Kürsü

Kalbin Solukları

Kalbin solukları harfsiz kelimesizdir ama, biz en tesirli beyanı, en büyüleyici mûsıkîyi de onlardan dinleriz. Henüz dillere düşmemiş, gelip kulaklara ulaşmamış, kalem uçları ve daktilo tuşlarıyla tanışmamış; ama bütün bu yolların hepsiyle kendini ifade etmenin çok çok üstünde öyle nefis bir şîvesi vardır ki kalb soluklarının, onlara sahip olanlar artık başka şeyler yazıp çizmeye ve onların dilinden anlayanlar da daha tesirli bir beyan aramaya ihtiyaç hissetmezler. Eğer fesahat ve belâğatla kendilerini ifade etmeye çalışan edipler ve değişik üslup insanları ya da kitlelere tesir adına demogojiden demogojiye koşan beyan şarlatanları kalbin soluklarındaki o derinlerden derin büyüyü sezebilselerdi, böyle dolambaçlı ve hatarlı yollarda ömür tüketeceklerine kendi sinelerine yönelir ve düşünce mızraplarıyla kalblerinin nağmelerini almaya çalışırlardı…

Ama neylersin, çağ bir gürültü çağıydı; âdeta insanlar da onun diliyle kendilerini ifadeye çalışıyorlardı: Evet, bugün dünya bir baştan bir başa en münasebetsiz seslerle inliyor. Medeniyet harikaları dediğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar, grayderler, dozerler, vapurlar, uçaklar, radyolar, televizyonlar… atmosferimizi kirletip huzur ve sükûnumuzu delik deşik ettikleri gibi, bizi de kendilerine benzettiler; bugün hemen pek çoğumuz itibarıyla dillerimiz kalblerimizin önünde, seslerimiz makineleri aratmayacak şekilde dem tutuyoruz âdeta bu umumî gürültüye. Ülke bir baştan bir başa tıpkı sağırlar ülkesi, bağıran bağırana.. sesimizle-soluğumuzla birilerini bastırmaya çalışıyor gibi bir hâlimiz var. Ne düşünceye saygı kaldı ne de insanî hissiyâta hürmet; lâf ebeliği ve kelime oyunlarıyla çok geniş alanlı gürültü çıkaranlar âdeta başarılı addediliyor ve ödüllendiriliyor. İsterse deyip ettikleri hiçbir menfaat vaadetmesin ve hiçbir mantıkî kurala da uymasın; şöyle-böyle ses getiriyor ve yığınları harekete geçiriyorsa iş tamamdır…

Bir zamanlar sükût ve sessizlik bizim en tabiî hâlimiz ve her zamanki iklimimizdi. Belki çokları farkında değildi bu huzur atmosferinin ve bu sessizlik mûsıkîsinin, şimdilerde sezemedikleri gibi bu tiz perdeden gürültüleri. O zamanlar bu sükûnet ikliminde sadece seslerin en tabiîleri duyulur ve bir şiir ve mûsıkî gibi dinlenirdi. Bu hâl her gün birkaç kez o natural seslerle banyo yapan insanların ruhuna öyle sinmişti ki onların ikliminde asla gürültü kirliliği olmaz ve hiç kimse bağırıp çağırmaya iltifat etmezdi. Her yer lebâleb sükûnetle dolar-taşar ve herkes sessizlik soluklardı. Onların ikliminde saygı ve terbiye edalı öyle bir sükûnet hâkim idi ki, o atmosfere bir kere uğrayıp bir-iki damla sessizlik yudumlayanlar bir daha da oradan ayrılmayı düşünmezlerdi.

O zamanın insanları henüz medeniyet harikalarıyla tanışmamışlardı ve bu geveze varlıkların mârifetlerinden haberdar değillerdi; her taraf sessizdi; onların durumu da milimi milimine bu umumî hava ile tam örtüşüyordu. Gezip dolaştıkları her yerde süt gibi bembeyaz bir sükûnet yudumluyor, uğradıkları herkesten sükût işaretleri alıyorlardı. Ömürlerini her türlü münasebetsizliğe kapalı bir ledünnîlik içinde geçiren o dönemin talihlileri, her zaman ayrı bir eda, ayrı bir hava ve ayrı bir şîvede öyle bir sükûtîlik sergilerlerdi ki, nadiren de olsa, çevrelerinde meydana gelen haricî gürültüler bu sessizlik şiirinin ahengini kat’iyen bozamazdı.

Konuşmaları icap ettiği yerde bu insanların da bazen konuştukları olurdu ama onların söz ve beyanları daha ziyade hâllerinden süzülen mânâları açmaya mâtuf, müphem hisleri şerh etme istikametinde ve gözsüzlere pinhân hakikatleri avamîleştirme yönünde olurdu. Ağızlarını sık sık açmazlardı; açtıklarında da sükûtî durumlarında işleyip örgüledikleri düşünce dantelalarını serer-sergiler ve kendilerini dinleyenlere sessizliğin fikir kristallerinden ne hikmet cevherleri ne hikmet cevherleri sunarlardı.

Bu tertemiz atmosferde, ne gelip o pırıl pırıl havayı delen bir şerare, ne yırtık bir ses ne de münasebetsiz bir gürültü duyulurdu. Ara-sıra bütün bütün o iklime yabancı bir ses ve soluk bu havayı yırtsa da o insanlar ve onların büyülü atmosferi âdeta bir sihirle yenileniyor gibi hemen değişir, o eski esâtirî haline bürünür ve yeniden kendini meşk etmeye dururdu; dururdu da gönül dilleriyle ifade ettikleri o sükûtî hitabelerle, meleklerin gökten dökülen ilhamları gibi ulaşabildikleri bütün ruhları mest ederlerdi. Onlarla tanışma bahtiyarlığına erenler ‘duydum, dinledim, okudum, öğrendim ve inandım’ yerine ‘gördüm, hissettim, büyülendim ve bende oldum’ derlerdi. Onların hâl ve gönül derinliklerine bağlı bu fâikiyetleri sayesinde idi ki dilleri bilinsin-bilinmesin, ne demek istediklerini herkes rahatlıkla anlar ve onlara büyülenirdi. Halkla içli-dışlı olmaları bir yana, çekilip bir köşede iç murakabelerini yaşadıklarında dahi hâlleri ve görüntüleriyle gönüllere korlar saçar ve ruhlarda bir sûr sesi gibi duyulurlardı. Her zaman Hak’la irtibat içindeki bu dupduru insanların susması, bilemediğimiz bir sırla kalbî ve rûhî suskunluğa maruz kalmış kimseleri harekete geçirme adına âdeta bir komut gibiydi. Onlar, gönüllerindeki mahfî hazineleri tavır ve davranışlarıyla ortaya dökünce, bir dilin susmasına bedel o anda pek çok dil birden çözülür, önyargısız müsait gönüller dinlemeye durur ve her yanda müthiş bir heyecan köpürmeye başlardı. Onların bu sessizliği, ruhları coşturan öylesine derin bir mûsıkî idi ki, o atmosferi yaşayan herkesi önüne katar, istediği yöne sürükler, onlara hiç kimseden duyamayacakları nağmeler duyurur ve adı konmamış sürprizler yaşatırdı. Çevreleri onların bu sükûtî hitabelerinden pek çok şey alır, ifade ve beyanlarla daraltılmamış farklı mazmun, farklı mefhum, farklı mantukların engin ufuklarında dolaşır ve gönülleri ölçüsünde bir derinlik yaşarlardı.

Hele o sükûtîler içinde öyleleri vardı ki, onların bakışlarından dökülen ışıkları, yüz çizgilerinden akan mânâları ve tılsımlı tavırlarındaki derinliği görebilenler hemen büyülenir ve bir daha da onlardan ayrılmak istemezlerdi. Böyle sükûtî bir şiirle dolmuş ve doymuş kimseler dinî düşünce ve mü’mince mantığın ortaya koyduğu açıyla her şeyi daha bir farklı duyar ve daha engin bir temâşâ zevkine ererlerdi.

Ben şahsen, iz bırakan o büyük sükûtîleri ‘idrak’ diyebileceğim çerçevede tanıyamadım; dolayısıyla da gerektiği ölçüde yararlandım diyemem; ama yine de itiraf etmeliyim ki, bir alıcı olarak bütün kabiliyetsizliğime rağmen, onların ikliminde bulunduğumda yer yer çiy damlaları gibi ruhuma akan bazen müphem, bazen muğlâk fakat her zaman büyüleyen bir eda içinde öyle sırlı şeyler görüp hissetmişimdir ki, aradan yıllar geçtiği halde onları her yâd edişimde hâlâ ürperirim. Onların, o harfsiz-kelimesiz, sessiz ve sözsüz beyanları her şeye rağmen beni öylesine mest etmiş idi ki, bugün dahi o dırahşan simaları hatırladıkça gözlerim dolar ve ruhumda o sükûtîlikten nağmeler duyulmaya başlar. Kendi tabiat havzımın sınırlarını zorlamaya durur ve olduğumun yanında olabileceğimin hülyâlarına dalarım.

Sızıntı, Eylül 2004, Cilt 26, Sayı 308

Kaynak: Sükûtun Çığlıkları / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu