Yazarlar

Meyil-i tahrip | Hüseyin Odabaşı

Şu an dünyamız, yaşanan haksızlıklardan dolayı zulüm kazanına döndü. Üzerinde sorumsuzca hayat süren insanoğlunun her türlü ahlaksızlık ve rezaletlerinin yaşattığı dertlerinden dolayı sırtı kambura dönmüş olan yaşlı dünyamız bu hale daha ne kadar dayanır bilinmez.
Bir sâri hastalık gibi dünyamızın her tarafına yayılmış olan zulüm ve haksızlıkların giderilmesi için bir hikmete binaen Allah’ın duygu olarak insanoğlunun içine koyduğu zulüm yapmak, yıkmak ve bozmak meylinin tamir ve terbiye edilmesi gerekir.
Zulüm yapanların yanına kar kaldığı müddetçe insanların içindeki meyil-i tahrip damarının kökünün kesilmesi de mümkün olmaz. Zulmü yapanlar anasından doğduklarına pişman olmalılar ki içlerindeki şeytan endeksli nefis kaynaklı meyil-i tahrip duyguları dumura uğrasın ve sönsün. Çünkü zararlı şeyleri yok etmek maksadıyla Allah(c.c) hemen hemen her insanın içine tahrip ve yok etme meyli, duygusu vermiştir. Fakat bu duygu istikametini bulamadığı zaman insan iyi, hayırlı ve güzel olan şeylerin de tahrip edilmesinden fevkalade lezzet ve zevk almaya başlar. Keyfine tabak kırmadan sınıfındaki arkadaşının kalemini kırıp defterini yırtmaya, oradan memleketleri yakıp yıkıp yok etmeye varıncaya kadar meydana gelen bu tür tahribatların temelinde meyil-i tahrip duygusu vardır. Ve maalesef bu tahrip duygusu zamanımızda yakıp yıkmalı profesyonel bilgisayar oyunlarıyla beslendiği için neslimiz yıkmanın tiryakisi, tahribin bağımlısı canavarlar olarak yetişti.
Bu duyguyu terbiye etmeli veya durdurmalıyız. Tahripten zevk alanları tamirden neşe duyar hale getirmeliyiz. Yoksa yıkmanın kolaylığından ve tamirin zorluğundan kaynaklanan kuvvet dünyamızı daha da yaşanmaz hale getirecek ve zamanla tarifi imkânsız zulümleri duyan ve duygulananlar da kalmayacaktır.
İnsanın yok etmeye dayalı zulüm yapmasına sebep olan meyil-i tahrip duygusunu hafife alamayız. Hadislerinde Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ifade ettiğine göre; “Öyle bir zaman gelecek ki ölen ve öldüren niçin öldürdüğünü ve niçin öldürüldüğünü bilmeyecek.”(Muslim, Fiten 56) Demek ki gerekçesi olmadan ölmenin ve öldürmenin gerçekleşmesi bu işlerin daha çok sırf keyif adına, gurur ve kibir hesabına nefsin meyil-i tahrip duygusunu tatmin etmek maksadıyla olacağını gösterir.
Şu son bir asır içinde bile öldürülen, sürülen, yeri yuvası başına yıkılan insanların sayısı arşı ferşi inletecek seviyededir.  Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’ndaki ölümlerin 6,6 milyonunu sivil kayıplar oluştururken, savaşta yaklaşık 10 milyon asker de hayatını kaybetti. Günde ortalama 6 bin kişinin yaşamını yitirdiği Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 65 milyon asker seferber edildi. İkinci dünya savaşına ise 60’tan fazla ülke katıldı. 60 ila 70 milyon kişi hayatını kaybetti. Beş altı yıl süren savaşta taş taşın üstünde kalmadı.
Stalin ve Sovyet idaresi, Ukraynalıları (1932, 1933) tahıl imkânlarından mahrum ederek göz göre göre 8 milyon insanın açlıktan ölümünü, telef olmasını seyretti.
Günümüze gelindiğinde ise Suriye’de milyonlarca insan evinden barkından oldu. Doğu Türkistan’da Çin baskısı karşısında yaşananlara bir ad, isim bulmakta zorlanıyoruz. Değişik türden pos modern bir soykırım yaşanıyor.  Ya Canım vatanımda olan bitenleri tarife imkân var mı? Darbe bahanesiyle darbeyle alakası olmayan beş yüz binden fazla insan işlem gördü, yüz bine yakın masum hapishanelerde kan kusmak zorunda kaldı.
Anlaşılan o ki bu zulümler kıyamete kadar gecenin ve gündüzün birbirini takip etmesi gibi davam edip süreceğe benziyor. O zaman bu zulümleri durdurma veya en azından hızını kesme adına ne yapmamız  lazım, nelere dikkat etmemiz gerekir? Her aklı çalışan vicdanı ölmemiş insanın bu insanlık sorunu karşısında derin derin düşünmesi gerekir.
a. İlkokullardan başlayarak Üniversiteye kadar okullarımıza fizik, kimya dersleri gibi “adalet ve insanlık dersleri” koymalıyız. Ne yapıp yapıp insanımızdaki “meyil-i tahrip” duygusunu terbiye edip hayra kanalize etmeliyiz. Yardım etmek, yardım almaktan daha fazla zevk verir hale gelmeli.  Adalet, insan hakları ve kul hakkı ne demek bunları öğretebiliriz. Zalimlerle nasıl baş edilir, zulme maruz kalınca takip edilmesi gereken yollar neler olmalıdır? Bunlar uygulamalı olarak uzman kişilerce öğretilebilir.  Her şeyin başı iyice bilmek ve öğrenmektir.
b. İman Dersleri: Özellikle zalim tıynetli insanların içine bir yasakçı koymak için Ahrete iman babında zalim zulmüyle, mazlum hakkını almadan vefat etse de muhakkak öte tarafta bir hesap var, mahkeme-i kübra var anlayışını şuur olarak vermeliyiz.
c. Sesimizi duyurmak: Kelam-ı kibar olarak ifade edilen; “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” tehdidi mazlumlar için de geçerlidir. Bu dünyada “ağlamayana meme verilmediğini” iyi bilmeliyiz. Esbaba riayet hesabına ses çıkarma adına neye ne kadar gücümüz yetiyorsa ifade etmeli, paylaşarak ortaya koymalıyız. Hatta Kur’an-ı Kerim, zulme uğrayanların maruz kaldıkları zulümleri anlatmada bir üslup, adap ve erkana riayet etmeyip kabaca konuşmalarına müsaade eder. (Nisa Suresi, 148). Bu müsaadenin içine beddua etmek dahildir.
d. Cemiyet kurarak kamuoyu meydana getirecek etkinliğe ulaşmak gerekir. Çünkü karalamanın en kötüsü zulme maruz kalan kitle üzerinde cereyan eder. İlk elden doğru bilginin muhataplarına ulaşması hayırların en büyüğü erdemlerin en yücesidir. Bu cemiyetin diyalog ve her türlü medya faaliyeti mazlumlara can suyu, zalimlerin kan kaybetmesi anlamına gelir. Peygamberimiz 14, 15 yaşlarındayken  Ficar savaşlarının sonunda meydana gelen kargaşaya ve zulme engel olmak için Mekke’de güveni sağlamak amacıyla Hılful Fudul cemiyeti kuruldu.  Ve bu cemiyet, pek çok mazlumun hakkını üyelerinin yardımıyla zalimlerin elinden aldı. Çünkü bir mazlum kendi hakkını zalimden almaya gücü yetseydi zaten mazlum olmazdı.
e. Hicret etmek. Artan zulümler karşısında daha fazla dayanmak ve kendimizi ifade etmek mümkün olmuyorsa bulunduğumuz memleketlerden daha medenî ve daha âdil diyarlara hicret etmemiz gerekir.  Amr bin As’ın dostluğu bulunan Habeş kralı Necaşi’den onun devletine sığınmış ve hicret etmiş Müslümanları kendilerine teslim etmesini talep edince Müslümanların temsilcisi Hz. Cafer’in adalet vurgusu dikkat çeken bir noktadır. (Reşit Haylamaz, Efendimiz I.cilt, sf 348)
 
f. Mazluma destek olmak. Mazluma destek verilmesi gerektiğini her insan bilir.  Fakat mazlumun yanında yer almak onun tarafında olmak bizi zalimlerin boy hedefi haline getireceğinden bu riski herkes göze alamaz, bu bedeli herkes ödeyemez. Durup dururken başa bela almak anlamına gelir.  Ama yine de ne olursa olsun yarın bizim de aynı duruma düşebileceğimizi düşünerek mazlumun yanında saf tutmak gerekir.
g. Yapılamaması gereken. Mazlumlara destek olup onun safında olamasak da kesinlikle zalimlerle iş birliği yapmamak gerekir. Buna itirafçılık da dahildir.  “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra O’ndan da yardım görmezsiniz.” (Hud Suresi, 113) Yani zalimlerin yardımını gören Allah’ın yardımını göremez.
h. Zalimlerin sebep olduğu felaketlerin müsebbibi olarak mağdurları, mahkumları suçlamamak, karalamamak gerekir. Bu mazlumların belini kırmak ve zalimlerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir.
Riayet edilmesi gereken bu ve benzeri prensipleri vesilesiyle meyil-i tahrip duygusunun beslediği zulümlerden arındırılmış ve adaletin dolup yayıldığı bir dünyada yaşamayı Rabbimiz’den diliyoruz.
Kaynak: Hüseyin Odabaşı | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu