvik etti ama nihayetinde “Sana bırakıyorum, üçünden birini tercih et.” dedi. Babam, annemin vefatından 1 sene sonra tekrar evlenmişti. Üvey annem vardı yani. Aslında Kur’an kursu eve çok yakındı ama bilemiyorum neden o kararı verdim. Belki oranın manevi havası, belki Raif amcanın konuşmaları beni etkiledi. Raif amca annemi de tanıyormuş. Annem Kur’an kursu öğretmeniydi ama evlendikten sonra yapmamış.

Nihayetinde Kur’an kursuna gitmeye karar verdim. Giriş sınavını iyi dereceyle kazanmıştım. Babama beni hafızlığa almak istediklerini söylemişler ama ben hafız hocalarından korkuyordum, biraz sert hocalardı. “Hafızlık olmasın baba, ben Arapça istiyorum.” dedim. Günde 8 saat eğitim alıyorduk. İlk 5 saat konuşma, kalan 3 saat de hadis, fıkıh, tefsir alanlarında Arapçadan tercüme yapıyorduk. 2 sene böyle devam etti. O dönemde İmam-Hatip Lisesi’ni de dışardan bitirmek istedim. Sınavlara hazırlandım ve 56 sınavdan 50’sini geçtim. Kalan derslerden de muafiyet hakkı verilmişti. Böylece liseyi bitirmiş oldum. O sene yine açık öğretim sınavlarına girmiştim. Sosyal bilimler bölümünü kazandım. Ayrıca o sırada dershanede kalıyor, yurtta kalan imam hatip lisesi öğrencilerine de belletmenlik yapıyordum. Malhun Hatun Koleji’nde de dış ülkelerden gelen öğrencilerle ilgileniyor, derslerine yardımcı oluyordum.

-Anlaşılan, öğretmenlikten önce zaten gönüllü olarak eğitim faaliyetlerine başlamışsınız. Peki bu nasıl oldu?

Babam Risale-i Nur talebesidir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi ile bizzat görüşmüş. Bulduğu her fırsatta Allah’ı anlatır, iman hakikatlerinden bahsederdi. İzmir’de 15-20 dakikalık bir şehir içi otobüs yolculuğunda bile birini bulur, konuşmaya başlar ve zor inerdi otobüsten. Yanında oturan kim olursa olsun Üstad’dan, Risalelerden bahsetmeye başlardı. Annem vefat edince bizim geleceğimiz için kaygılanmaya başlamıştı. “Bu çocuklar nasıl yetişecek, ne olacak?” diyordu. Bir gün yine şehir içi otobüste yanında oturan genç bir ablaya bizlerden bahsetmiş. 9 Eylül Üniversitesi’nde İktisat okuyan Nesibe isimli bir abla. “Benim iki kızım var, kimlere emanet edeceğimi bilmiyorum.” demiş. Nesibe abla da “Biz gelelim, konuşalım onlarla” diyerek babamdan adresi almış. Bizim bir şeyden haberimiz yok tabi, bahsetmedi babam bize.

Bir gün kapı çaldı; baktık birkaç abla gelmiş. Kardeşimle şaşırdık çünkü annem vefat ettiğinden beri evimize kimse uğramamıştı. Babam artık yalnız bir erkek olduğu için, evin hanımı olmayınca komşular falan gelmiyordu. Nesibe abla ve diğerleriyle tanıştık. “Sizi almaya geldik” dediler. Babam öyle sevindi ki onları görünce. Bizi onların yanına kattı. Ondan sonra ablalar nereye biz oraya. Daha ilk gün bizi bir vaaza götürmüşlerdi. Hiç unutmuyorum, vaaz eden hoca efendi Azerbaycan’daki Müslümanların sıkıntılarını anlatırken ağlıyordu.

-Galiba o atmosfer sizi hayli etkilemiş..

Vaizin anlattıklarından bir şey anlamıyordum ama camideki cemaat ağlıyor diye ben de ağlıyordum. Başka bir ülkede sıkıntıda olan Müslüman kardeşler ve onlar için ağlayan bir hoca.. Bunlar beni çok etkilemişti. Bazı insanlar öz kardeşi için bile ağlamazken orada hiç tanımadığımız insanlar için ağlıyorduk. Ablalar sağ olsunlar bizi bir daha bırakmadılar. Okuma programlarına, etkinliklere götürdüler. Babama, “Hacı amca biz kızları alıyoruz” demeleri yeterliydi. Sema teyze, Aynur abla gibi değerli isimlerin Risale-i Nur sohbetlerine de gidiyorduk ama daha küçüğüz. Anlatılanlardan bir şey anladığımız yok. Onlarla beraber Kur’an, Cevşen okuyoruz, sohbeti de dinliyoruz. Arada uykumuz gelince uyuduğumuz da oluyor ama oraya gitmedeki en önemli motivasyonumuz şuydu: Annemin yemeklerini özlüyoruz ve oradaki ablaların yemeklerini bekliyoruz. Ablalar da farkındaydı aslında bu halimizin. Öksüz diye bize ayrıca anlayış gösteriyorlardı (gözyaşları). Allah razı olsun ablalardan, teyzelerden. Bize sahip çıktılar. O sohbetlerde okunan Kur’anların, Cevşenlerin feyizlerini hiç unutamıyorum. Biz orada belki iki lokma anne yemeği yiyorduk ama ruhumuz da doyuyormuş aynı zamanda. O zaman anlamıyorduk bunu ama seneler geçtikçe gördük tesirlerini.

-Eğitim hayatınız nasıl devam etti?

Kur’an kursu eve çok yakın olmasına rağmen evde üvey anne olduğu için yurtta kalmayı tercih etmiştim. Yurt hayatı çok farklıydı. O sırada aynı zamanda camide çocuklara Kur’an ve dini bilgiler öğretiyorduk. Kur’an kursunda çok güzel zamanlar geçirdik. O ablalar bize örnek oldular. Ondan sonra biz de başkalarına rehberlik etmeye başladık. Sınavlarda başarılı olup lise diploması alınca üniversite sınavlarına girdim ve Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde Sosyal Bilimler Bölümü’nü okudum. Aynı zamanda 9 Eylül Üniversitesi’nin açtığı 1 yıllık okul öncesi ve ilkokul öğretmenliği programına devam ettim ve oradan da diploma aldım. Eğer Türkiye’de kalmış olsaydım o dönemde ilköğretim öğretmeni olarak atanmış olacaktım. Fakat tam da o sıralarda eşimle tanıştık. Evlendikten sonra onunla beraber o sırada çalıştığı Rusya’daki özerk bölgelerden Başkurdistan’a gittim.

-Evlilik süreciniz nasıl oldu? Eşinizden de biraz bahseder misiniz?

Eşim Nebi bey Mısır El Ezher Üniveristesi mezunu ve Başkurdistan Devlet Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi. Arapça okutmanlığı yapıyordu. 1997’de ikimizi de tanıyan bir büyüğümüzün vesilesiyle tanıştık. Evlenmeye karar verdik fakat babam İzmir dışına göndermiyordu ki beni, yurt dışına gönderir mi? Zaten çevremde Başkurdistan diye bir ülke olduğunu bilen yoktu. Hatta orada doğan ilk çocuğumuzu nüfusa kaydettirmek için İzmir’de nüfus idaresine gittiğimizde “Doğum yeri Başkurdistan” diyoruz, kimse bilmiyor. “Kürdistan mı yoksa?” diyordu memurlar. “Haritada göster” dediler ama haritada yeri bile yoktu gerçekten. Fotoğraflar gösterip ispat etmeye çalışıyorduk.

Fatma Esra ve Nebi Tosun çifti, ilk çocukları ile Başkurdistan’da bulundukları yıllarda.

-Babanız nasıl razı oldu evliliğinize?

İstemeye geldikleri gün nerdeyse çarpıldı eşime babam. Daha ilk o gün görmüştü. Ağzı dili tutuldu sanki, bir şey diyemedi. Sadece “Tüh pek de uzakmış” diyordu sürekli. Benim Nebi Bey’in nerede çalıştığını bilmediğimi sanıyordu. “Neredenmiş baba?” diye sordum. “Rusya’danmış” dedi. “Uzak değil ki, Rusya şurası..” dedim. Babamın çevresinden dolayı, daha önce istemeye gelenler hep askerdi. Bir gün babama “Asker komutasında kaldığım yeter, bir askerle evlenmek istemiyorum” diye çok net söylemiştim.

Sonra babam Nebi Bey’in ailesiyle tanışmak istedi. Aydın’ın Madran dağında bir köyde yaşıyorlardı.  Hayatımda köye gitmemiştim. Babam onları da sevdi. Sonraki yıllarda babamla kayınpederim kardeş gibi olmuşlardı. Çok sevdiler birbirlerini. Babamın kardeşim ve benimle ilgili hep bir endişesi vardı. Küçük yaşta annemizi kaybettiğimiz için bizi anlayacak, annelik yapacak bir kayınvalidemiz olmasını istiyordu. Bu anlamda eşimin ailesini çok sevdi, onayladı. Kalabalık bir aileydiler. Eşim 7 kardeşin en büyüğü. Yaş olarak bazılarından küçük olsam da onların hepsinin ablası oldum. Çok saygılıydılar bana karşı. Köye ilk giderken babam etrafa bakıyor “Allah’ım ben kızımı nereye verdim” diyordu sürekli. Fakat eşimin ailesinin sıcakkanlılığı, beni güzel karşılamaları her türlü endişesini unutturdu. Okumuş bir gelin, asker kızı, İzmir’den geliyor vb. önemliydi bunlar. Ben de onları çok sevdim. Şive olarak anlamakta biraz zorlansam da.. Ailece oturduğumuzda konuşmaları pek anlamıyordum. Anlamasam da onlar gülünce gülerdim. Kayınpederim konuşmalarını açıklardı arada.

-Evlilik ve yurt dışına gitmek gibi insan hayatında çok önemli dönüm noktalarını kısa zamanda yaşamışsınız. Neler hissettiniz giderken?

1997’de nişanlandık. Aslında eşim hemen o yıl kısa süre içinde evlenmek ve beraber gitmek istedi ama babam razı olmadı. Nişan, düğün gibi bütün geleneklerin yerli yerince yapılmasını istedi. Ben de açık öğretimde ilk senedeydim. O yıl içinde 9 Eylül Üniversitesi’nden aldığım eğitimi de tamamladım. 1998’de evlendik ve düğünden 2 hafta sonra yola çıktık. İlk kez ailemden, ülkemden ayrılmış oldum. İstanbul’dan ayrılırken arkama dönüp baktığımda “Artık tek başınasın,” dedim kendime; “İyisiyle kötüsüyle her şeyi kendin yapacaksın, tek başına durmayı öğren!..”

Başkurdistan’a gidince Nebi Bey üniversitede okutmanlığa devam etti. Aynı zamanda tekrar üniversite okumak istedik. Önce sınava girdik ve başarılı olduk. Oradaki devlet üniversitesinde öğrenci olarak başladık. İlk ve tek Türk kadın öğrenci bendim o üniversitede. İngilizce, Rusça ve Türkî diller öğretmenliği yani filoloji okudum. Başkurdça, Tatarca, Kırgızca gibi dilleri de öğrenmiş oldum. Rusça çok ağır bir dil. Biraz dil öğrenmeye karşı yatkınlığım olduğunu orada fark ettim. İngilizceyi çok az biliyordum. Rusça hakkında hiçbir fikrim yoktu.

3 çocuğum var. İlk kızım Nebil Nevin (Nevin annemin ismi) Başkurdistan’da; diğerleri Moritanya ve Pakistan’da doğdu.

Fatma Hanım, Başkurdistan’dan sonra Senegal ve Moritanya’da da görev yaptı.

-Pakistan’a gitmeden önce başka hangi ülkelerde bulundunuz?

Başkurdistan’da 5 yıl yaşadıktan sonra Batı Afrika ülkesi olan Senegal’e geçtik. Fakat orada resmi dil Fransızca olduğu için okulda çalışmadım. Ama evde öğrencilere İngilizce dersi veriyordum. Fransızca bilmediğim için orada biraz zorluk çektim. Zaten fazla kalmadık. 1 yıl sonra Moritanya’ya geçtik. Orada ilk kez bir Türk okulu açılacaktı ve eşimle ikimiz de Arapça bildiğimiz için görevlendirildik. Hem ortaokulda hem lisede Arapça ve İngilizce öğretmenliği yaptım. Oğlum Mehmet Selim orada doğdu. Hatta o dönemde STV’de yayınlanan Ayna programında “Moritanya’da doğan ilk Türk bebeği” diye anlatıldı bizim oğlan. O zaman 3 aylıktı oğlum ve babamlar da ilk defa TV’de gördüler. Moritanya’da o yıllarda hâlâ kızlar okutulmuyordu. Zaten doğru dürüst hastane, kadın doktor, sağlık çalışanı vb. yoktu. Bizim okul ilk defa kız öğrenci alan okuldu. 2 yıl kaldık ve Eylül 2005’te Pakistan’a geçtik. Oğlum 9 aylık, kızım da 6 yaşlarındaydı.

Kaynak: Pakturkfile.org 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu