Yazarlar

Lafzî manayı doğru vermek neden önemli? | Ahmet Kurucan

Dört haftalık yazı dizisinin sonuna geldik. Konumuz müşriklere hitap eden ve onların ibadetlerindeki gafleti ve gösterişi konu edinen Maun suresindeki 4. ve 5. ayette geçen “salat” ve “musallin” kelimelerine “namaz” ve “namaz kılan Müslümanlar” manasının verilip verilmeyeceği idi. Üç yazının sonunda böyle bir mana vermenin yanlış olduğunu söyledik.

Ayrıca geçen hafta yazıyı bitirirken şu üç soruyu sormuş, bu sorulara kısa kısa birer cümlelik cevaplar vermiş ve geniş cevabı bu hafta vereceğimiz söylemiştik. Soruları hatırlatalım: Kur’an, taşıdığı mesajlar ve muhatap aldığı insanlar itibariyle evrensel ve tarih üstü bir kitap olduğuna göre ayetin Müslümanlara hitap etmediğini mi söylüyorsunuz? Ya da ‘salat’ın namaz manası inkâr edilemez. Namazlarından gafil ve bîhaber olan kişilere yazıklar olsun demenin mahzuru var mı? Veya daha yumuşak bir soruyla Müslümanlara bu ayet nasıl bir mesaj veriyor?

Bu üç sorunun tamamına cevap olacak şekilde şunları söyleyebilirim; Kur’an, bütün ayetleri ile Allah’ın hükümlerini ve maksatlarını direkt ve/ya dolaylı olarak anlatan bir hitap ve kitaptır. Kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslümanlar da bu ayetlerin tamamının muhatabıdır.

Direkt veya dolaylı demem bazılarının zihnine takılabilir. Açayım: Zannederim şu gerçeği herkes kabulleniyordur, nüzul toplumu içinde Kur’an, ilk muhataplarına direkt hitap ederken, bugün bizler de dahil nüzulün tamamlandığı dönemden sonra yaşayan Müslümanlara/insanlara bazı ayetlerde tıpkı sahabeye olduğu gibi direkt bazılarında ise dolaylı olarak hitap etmektedir. İman etme, namaz kılma, oruç tutma, adaleti gözetme gibi şeylerde direkt; Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin gerek kimlikleri gerekse eylemlerinin merkeze konulduğu ayetler dolaylı hitabın gerçekleştiği yerlerdir. Aynı şey sahabenin rol aldığı Bedir, Uhud ve Huneyn savaşını ya da dönemin bazı örf ve adetlerini kabul, ret veya ıslahı konu edinen ayetler için de geçerlidir.

Bana göre, Maun suresi işte bu dolaylı hitabın olduğu bir suredir. Çünkü 7 ayetten oluşan o kısa surede muhatap daha önceki üç yazıda belirttiğimiz üzere dönemin Müslümanları değil, Mekkeli müşriklerdir. Orada tasvir edilen din gününü yalanlama, yetimi hor ve hakir görüp itip kakma, fakir fukarayı ne doyurma ne de doyurulmasına teşvik etme, ibadetlerini riya ve gösteriş için yapma, gündelik hayatta komşular arasında ödünç alışverişine konu olan küçücük kap kacakları bile fakirlere vermeme müşriklerin yaptıkları şeylerdir.

İşte bana, 4. ve 5. ayette geçen “salat” ve “musallin” kelimelerine “namaz” ve “namaz kılan Müslümanlar” diye tercüme etmek yanlıştır dedirten de budur. Zaten müşriklerin namazla mükellef olmamaları, mükellef olma bir yana şirk inançları içinde namaza benzer bir ibadetlerinin olmadığı da buna delil olarak sunulabilecek bir başka argümandır.

Lafzî manayı doğru vermek neden önemli? | Ahmet Kurucan 2

Yalnız, unutmayalım, kastımız ayetin asli, orijinal ve özgün manasını keşfetmek, onu ortaya koymaya çalışmak. Tekrar edeyim, nüzul toplumu içinde Müslüman olsun müşrik olsun insanlar bu ayetten ne anlıyordu sorusuna cevap arıyoruz. Bu zaviyeden bakınca yukarıda üç yazının toplamında verdiğimiz bilgi ve yorumlardan hareketle bu iki ayete direkt Müslümanlara inmiş ve onların namazlarındaki durumunu yansıtıyor gibi mana vermek Kur’an’ı Arapça ifadesiyle “ma vudia leh”ten yani vaz’ edilmiş olduğu çerçeveden çıkartmak, hatta diyebilirim sebeb-i nüzul ve hükmün vasatı ile birlikte düşünüldüğünde lafzın taşımadığı bir manayı ona yüklemek demektir. Bu ise ayetleri ilahi maksada muhalif bir zemine taşımayı beraberinde getirir.

Nitekim bu iki ayete namaz ve namaz kılanlar manası verip muhatabın Müslümanlar olduğunu ifade eden yorumlara bakın, bu dediğimiz hususları orada göreceksiniz. Dilin kemiği yok. Bu ve benzeri hususlarda derinlemesine bilgisi olmayan ya da şu ana kadar var olan bilgi ve o bilginin oluşturmuş olduğu zihniyetle meseleye bakıp “Bu sure baştan sona müşriklere hitap ediyor, namazın burada ne işi var?” gibi basit bir soruyu dahi kendisine sormayıp mevcut yorumları adeta iman edercesine kabullenen kişilerin yazdıkları ve konuştuklarına dikkat edin isterseniz. O zaman ne demek istediğimi daha net anlayacak ve bana hak vereceksiniz umarım.

Bir misal vereyim: “Onların namazı iman namazı değil riya namazıdır; İslam namazı değil şirk namazıdır; tevhit namazı değil nifak namazıdır; ihlas namazı değil ifsat namazıdır. Zira onlar Kur’an’ı yalanlamaktadır.” Tahmin ediyorsunuzdur umarım, surenin diğer ayetlerinde yer alan yetimi görüp gözetmeme, fakiri doyurmama konularında da Müslümanları muhatap alarak — tabirimi mazur görün — aklına eseni söylüyor yazar. Hatta kapitalizm, sosyalizm, demokrasi konularına bile değiniyor.

Bu yorumlara bir taraftan insaf diyorum ama diğer taraftan da hak vermemezlik edemiyorum. Neden? Çünkü siz ayetlerin orijinal aslını nazara almaz, bu ayetler direkt Müslümanlara hitap ediyor derseniz bu yorumlara hak vermek zorunda kalır ve bunu destekleyecek zahiri delil bulmakta da zorlanmazsınız. Müslümanların ruhtan, özden, manadan, ihlastan uzak şekle irca olmuş namazlarına bakarsınız, fakir fukara ve yetimlere karşı olan tavırlarına göz önüne getirirsiniz ve hak verirsiniz.

Şimdi geleyim meselenin bir başka boyutuna: “Maun suresi müşrikleri muhatap alıyor, buradaki namaz da müşriklerin yaptıkları ibadetler ama bununla beraber Müslümanlara da bu ayetler işaret ediyor, muhtevası onlara da şu dersleri veriyor, din gününü yalanlamayın, fakir fukarayı gözetin, yetimi hor ve hakir görmeyin, ibadetinizi tam tekmil yapın, riyakârlık yapmayın” denilemez mi?

Cevabım şu: Usul-ü fıkıhtaki lafzın delaleti ve çeşitleri başlığı altında zikredilen metotları kullanarak denilebilir. Geçen haftaki yazının çeşitli ilahiyat mezunu meslekten arkadaşlar arasında müzakerelere vesile olduğunu bildiğim için arzu ederseniz usulle alakalı bu hususu kısaca açayım: Allah, muradını lafızlarla bizlere ifade etmiştir. Ama bu murat her ayette açık, seçik ve net bir şekilde belli değildir. ‘Sübutu kat’i delaleti zanni’ tartışmalarını hatıra getirin. Bunun için ulema lafız meselesi üzerinde çok durmuş ve lafızları vaz’ edildiği mana ve bu manaya delaletinin açık ve kapalı oluşuna göre çeşitli tasniflere konu edip usuller ortaya koymuşlardır.

“Arife işaret kafidir” deyip sadece üst başlıklarını verip geçeceğim; lafzın vaz’ edildiği mana bakımından hâss, âmm, müşterek ve müevvel; lafzın manaya delaletinin açık olması itibariyle zahir, nass, müfesser ve muhkem, kapalı olması itibariyle hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih; vaz’ olunduğu alanda kullanılıp kullanılmaması itibariyle de hakikat, mecaz, sarih ve kinaye. Ayrıca lafzın ibare ile, işaret ile, nass ile ve iktiza ile delaleti ayrımlarında da bulunmuşlardır. Bir de mütekellime göre lafzın delaletini mantuk ve mefhum delaleti diye ikiye ayırmış, mefhumu da muvafaka ve muhalefet diye iki ayrı kategoride incelemişlerdir.

Şimdi iktibas ettiğim yorumu klasik usulde lafzın taşımış olduğu anlam, hüküm ve maksat açılarından değerlendirip söz konusu usul metotlarından biri ile izaha çalışabilirsiniz, “çok doğru söylüyor” diyebilirsiniz. Nitekim belki meal verenler başta olmak üzere konunun uzmanı bazı müfessirler ve bunları halka anlatan hocalarımız meseleyi böyle kabulleniyor ve birtakım izahlar yapıyorlar. Bu izahları kabullenmemek imkânsız. Kaldı ki ben de yaparım bu istikamette bazı izahlar. Buyurun yapayım: Namaz bir ibadettir. İbadette esas olan kulun Allah’a karşı kulluk bilinci ile yalvarıp yakarmasıdır. Başkaları görsün, bilsin için değil içtenlikle, samimiyetle O’na yönelmektir. Huşu dediğimiz şey zaten insanın içinde Allah’a karşı duyduğu bu içtenliğin adıdır. Bunun en iyi gösterileceği yer de namaz ve namaz içindeki secde halidir. Zira hadisin ifadesiyle kulun Allah’ en yakın olduğu yer, iki büklüm olduğu yer secdedir. Şeref, onur ve haysiyetine düşkün olan ve bu uğurda krallara bile baş eğmeyen, boyun bükmeyen, el-pençe divan durmayan Müslüman, Allah katında iki büklüm olup secdelere kapanmaktadır. Böyle de olmalıdır. Kur’an’da birçok yerde “namazı ikame edin, hakkını verin, verip veriştirmeyin” denilmesinin altındaki sır da budur. Peygamberimizin namazının anlatıldığı Şuara suresinde “Secde edenlerin arasında, secdede nasıl kıvrım kıvrım kıvrandığını Allah görüyor” denilmesi bunun ne güzel örneğidir.

Gördüğünüz gibi namaz hakkında neler neler dedim ve zannediyorum bu istikamette daha neler söylenebilir. Nitekim söylenmiş de. Namaz ve ehemmiyeti hakkında ciltlerce kitaplar yazılmış. Ama ben ilaveten şunu söylemeye çalışıyorum: Bütün bunları diyelim, namazla alakalı bu vurguları yapalım ama Maun suresindeki salat ve musallin kelimelerinin tefsirleri olarak değil. Çünkü evet tekrar söylüyorum çünkü muhatapları müşrikler ve söz konusu olan onların ibadetleri. Lafızla alakalı o usulde geçen tasniflerden birinin altına koyarak bu yorumları yapmaya gerek yok. İhtiyaç da yok. Çünkü ayetin asli manasına göre değil yorumla elde edilmiş mana üzerinden yorum yapılıyor.

Neden ihtiyaç yok? Şundan dolayı, Kur’an’da onlarca ayet hem de şeksiz şüphesiz ve hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak netlikte direkt bizim kıldığımız namazı merkeze koyarak aynı ve benzeri şeyleri söylüyor. O zaman bu yorumları söz konusu o ayetlerin altında yapalım, müşriklerin ibadetinin söz konusu edildiği yerde değil. Mesela daha Bakara suresinin başında müminlerin vasıflarını anlatırken hem de ikame, hakkını verme tabirini kullanarak Allah diyor ki: “Onlar namazı hakkıyla kılar”. Mü’minun suresinin başında “Onlar namazlarını muhafaza eder” diyor, namaz kılmada ciddiyet ve devamlılığa vurgu yapıyor. Ankebût suresinde hakkı verilerek kılınan namazın insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkoyacağını açıkça söylüyor. O halde…

O halde deyip üç nokta koydum. İlla cümleyi tamamla diyorsanız tamamlayayım: Namazı tam tekmil kılma, riya ve gösterişten uzak durma ile alakalı tüm yorumları Müslümanların muhatap olduğu bu ayetler altında yapalım. Fakat “Ben bunları illa Maun suresindeki 4. ve 5. ayette diyeceğim, ulema böyle demiş, usuldeki kaideler de bunun mahzuru olmadığını söylüyor” diyorsanız, buyurun deyin ama ayetin muhatabının müşrikler olduğunu, bu ayetlerin onların ibadetlerini nasıl yaptıklarını anlattığını ve Müslümanlara yönelik bu yorumların ayetin asli anlamı değil, anlamın anlamı üzerinden yapıldığını söyleyin. “Biz Müslümanlara Allah onlar üzerinden mesaj veriyor” deyin. Tekrar ifade edeyim, benim itirazım bu ayet Müslümanları ve onların namazlarını anlatıyor denilmesi.

“Nereden çıktı bu, niye bu kadar üzerinde duruyorsun?” denebilir. Uzun bir cevabı var bu sorunun. Şimdilik kısacık bir cümle ile cevap vereyim: Dindarlığının merkezine Kur’an mealini koyan Müslümanlar var ve bunların sayısı azımsanmayacak çoğunlukta bugün. Bu tür mealler o insanlarla İslam arasındaki mesafeyi açtıkça açıyor.

Hulasa, Maun suresi 4. ve 5. ayetle örneklendirip dört yazı boyunca dile getirdiğim yaklaşım Kur’an lafzını anlamsızlaştırma değildir. Tam aksine lafzı tam da yerli yerine koyma çabasıdır. Onun için maslahat ve Peygamber Efendimizin ümmi olması yazı dizileri başta olmak üzere benzeri bazı yazılarımda ayetlerin asli manasını bilmeyi Kur’an’ın anlama ve yorumlamada en önemli unsur olduğunu ifade etmeye çalıştım. Evet, hiç şüphesiz lafız manayı, hükmü ve maksadı taşıyan ana unsurdur. Ama lafzın taşımış olduğu önemden dolayı diğerlerini ihmal etme yanlıştır. Sadece lafız/metin merkezli bir okuma ve değerlendirme bizi farkında olmadan Kur’an diye diye Kur’an’dan uzak yerlere sürükler. Tarihte Zahiri ve Haricilere günümüzde de Selefilere isterseniz bu gözle bir bakın. Onların bu zihniyet ve uygulamalarının nelere sebebiyet verdiğini gözden geçirin.

Bu yüzden cumhur-u ulemanın sebebi nüzulün arka plan şartları ile birlikte ele alınması, Kur’an ile toplum arasındaki diyalektik ilişkinin nazardan dur edilmemesi gerektiği hususundaki hassas değerlendirmelerini kâle almak mecburiyetindeyiz. Ayetlere lafız, mana, hüküm ve maksat bütünlüğünü gözeterek mana vermek ve yorum yapmak zorundayız. Tekil olaylardan genel hükümler çıkarmada dikkatli olmalı, Kur’an’ın ve Nebevi sünnetin mahrûtiliğini gözden kaçırmamalıyız. Eskilerin “mana-yı maksûd” dediği ayet ve hadislerin nüzul toplumunda yaşayan ilk muhataplarına ne dediği, daha sonra yaşayacak olan Müslümanlara ne mesajlar verdiği bakış açısını belirleyen ana unsur olduğunu, fıkıh, kelam, hadis ve tefsir usulüne ait tüm çalışmaların merkezinde bu olduğunu unutmamalıyız.

Son sözüm, din bütün emir ve yasakları ile makasıd-i İlahi ve masalihu’n-nas çerçevesinde ele alınmak zorundadır vesselam.

Kaynak: Ahmet Kurucan | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu