Yazarlar

Kürsünün hatibine vefa | Ali Yüce

Adınızı ilk kez üniversiteye yeni başladığım 1984 ün son bahar aylarında duymuştum.
Bir kasetten geliyordu sesiniz. Daha önce görmemiştim teypten vaaz dinlendiğini.
Her an bendini yıkacak bir sel gibi çoşkundu. Hiç takılmadan, ara vermeden, tekrar etmeden sanki
bir şiir okuyordunuz. Gürül gürül bir beyan ve yıldırım gibi bir hitabet.
Gözyaşlarınız sağnak sağnak akıyordu milletin bağrına.
Ağlayan bir vaizi ilk kez dinliyordum.
Hep ağlıyordunuz, belli ki bir derdiniz vardı.
Daha sonra Gözyaşı başlıklı yazınızda bu sorunun cevabını bulacaktım.
Derdinizi bir kapaktaki ağlayan çocuk resmi ile ifade etmiştiniz. “Senin için bu yola atıldık. Acılarına
ortak olmak ıstıraplarını dindirmek, gönlünü abad etmek için.” O kadar muğlak ve bir o kadar da
etkileyeci bir ifade idi bu.
Kendimi o çocuğun yerine koyuyordum.Benim ıstıraplarım nedir? Acaba gönlüm nasıl abad olur?
Bunlardan bi haber yaşıyordum.Aslında halimden de memnundum. Sizi dinledikçe acılarımın ve
ıstıraplarımın farkına varıyordum.

Sık sık bir yangından bahs ediyordunuz. Yangın varmış bir yerde? Nasıl bir yangındı bu? İçinde
“iman” yanıyormuş. İman yanabilen bir şey miydi? Nasıl yanardı?
Bir de Faust diye biri vardı? O da kimdi? Mefisto’ nun suçu neydi?
Bunları anlamıyordum. Ama hayranlık ve hayret içinde sizi dinlemekten ve okumaktan kendimi
alıkoyamıyordum.
Hayret içindeydim.Kasetlerde bir vaizi dinlerken, kitaplarda bir edebiyatçıyı, bir şairi, bir filozofu
hatta bütün ilimlere hakim bir entelektüeli okuyordum.

Mehlika Sultan benzetmesi belki de ilk yakalanmamdı. Benim en çok etkilendiğim şiirdi o. Onu
hangi cami hocası bilir ve bir metafor olarak kullanabilirdi? “Şimdiye kadar bir “Mehlika Sultan”
uğruna, nice meçhullere yelken açtık. Ancak, ne sevdasıyla çöllere düştüğümüz Leylâ’yı bulabildik,
ne de ayrıldığımız sahillere geriye dönebildik…” Bu benzetmeyi olsa olsa çok derin bir tarihçi aynı
zamanda edebiyata hakim ve ince bir söz üstadı kullanabilirdi.
Fizik, kimya ve fizikokimyadan biyoloji ve embriyolojiye oradan jeoloji, ekoloji ve astronomiye kadar
nerdeyse bütün fen bilimlerine dair kanunları peynir ekmek yeme kolaylığında edebiyatın bütün söz
sanatlarında kullanıyordunuz.

Kimyaya dair kanunlar ortaya koyacak şekilde malumat veriyor, milletimizin yerinde duramayışını
uranyum atomu gibi hareketli olmasına benzetiyordunuz.
Ya Darwinizm meselesi? Konferansınızda konuları ve kavramları ezberin ve taklitin ötesinde
derinlemesine izah ediyor ve mukayeseli olarak anlatıyordunuz. Sanki bir biyoloji profesörünü
dinliyordum.

Diğer taraftan derin bir tarih bilgisi ile büyülüyordunuz. Tarihe yön veren kişilere daha farklı bakıyor
ve tarihi hadiselerin arkasındaki sırları ve hikmetleri ilk kez sizin satırlarınızda anlayabiliyordum.
Kartacalı Anibal’ı, Eski Yunan filozofu Epiktotes’i, Auguste Comte’u. Sir James Jeans’ı daha pek
çoğunu sizden duyuyordum.

Tarihi olayları başka bir perspektiften yorumluyor, sorguluyor ve bizim için şok edici dersler
veriyordunuz. Rahata Düşkünlük” yazınızdaki “Savaşması gerektiği yerde erkekçe savaşmasını
bilemeyen Endülüslü bir kumandana, anasının itap dolu şu sözü ne kadar mânidardır: “Cephede
erkek gibi dövüşmedin, bâri otur, avratlar gibi ağla!!” ifadeniz ile sarsılıyordum.Endülüsün hatta
Osmanlının hazin sonunu hazırlayan asıl nedenler ancak bu kadar etkili anlatılabilirdi.
Sizi dinledikçe, okudukça her geçen gün hayranlığım artıyordu.
Günün birinde Altın Nesil’i dinledim. Altın nesil büyük bir hayalin, zümrüd-ü ankanın kandındaki bir
projenin adıydı ve siz bu proje için kaf dağına çıkmaya azimli ve ümitliydiniz.

Kürsünün hatibine vefa | Ali Yüce 2

Yükünüz çok ağırdı.“Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellef” olmak.Nasıl ağır
bir yüktü o ki, karşınızda bütün milli manevi ve insani değerleri yıkan ve yıkmaktan usanmayan,
tahribata kilitlenmiş bir cepheye karşı siz tamirciliğe, güçlendirmeye, hatta yeniden yapmaya baş
koymuştunuz. Kendi ifadenizle ”Hadiseler istediğiniz gibi cereyan etmeyebilir; insanlar sizi
anlamayabilir, anlayanlar bile doğru anlamayabilir..Bütün ızdırap, inlemek ve gurbet yaşamak size
düşer” di.

“Milletimizin milletler muvazenesindeki yerini alması ve denge unsuru olması” için bu milletin
evlatlarının güçlenmesi gerektiğini anlatıyordunuz.
Bunun için siyasetten uzak, politikanın dikenli patikasına girmeden meseleyi dipten çözmek için yol
gösteriyordunuz.
Muhteşem bir vizyonun, mukaddes bir misyonun ifadesiydi bu.
Yıllar sonra “güçlendirme”(empowerment) kavramını doktora dersinde tekrar incelemiştim.
Güçlendirme eğitim demekti. İnsanlara fırsat sağlamaktı.Onları başarabileceklerine
inandırmaktı.Güçlendirme, eğitimden sağlığa, iş dünyasından finansa ve medyaya kadar hayatın
her aşamasında Anadolu insanının önünün açılması demekti.

HAYALİM GERÇEK OLMUŞTU

Henüz bir resminizi dahi görmemiştim henüz.
Nasıl biriydiniz? Sesinizden şemailinizi hayal ediyordum.
Kürsüdeki o “hitap çiçekleri” nasıl açıyordu?
Sesinizi duyuyordum, bazen hisleniyor, arada bir gözlerim yaşarıyordu.
Ne zaman büyük bir camiye girsem sizi o caminin kürsüsünde vaaz ederken hayal ediyordum.
Bir gün Sultan Ahmet Camiinde ilk defa namaz kılmış ve sizi o camiinin kürsüsünde hayal etmiştim.
Başka bir gün Süleymaniye’de, başka bir gün Kocatepe’de hep sizi dinlemeyi hayal ediyordum.
Ama o yıllar size o fırsatı vermezlerdi?
Nasıl da hayıflanıyordum? Neden daha erken tanıyamadığıma, bir kere de olsa canlı bir vaazınıza
katılamayışıma. Acaba bir daha yol açılır mıydı? Ve “buyrun kürsüye” denir miydi? Hayalimdeki gibi
o muhteşem camilerde dinleyebilir miydim sizi?
Gün geldi Kader-i İlahi sizi o kürsülere çıkardı. Ve bana da tıpkı hayalimdeki gibi sizi o camilerde
dinlemeyi nasip etti.

Neydi o vaazlar? Nasıl bir heyecan, nasıl bir duygu, nasıl bir atmosferdi o?
Bir gün öncesinden yemeyi içmeyi kesmeler. Sabah namazından önce bir daha dışarı çıkmamak
üzere camiye doluşmalar. Dışarı çıkmak şöyle dursun yerinden devinemeden saatlerce beklemeler.
O camiler belki de hiç böyle dolup taşmamıştır.Sadece caminin için değil bahçeleri ve yollar dahi o
mübarek cemaate kucak acıyordu.Siz girdiğinizde cami öyle dolmuş olurdu ki iğne atılsa yere
düşmezdi. Artık ayaklar biri birine dolanır, dizler bile oynatılamazdı. Huşu ve huzur ile sanki herkes
başında bir güvercin varmışcasına sizi dinlerdi. Cemaat gerilmiş bir yay, siz de hedefi tam on ikiden
vuracak bir ok gibi, ya da kınından sıyrılmış bir kılınç gibiydiniz. Daha kürsüde duaya başlar
başlamaz bam teline dokunur, gözyaşları ve hıçkırıklarla çağlayana dönerdi cemaat.

Kürsüler tekrar hatibiyle buluşurken, camiler de cemaatiyle buluşmuştu artık. Yeni bir dönemdi.
Sanki hiç bitmeyecek bir nev bahardı.
YÜKSEKLERDE KAR OLUR TİPİ OLUR
O günlerde bizim bilmediğimiz hadiseleri seziyor, dilini çözüp okuyor, göremediğimiz manzaraları
endişe ile seyrediyor ve yumurtaları üzerindeki bir kuşun şefkat ve rikkati ile üzerimize
titriyordunuz.
Kürsüde sürekli Allah ile güçlü bir irtibat üzerinde duruyor, zorlukluklara, güçlüklüklere ve
yolumuzun üzerindeki tuzaklara, gulyabanilere, kobralara, hazımsızlara dikkat çekiyordunuz.
“dikkat” deyip, “Tedbir” diyor, “güzergah emniyeti” diyor, zülüm ve zalimlere karşı “Allah” diyerek
dayanmamız gerektiğini haykırıyordunuz.

Siz adeta dev bir transatlantikin dümenindeki ileri görüşlü kaptan gibi üzerimize gelen kara bulutları
ve onların içinden çıkacak şimşek ve yıldırımları, fırtına ve kasırgaları hesap ediyor, azgın
dalgalara ve tsunamilere karşı sürekli gemiyi güçlendirmenin yollarını arıyorken, biz güvertede şen
şakrak eğleniyorduk.
Hani bir yerde şöyle diyordunuz “yükseklerde kar olur tipi olur boran olur ovalar ise güllük
gülistanlıktır” Siz başı dumanlı dağlar, biz ovalar gibiydik.
Yersiz buluyorduk endişelerinizi. Anlatılanları kürsünün heyecanına ve çoşkusuna veriyorduk.

SİZİ ANCAK ÖZÜ KÖZ OLANLAR ANLAR

Misyonunuz tamir, tadilat ve yenilik idi.Ve mükemmel bir ustanın çantasındaki alet edevat gibi sizin
de “takım çantanız” sürekli yeni “kavramlarla” dolup taşıyor.
Yeni kavramlar üretiyor ve bu kavramlarla çok muğlak meseleleri, müşkül problemleri ve çok girift
tanımlamaları kolaylıkla ifade (sehl-i mümtemi) ediyordunuz. Ancak biz sizin anladığınız gibi
anlamıyoruz o kavramları.Bunları derinlemesine inceleyip literatür karşılığını bilmiyor ve bilmeden
sizin gibi biz de bu kavramları kullanmaya çalışıyoruz. Yani “taklit” seviyesinden “tahkik” seviyesine
yükselemiyorduk.
Sizi anlamakta güçlük çekiyor, hatta anlayamıyorduk.

Beslendiğiniz kaynaklar ve vukufiyet kesb ettiğiniz dipsiz ilim, irfan ve hikmet deryalarının
derinliklerinden bizim önümüze inciler mercanlar çıkarıp getirirken biz onların kıymetini
bilemiyorduk.
Sizden dinlerdiklerimizi ya da okuduklarımızı pratiğe geçirmek için değil başkalarına anlatmak için
okuyor ve dinliyorduk.
Şu süreçte dahi söylediklerinizi tam olarak kavrayamıyoruz. Neye işaret ettiğinizi, neyi ve kimi kast
etttiğinizi tam anlayamıyoruz. İşaret ettiğiniz hususları ve tasvir ettiğiniz konulara dair meselelerin
çoğu aslında “ölçü ve drop” olarak tam da bizim üzerimize uygun olmasına rağmen, biz aynaya
bakıp üzerimize almak yerine pencerelerden dışarıya bakıyor, dışımızda kast ettiğiniz hususlara
uygun insanlar arıyoruz.

Sizde sürekli bir “Kırağı Korkusu”, bizde “Baharı Soluklayan Günler”in rehaveti, sizde serhat
tutkusu ve hicret çağrısı, bizde vatan sevdası vardı.
Yerimizden ayrılamıyorduk. “Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik
duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement” olmuştu.
“Her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i nefsü’l-emriyemize
göre kendimiz olamıyor”duk.

Nereden bilecektik ki, Hz.Osman’nın evinin duvarını yıkarak içeri giren ve Hz.Osman’ın sakalından
tutan zat gibi, bir gece dostlarımızın münafıklarla iş tutup bizim de evlerimizi saracağını nasıl
bilebilirdik?
Rüyamızda bile göremezdik, kardeş bildiğimiz insanların iş yerimize, okulumuza, bütün kurum ve
kuruluşlarımıza, evimize, hatta ailemize ve namusumuza göz diktiğini.

Hiç aklımızdan geçmezdi en baş köşelerde ağırladığımız dostlarımızın bize karşı yıllarca gıpta ile
baka baka içlerindeki hasetlerini köpürttüklerini, iç çeke çeke fırsat kolladıklarını, ağızlarının suyu
aka aka iştahlarının kabardığını.
Hiç umar mıydık, günün birinde koruyup kolladığımız, desteklerimizi esirgemediğimiz
ahbaplarımızın, yedi başlı ejderhaya dönüşeceklerini, sırtlanlar ile bir olup üzerimize geleceğini, ve
birden bire kendimizi kurtlar sofrasında bulacağımızı?
Bekler miydik kardeşlerimizin eliyle cebri bir hicrete maruz kalacağımızı?
Sizin ifadenizle hüsnü zannımızın kurbanı olmuştuk. “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık /
Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” Sizin hüsnüzanla bakışınız, onlar tarafından sizin
kullanılmanıza yardımcı olur, sizi kullanmaya müsait hale getirir. Onlara bakışınız: Hüsnüzan. Fakat
nereden bileceksiniz ki değişik bir ayak oyunu peşindeler, bir künde peşindeler, bir el-ense
peşindeler?!. Bilemezsiniz; en azından meselenin çerçevesini tahmin edemezsiniz, görüp ettiğiniz
şeyler itibarıyla.”

İşin doğrusu şu ki hasımlarımız ve o hasımlarlarla iş tutan hısımlarımız bizi sarmış iken biz sizi iyi
dinlemeyerek, dinleyip iyi anlamayarak onların işini kolaylaştırdık. Belki de tüm bunların başımıza
gelmesinde size karşı fikri sabitimizde ısrar ettik.Siz de nezaketiniz gereği işi “siz bilirsiniz”e
bağladınız.
Bir sohbetinizde aslında gariplerin halini anlatırken belki de kendi durumunuzu ortaya
koyuyordunuz.”Hadiseler istediğiniz gibi cereyan etmeyebilir; insanlar sizi anlamayabilir, anlayanlar
bile doğru anlamayabilir; bütün ızdırap, inlemek ve gurbet yaşamak size düşebilir.”
Evet itiraf etmeliyiz ki biz, sizin gibi göremiyor, sizin gibi duyamıyor, sizin gibi hissedemiyorduk.
Çünkü “özü köz” olanlar anlayabilirdi sizi.

SEBEBİ NEYDİ BU DÜŞMANLIĞIN?

Peki neydi bu kadar hasedin, iftiranın, zulmün, canavarlığın sebebi? Ne yapmıştınız ve ne
yapmıştık?
Sebebi sizdiniz.
Çünkü; siz, sizden beklenenin ötesinde, farklı biriydiniz.
Baştan beri dış görünüşünüzle farklıydınız onları tahrik ediyordunuz. Onların beklediği ve istediği
gibi kılık kıyafet yönüyle bir “cami hocası” değildiniz. Ne savura savura gezdiğiniz şalvarınız, ne bir
kucak dolusu sakalınız ne de metrelerce uzunluğunda taylasanınız vardı.

Siz ki ütüsüz pantolon giymeyen, halk içine ceketsiz çıkmayan titiz ve zevk sahibi bir “hoca efendi”.
Misafirlerinin huzuruna ev ayakkabısı giyerek çıkan ve hiçbir misafiri hediyesiz göndermeyen
centilmen bir bey efendi. İnce, titiz, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan bir protokol erbabı.
Bu halinizle birilerini tahrik ediyor ama Anadolu çocuklarına da yaşanabilir ve kabul edilebilir bir rol
model oluyordunuz.
İlme bakışınız ile farklıydınız. O zamanlar ilim denince sadece din ilimleri akla gelir ve fen
bilimlerine mesafeli durulurdu. Çocukluğumda bir hocamın beni Kur’an kursuna gitmeye teşvik için
çabaladığını ve liseye gidenlerin dinsiz, anarşist olacağına dair ikna etmeye çalıştığını hatırlıyorum.

O zaman pek çok hoca bunu yapıyorken siz Anadolu çocuklarına liseyi işaret ediyor, üniversite
gitmenin yollarını gösteriyordunuz. Evet Anadolu evlatlarının önündeki en büyük engeller teşvik
ettiğiniz kurumlar sayesinde bir bir aşılıyordu.
Köy köy dolaşıp topladığınız anadolunun evlatlarına ışık oluyor, rehber oluyor, destek oluyor
onların yükselmelerini sağlıyordunuz. Gittiğiniz her yerde ve her fırsatta millete en büyük hizmetin
“kalp ve kafa bütünlüğü” ne erişmiş yüksek tahsilli gençleri yetiştirmek olduğunu vurguluyordunuz.

Millete ve devlete bakışınız ile farklıydınız.Yıllardır bir odacılıktan, bir bahçıvanlıktan öte devlet
dairesinde görev verilmeyen, dışlanan, aşağılanan, binbir çeşit hilelerle engellenen vatan
evlatlarını yüreklendiriyor, cesaretlendiriyordunuz. “Bu devlet sizin, bu vatan sizin, bu devletin asil
çocukları, bu vatanın öz evlatları olarak milletinize hizmet için her vazifeye talip olacaksınız”
diyordunuz.

Yıllardır süregelen kast sistemini yıkıyordunuz. Bunları düşünüyor, düşündükçe çıldırıyorlardı?
Anadolunun öz evlatlarını bir parya gibi gören ve öyle de muamele eden birilerinin hiç de hoşuna
gitmiyordu bu durum.
Alt sınıfı “güçlendirmiştiniz”, artık ayaklar baş olma yolundaydı.
Bu değişim ve dönüşümler zaman içnde ezilmiş, esir olmuş, sömürülmüş diğer milletlere de örnek
olacaktı.
Topluma karşı bakışınız ile farklıydınız.Bir cami hocası ya da vaizin ötesinde entelektüel bir kişilik
sergiliyordunuz. Toplumun karşısına entelektüel bir kişi olarak çıkıyor, temel dert ve hastalıklarına
reçeteler sunuyor ve reçeteleri size gönül vermiş hizmet erlerine hayata geçiriyordu. Cehalet diyor,
fakirlik diyor, iftirak diyordunuz.İlimden, çalışmaktan, hoşgörü ve diyalogdan bahs ediyordunuz.

Artık sevgi, hoşgörü ve diyalog kelimeleri sizin adınızla birlikte anılıyordu. “Eğitim sizin işiniz”
deniyordu.
Ne hakkınız vardı ki eğitim denince hemen siz akla geliyordunuz?
Bütün milleti etkileyerek köklü bir değişime ve hakiki bir dönüşüme öncülük ediyordunuz. Elinden
tuttuğunuz, yol gösterdiğiniz o gençler hem iyi bir doktor, iyi bir mühendis ya da iyi bir öğretmen
oluyorken diğer yandan dindar kişiliği ile dünyada hakim olan dengeleri bilip gözetmeleri.. Asrın
felsefesine hakim olup hastalıklarına reçeteler sunması… İkna edici konuşma üslubu ve hitabeti…

Adap, terbiye, nezaket ve tesirli bir temsil ile Anadolu insanın gönlüne giriyordu.
Onlara göre siz de kim oluyordunuz? Toplumun sorunlarını çözmek size mi düşmüştü? Sadece
Anadolu için değil bütün dünya için “sulh-u umumi”nin teminine çalışıyordunuz. Müslümanların en
zor zamnlarında, herkesin tık nefes olduğu hengamda cesaretinizle ortaya atılıyor İslam ve
müslümanlar adına söz söylüyordunuz. “Müslüman terörist olmaz, terörist de müslüman olamaz”
sözünüz tüm dünyada halen yankılanmaktadır.

Bu çıkışınızla belki de sadece Türkiye değil dünyadaki başka nifak merkezlerini dahi karşınıza
alıyordunuz.
Neden adınız diyalog ve hoşgörüyle anılsındı? Nasıl olur da tüm dünyada anarşinin,
huzursuzluğun önlenmesi için en üst düzey protokolle görüşürdünüz?
İşte buydu onları rahatsız eden.

KÜLTÜR İNŞAASI

Farklı, yeni ve güçlü bir kültür inşa ediyordunuz.
Öyle ki, hem sosyal hayatta hem de vicdanlarda suhuletle hüsnü kabul görüyor ve oturuyordu.
Hayatın her alanında hiç boşluk bırakmadan yaşanan bir güçlü bir “üst kültür” oluşturmuştunuz.
O kadar güçlü bir kültür idi ki bu, cuma yamaçlarına yanaşmayanlar artık evvabinlere farz gibi
sarılıyor, ramazan ayına hiç uğramayan gençler, pazartesi perşembe oruçlarını kovalıyordu.

Nezaketle seçilen kelimelerden, çay demleme şekline, temizlik tertip ve düzenden, anne- babaya
hürmete, eş seçimi ve aile kurmaya varıncaya kadar onlara yeni istihale yolları açan uyarıcı ve
değiştirici güçlü bir kültür idi.
Bu kültür ortamında yetişen gençler farklıydı artık. Duruşları, hal ve hareketleri, mimikleri, ses
tonları dahi, hep birbirine benziyordu.
Her türlü levsiyata ulaşmanın kolay olduğu yer ve zamanlarda bile nezaket, asalet ve namus
timsali haline gelen delikanlılar Hz.Yusuf gibi edepli, Hz.Musa’nın fetası gibi lahut alemine açık
gençlerdi. Sadece Türkiye’de değil Dünyanın her tarafında bu delikanlılara gıpta ediliyordu.
Erdemliydiler. Millet malına göz dikmiyorlardı. Haram lokma yemiyorlardı. Adaletten şaşmıyorlar,
her türlü yolsuzluktan uzak duruyor ve nezih bir hayat sürüyorlardı.
Bu çağda böyle bir nesil tam manasıyla “altın nesil”di.

ERGENEKON OYUNLARI

Kırk haramilerin ve eşkiyaların uykusunu kaçırıyor, rüyalarını basıyordu bu nesil.
Vatanın gerçek sahipleri ve “yeryüzünün hakikî mirasçıları, bir zamanlar başkalarına kaptırdıkları
miraslarını geriye alacaklar ve istirdat edecekler” diye endişeleniyor ve ellerindeki imkanları
kaybetmekten korkuyorlardı. Kimsenin yaşantısına hiç bir müdahale etmeden, “herkesi kendi
konumunda kabul eden” bu nesil, “dırahşan çehreleri” ile doğruluğu, emniyeti, sadakati, temiz
kalmayı çağrıştırıyordu.
Ancak öteden beri günahkar kavimler temiz insanlardan hep rahatsız omuşlardır. Hz. Lut’un da
içinde yaşadığı kavmin temiz insanlardan rahatsız olması ve “Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın,
muhakkak bunlar, temiz kalmak isteyen insanlardır.” [Araf (7)/ 80-84] dedikleri gibi onlarda benzer
şeyleri söylüyorlardı. Bu pak nesli yok etmek için balyoz planları yapıyor ve ergenekon tuzakları
kuruyordu.

Artık yıllardır başaramadıkları planlarını bu kez içimizden birilerinin eliyle başaracaktı. Timur’a
rahmet okutturacak yıkımlar, tahripler ve zülümler, Ebu Cehil’in bile yapmadığı işkenceler o masum
altın nesle rava görülecekti.

“Bir kere daha Çanakkale işgali yaşıyorduk.Ama bu defa Çanakkale içinde vurulan, işte bu nesil
olmuştu”
Beklenen olmuştu. Hizmetin tüm kurum ve kuruluşlarına haince çökülmüş, yağmalanmış, taşa
tutulmuştu. Ancak bu da yetmemiş bu müesseselerin inşaatında kazma ve manivelayla amele gibi
çalışıp alın teriyle kazandığını veren insanların malları, mülkleri ve dahi aileleri ganimet ilan
edilmişti. Yeni bir neslin yetişmesi için fedâkarlık, cömertlik yapan masum, mağdur ve mazlum
insanlara (tıpkı Mekke’nin derelerinde işkenceye maruz kalan mü’minler gibi) akla, hayale
gelmedik işkenceler yapılıyordu. Hiç bir yerde çalışmalarına izin verilmiyor açlık susuzluğa
mahkum ediliyordu.

Yıllar önce “bir dertli, sinesi delik birisi olarak, bir ah-u enin olup, bir inilti, bir çığlık olup”
kürsülerden, “maratona çıktığımız yolun çok çetin olduğunu” bize anlatıyordunuz. “Bilenin
iradelerinizle…Yolun çetinliğine rağmen, hadiseler karşısında pes etmeyin.Çokları bir miktar yürür
de bu yolda, dönemecin birinde başlarına gelen şeylerle bıkar.Tedbir der, ihtiyat der, teyakkuz der,
kenara çekilir, etliye sütlüye karışmazlar ve rahat ederler. Ama yol bu değildir!” diye seslenirken
onlar bize “edebiyat” gibi geliyordu.

YEİS BATAKLIĞINA DÜŞMEME VE ÜMİD EKESENLİ STRATEJİ GELİŞTİRME

Sizi ilk günden itibaren hep iki kelime ile tanıdım, biri sızıntı, biri ümid. “Sıza sıza göl olur; Akar akar
yol olur. Yaradan dileyince; Az çoklardan bol olur.”
Sürekli ümid tazeliyor, yeni müjdeler veriyordunuz, “İman etmek suretiyle Allah dostluğuna erenleri,
Allah (celle celâluhu), kat kat, muzaaf, mük’ab karanlıklardan kurtarır; tutar ellerinden, onları ışığa
çıkarır.

Âlem, meseleye nasıl bakarsa baksın, olup biten şeyler karşısında sadece kendi yüreğini yaksın;
fakat O’nun dediği olur; O (celle celâluhu) ne murad buyurmuşsa, gelir kendi otağına kurulur. “Ben
iyiliğin-güzelliğin bütün dünyaca duyulmasını istiyorum!” derse, öyle olur.”
Tükenmez bir ümidin yanında yılmaz bir şecaat ve cesaretiniz vardı.Bütün imkanların elimizden
gittiği, ümidimizin bittiği, tükendik dediğimiz yerde cesur yürekli bir komutan edası ile siz yine
önümüze düştünüz. Şecaat ve cesaretinizle bizi yüreklendirdiniz.

Adeta sekarat-ı mevt anlarımızda bizlere diriliş müjdesi verdiniz. “Allah’ın bitirmediğini, kimse
bitiremez”, ”Bu yol peygamberlerin gittiği yoldur. Altmış yıldır yok etme plânlarıyla geldiler, bu
niyetle sallanan her tırpandan sonra Allah’ın izniyle hareket daha da bir şahlanarak gelişmiştir.”
“Allah hiçbir zaman baskıcı, zalim ve tiranlara karşı, kapısının sadık kullarını yalnız bırakmamıştır,
bırakmayacaktır da.” diyerek ümidimizi ateşlediniz, sabır ve metanetimizi güçlendirdiniz.
Cesaret ve celâdetinizin yanında çok şefkatli bir zimamdar olarak son yaşanan hadisler
karşısında iki büklüm yaşıyor yemeden içmeden kesiliyorsunuz.

Öyle zannediyorum ki mahcur, mahpus olan, kendi milleti ve akrabaları tarafından bile dışlanan ve
hatta taşlanan hizmet gönüllülerinin durumu karşısında çok üzülüyor, ağlıyor onların elinden nasıl
tutacağınızı bilemiyorsunuz.
“Keşke, benim bir-iki tane evim olsaydı!.. Dünyada bir kulübemin olmasını bile hiç düşünmedim.
Beş-on insanın hiç olmazsa bir seneliğini taahhüt etseydim; o mazlumları, o mağdurları, o “Acaba
ne yiyecek, ne içeceğiz?” diyen insanları sevindirseydim; Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, mahcup
olmadan çıkardım.” diye inliyorsunuz.

Ta yolun başından beri sizdeki ümit hep bir stratejiye dayanıyor ya da hep ümid eksenli stratejiler
geliştiriyordunuz.Stratejik düşünüyor, ve stratejik hareket ediyordunuz.
Karşı cephe “tam işlerini bitirdik” diye sevinecekken Allah’ın inayeti ile sizin ortaya koyacağınız
yeni, farklı bir stratejik hareket onları felç ediyordu. Onlar “Sızıntı”nın önünü kesmeye çalışırken,
siz başka bir yerden “Çağlayan”ın önünü açıyordunuz.
Vaktiyle bunu itiraf etmek zorunda kalan biri; “Planını taa 9-10 yaşından başlayarak yapmış birisi
var karşımızda. Bir kurmay subay gibi kendine bağlı kişileri tek tek cephede mi, başka yerde mi
vazifelendireceğine kadar ince ince hesabını yapan biri..” diyerek aslında sizin strateji düşünme ve
stratejik hareket etme kabiliyetiniz karşısında çaresizliklerini ilan etmişti.

Bir ülkeye bedel bütün dünyaya açılmanın stratejisini çiziyorsunuz. “Cebrî hicretin, dualarımıza
icâbetin bir neticesi de olabildiğini; İnşaallah bu sayede damladan deryaya, sızıntıdan çağlayana,
bir tohumdan yedi, yetmiş, yedi yüz veren başaklara yürüdüğümüzün” müjdesini veriyorsunuz.
Benim gibi birinin bile yorulduğu, takıldığı, yolda kaldığı yerlerde rüyalara misafir oldunuz, oturup
ağlaştık, alnımdan öptünüz, adeta sırtımı sıvazladınız, elimden tutup kaldırdınız.
En dar zamanlarımızda, en sıkıştığımız anlarda kulaklarımızda hep sizin o gür sedanız
yankılandı.“Dayanın çoğu gitti azı kaldı” diyerek tıpkı bizi toparladınız. “Onları çatlatasıya
yürüdüğünüz doğru yolda yürüyün hiç durmadan!.. Siz yürüdükçe, onlar da çatlayacaklar; belki bir
gün hakikaten hasetten çatlayacaklar.”

“Bin dönemeç karşınıza çıksa, sarsılmadan hep aynı şeyi söyleyeceksiniz. Bir güfte, bestesini siz
yapacaksınız.Çıktık dikenli yollara, dönmemeye karar verdik geriye…Bestelenir mi bu
bilemeyeceğim. Çok yakışıklı bir şey olmadı. Ama şu andaki hissiyatımın ifadesidir…”
Güfteniz bestelenmişti. Artık o beste çoktan tutmuştu ruhlarda, hem de çok yakışıklı bir şekilde.
Hem öyle bir bestelendi ki o güfte bütün dünya şimdi onu dinliyor.Ve belki de şimdiye kadar böyle
bir besteyi dinlememişlerdi.
“Çıktık dikenli yollara
Söz verdik Allah’a
Geriye dönmeyeceğiz.
Dönersek kalleşiz! Dönersek kalleşiz!”

“Ancak o zaman mesafelerin canına okuyacağız. Ancak o zaman yollar dürülecek. Ancak o zaman
aşılmaz köprüler geçilecek. Ancak o zaman dağlar, dereler, tepeler kemerbeste-i ubudiyet içinde
bel kıracak, boyun bükecek geç diyecek! Tepeler dümdüz olacak, dümdüz yerler pürüzsüz
olacak…”
İnşaallah azmedeceğiz..

Hizmetten | Ali Yüce

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu