Yazarlar

Kurban kesme yerine ücretini fakirlere versek!.. | RECEP ATICI

Sevgili dostlar, hepinizin bildiği gibi önümüzdeki cumartesi Kurban Bayramını Allah’ın izniyle idrak edeceğiz. Kurban, Arapça ‘kurb’ kelimesinden türemiş olup “yaklaşmak” manasına gelmektedir. O, Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dopdolu olmayı ifade etmektedir.

Ancak, kurban yaklaşırken bazı kimseler, ister kasıtlı, isterse bilmeden veya kendince böyle yapılsa olmaz mı gibi düşüncelerle “Kurban kesme yerine ücretini fakirlere versek!’ diyebiliyor. Halbuki sırf “taabbudî” olan yani, Allah emrettiği için yapılan kurban ibadeti, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir.

Kur’ân-ı Kerim, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) ayetiyle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslam ulemasının nerdeyse tamamı hem fikirdir. Efendimiz (sav) de, İbn Mâce’de ve Müsned’de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri naslardan hareketle Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğunu hükmetmiştir.

Bir de Kur’an- Kerim, Hz. Adem’in iki oğlu üzerinden kurban kesme meselesini anlatır ki, üzerine kurban kesme vacip olanlar bu ölçüye çok dikkat etmelidir. Bildiğiniz gibi “Hz. Âdem’in iki oğlu Allah’a birer kurban takdim ederler. Cenab-ı Hak, Habil’in kurbanını kabul ederken, Kabil’inkini kabul etmemiştir. Bunun üzerine Kabil: “Seni öldüreceğim” der. Buna karşılık Habil: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, der.” (Mâide, 5/ 27-29)

İslâmî kaynaklarda geçtiği üzere Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandır. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmadığı gibi, ürününün de güzelinden değil de kıymetsiz olanlarından kurban olarak arz etmiştir. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmiştir. Dolayısıyla Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştır. Bu da gösteriyor ki, insan Allah’ın koyduğu ibadet kurallarını kendi mantığı ve tasarrufunu kullanarak değiştirmemeli. Şayet insan bu şekilde kurbanı kendi manasından çıkarırsa o kurban yakınlık vesilesi olmaktan çıkar tam aksine -Kabil’de olduğu gibi- Allah’tan uzaklık sebebi haline gelir.

Dolayısıyla Allah’a yaklaşma adına bir yol olan kurban, özellikleri bizzat Allah tarafından tespit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibâdet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı ilk günden itibaren Allah tarafından belirlenmiştir ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etme ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur. Zira ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak o zaman ibadet hükmüne geçer.

Bu açıdan, ibadet ü tâatlarımız, Allah’ın emrettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede biz onu ortaya koyduğumuz zaman ebedî saadeti satın alabiliriz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu parayla alınır. Siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz. Mesela, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine uzak doğu oyunlarında olduğu gibi onlarca hareket sergileseniz, elli türlü marifet döktürseniz namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar Cenab-ı Hakkın belirlediği alemde geçersizdir. Öyleyse, bir ibadete niyet ediyorsak onu Allah’ın emrettiği şekilde yerine getirmeliyiz ki orada bir kıymeti harbiyesi olsun.

Evet, bu konuda Hazreti Bediüzzaman, dini emirlerden bir kısmına “taabbüdî” denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?” (29. Mektup)

Demek ki, Allah, bir kulun Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, ‘taabbudî’ ibadetlerde onu hasıl eder. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır. Dolayısıyla, ibadetlerde esas olan, onların ‘taabbudî’ olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine –diğer bir ibadet de olsa– başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu