Yazarlar

Kıssaların istikameti korumadaki rolü | RECEP ATICI

Sahasında ciddi birikimi olan bir hocamız bir vesileyle epey zamandır hizmet hareketine karşı yapılan zulümleri Efendimiz (sav) döneminde yaşanan ‘Boykot Hadisesi’ üzerinden anlatıyordu. Yusuf suresinin de bu boykotun çok ağır yaşandığı günlerin birinde nazil olduğunu ve bu surede anlatılan hadiselerle Cenab-ı Hak, Efendimiz (sav)’i teselli ettiğini, dolayısıyla kıssadaki yorumların bugün itibariyle bizim yaşandığımız hadiselere de baktığını ifade etti. Bu mevzuyu dinleyen bir kardeşimiz, Akif’in; Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?” mısralarını misal vererek, “kıssayla, menkıbeyle teselli olmaya çalışmak bence doğru değil” dedi.

Bu bakış açısı, kişinin perspektifinden bakıldığında yanlış olmamakla birlikte eksik bir bilgidir. Ne yazık ki bu süreçte, mevcut iktidar Kâbe’nin izdüşümü camileri kullanarak hizmet hareketini ötekileştirme adına “kıssa ve rüya” gibi mevzular hakkında şüphe ve tereddüt hâsıl etti. Medyayı da yanına alan bu siyasi düşünce, ibret almamız ve ders çıkarmamız için vahiy yoluyla bize indirilen kıssaları sıradan bir hikâye veya menkıbeymiş gibi nazara verdi.

Halbuki kıssa; geçmişte olmuş bir olayı, daha sonra gelecek nesillere, ders vermek maksadıyla anlatılan bir olaydır. Genel manada kıssaların gayesi, insanların hidayeti için gönderilen kitapların doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Araştırmalara göre Kur’an’da geçen kıssaların, neredeyse onun üçte birisini,[1] bazılarına göre de Hz. Peygamber dönemindeki hadiselerin eklenmesiyle yarısını teşkil ettiği yönündedir.[2] Dolayısıyla vahiyle indirilen kıssalar, geçmişte olmuş, bugün ve gelecekte karşımıza çıkabilecek olayları dile getirir.

Kur’an’daki kıssalar, Hz. Yusuf’un kıssası hariç bir hikâye veya romanda olduğu gibi sıralı bir şekilde, bir yerden başlayıp bitirilmez. Olayın sadece bir sahnesi tasvir edilir. Bundan maksat ise dinin mücerret mevzularının müşahhas hale getirilmesidir. Mesela; Kehf suresinde, “Bahçe sahibi iki adamın misali anlatılır. Cenab-ı Hak, onlardan birine hurma ağaçlarıyla çevrilmiş, içinden nehrin akıtıldığı iki üzüm bağı verir. Her iki bahçe eksiksiz ürününü verir. Bu hal bahçe sahibinin gururunu okşar ve arkadaşına: “Ben, mali imkânlarım ve çocuk bakımından senden daha güçlüyüm ve bu bahçenin yok olacağını zannetmem. Hem kıyametin kopacağına da ihtimal vermiyorum. Eğer Rabbimin huzuruna çıkarılırsam, bundan daha mükemmelini bulacağıma inanıyorumder. Diğer arkadaşı; “Ne o? Önce topraktan, sonra da seni bir damla sudan insan şekline getiren Allah’ı inkâr mı ediyorsun? Ben böyle bir şirki Rabbime asla yakıştıramam. Hem bahçene girdiğinde, ‘Mâşaallah; bütün güç ve kuvvet Allah’ındır’ demeliydin. Bir de beni, kendinden geri görüyorsun, bu da şükretmeni gerektirmez mi? Bakarsın Rabbim bana senden daha iyisini verir. Senin bahçene de ya bir âfet indirir ya da bağını yerle bir eder. Çok geçmeden mağrurun bahçesi yerle bir olur ve çökmüş asma çardakları arasında, pişmanlık içinde dizlerine vurarak: “Keşke! Rabbime, hiçbir şeyi ortak tanımasaydım” der. Şimdi mağrur bu kişiye Allah’tan başka kim yardım eder? O çok övündüğü gücü de kendisini fayda vermedi. İşte böyle bir felâkette yardım, ancak kudret sahibi Allah’tandır. İster fani âlemde, isterse baki âlemde en hayırlı mükâfatı nasip eden de O’dur.”(Kehf Suresi, 32-44)

İşte özet olarak verdiğimiz bu kıssada, “ehli dünyadan bazılarının tipik bir tavrı resmedilmektedir. Onlar, dünyada sahip oldukları her şeyi sadece kendilerine ait bilir ve fakir, muhtaç kimseleri faydalandırmak istemezler. Sahip oldukları dünyalıkla o kadar şımarırlar ki, Allah’ın da -haşa- her istediklerini yapmaya âmâde olduğunu zanneder ve kendilerini böyle aldatmaya çalışırlar. Âhiret’e de inanmak istemezler, ama Cennet var ise onu da kendilerine lâyık görürler. Bunlar, genellikle, halk arasında “sonradan görme” denilen kaba ve cahil tiplerdir.”[3]

Günümüz itibariyle insanımız maalesef haddinden ziyade bilgi kirliliğine maruz kalmakta ve bunun bir sonucu olarak zihinlerde çok ciddi tereddütler meydana geldiği görülmektedir. Bu açıdan bazı kimseler dini hakikatlerin izahı sırasında -anlatılan konuyu mücerred olmaktan çıkarıp müşahhas hale getirmek için- kıssalardan örnek verilmesini yersiz ve gereksiz bulabilmektedir. Hâlbuki kıssayı bir misal olarak takdim eden kişi o kıssada anlatılan ibretlik olayı yerli yerinde izah ediyorsa, onu hafife alma katiyen tasvip edilemez. Çünkü Kur’an-ı Kerim; “Bu kitapta bahsi geçen bütün Rasûllerin kıssalarında, hadiseleri hakkıyla kavrayabilen akıl ve idrak sahipleri için üzerinde durulup düşünülmesi gereken dersler vardır.(Yusuf; 12/111) buyurmaktadır. Hidayetin kaynağı olan Kur’an, daha önce tecrübe edilmiş bu hadiseleri anlatarak aklımızı kullanmamızı, efradını cami, ağyarını mâni düşünmemizi ve aynı hataya düşmememizi istemektedir.

Netice-i kelam, Kur’an’da anlatılan kıssalar sadece anlatıldığı mevzunun haberini veriyor değildir. Bunların, her bir devir için ifade ettiği farklı farklı mânâları vardır. Bize düşen, bunu anlamaya çalışmak ve kendimizi doğruya sevk etmektir. Böyle yaptığımız takdirde istikameti koruyacak ve farkında olmadan Rabbimize karşı da su-i edep vaziyetini düşmemiş olacağız.

[1] İdris Şengül, “Kur’ân Kıssaları Üzerine” İzmir 1994, s.170.

[2] Sadık Kılıç, Kur’ân Kıssalarının Anlam ve Değeri, s. 113-144.

[3] Ali Ünal, “Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meali,” Define Yay. 2006 s. 549-650

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu