Yazarlar

Kâinat | Zekeriya Çiçek

  Kâinat ve içerisindeki canlı-cansız varlıklar kendi kendine mi meydana gelmiştir?

Birincisi: Vücudumuzda çalışan her bir zerreyi eğer, Kadirî Ezeli’nin kanunuyla hareket eden küçücük birer memurdurlar. O zerreler itaatkâr asker memurlarından meydana gelen koca bir ordu gibidir. Ya da o zerreler kader kaleminin uçları olarak kabul edilmezse o akıl ve şuurdan yoksun zerrelerin her birine öyle bir güç verilmiş olur ki bunu en sefil bir varlık bile kabul etmez.

  Kâinatın ve misafirlerinin oluşumu gerçeğinde “tabiat” bu olayın neresindedir?

Tabiat Risalesinden öğrendiklerimizi hatırlayalım. Varlık âleminde, özellikle hayat sahibi canlılarda görünen hikmetli olaylar, sınırsız bir ilim, irade ve görme gerektiren sanat ve icatlardır. Eğer bu olaylar, Allah’ın (cc) kaderine ve kudretine verilmezse, kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete dayandırılırsa o zaman her şeyde sınırsız sayıda manevi makineler ve matbaalar bulunması gerekir.

Evet, kâinatta Cenab-ı Hakkın (cc)  isimlerinin tecellisi şu misale benzer. Güneşin ışınları cilveleri ve yansımaları, zemindeki cam parçalarında ve su damlacıklarında nasıl görünüyorsa Allah’a (cc) ait tecellilerde öyledir. Yoksa her bir cam parçası ya da su damlacığı sayısı kadar güneş olması gerekir. Aynen böylede, eğer kâinatta hayat sahibi varlıklarda görülen hikmetli ve müthiş bir ilim ve irade gerektiren olaylar Allah’a (cc) dayandırılmazsa bunları ışıktan yoksun varlığın kendisinden bilmek gerekir. Bu da kâinatta asla gerçekleşemeyecek olan bir durumdur. Şuursuz tabiata şuurlu bir durum kazandırmak şuurlu bir insanın ulaşacağı netice olamaz.

Tabiat bir sanattır, sanatkâr olamaz.

Kâinat | Zekeriya Çiçek 2

Tabiat bir nakıştır, hünerli bir nakışçı olamaz.

Tabiat bir şiirdir, şair olamaz.

Tabiat bir fiildir, fail olamaz.

Tabiat bir kitaptır, kâtip olamaz.

Tabiat bir kanundur, kanun koyucu olamaz.

Tabiat bir hükümdür, hâkim olamaz

Ve tabiat yaratılmıştır, asla yaratıcı olamaz.

Hiçbir akıl, tabiatın bir parçası olan akıl ve şuurdan yoksun olan kuru bir üzüm dalına, ya da kurumaya mahkûm yaprağına, her yönüyle muhteşem bir sanat eseri olan üzüm salkımlarının sanatkârıdır denilemez. Ve yine Üstad Hazretlerinin enfes beyanıyla şu örneği de ekleyelim.

“Bir incir çekirdeğin­den koca bir incir ağacını ve ince bir sapla koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez.”

İncir çekirdeği de, kavunun ince sapı da o kudretin emrinde ve onun gücüyle hareket ederler. Yoksa tabiatın her bir parçası hem yaratıcı hem de yaratılmış olması gerekir. Bu ise muhaldir, böyle bir şeyin olmasını bozulmamış hiç bir akıl ve vicdan sahibi düşünemez.

Bu aynen Selimiye’nin her bir taşının Mimar Sinan gibi koca bir mimar olduğunu kabullenmek olur. İstiklal Marşı’nın her bir harfi ve kelimesinin de Mehmet Akif olduğunu kabul etmek olur.

Milyonlarca çeşit bitki ve hayvan türünün her birinin kendisine özgü ayırt edici özelliklerinin bu canlıların kendilerinin tasarlanmasını kabul etmek akıl dışıdır. Üstadımız (ra) bakınız meseleyi ne de güzel özetlemiş:

“Mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin (Allah’ın)  isimlerinin cilvesine verilmezse, her bir varlıkta, özellikle her bir canlı varlıkta, sınırsız bir kudret ve irade ve ni­hayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir ilâhı, içinde kabul etmek lâ­zım gelir. Bu fikir tarzı ise, kâinattaki olması mümkün olmayanların en batılı, en uydurmasıdır. Kâinatın yaratıcısının sanatını ne olduğu belli olmayan, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.(Risale-i Nur)

Başka bir bölümde ise Üstadımız (ra) bu meseleyle ilgili şöyle diyor:

“Evet, Celal sahibi ve Kadir olan Allah’ın (cc) iki tarzda icadı var:

Biri, ibda olup hiçten, yoktan var ediyor ve ona lâzım her şeyi de yoktan icad edip eline veriyor.

Diğeri inşa ile sanat iledir. Yani, kemâl-i hik­metini ve birçok isminin cilvelerini göstermek gibi çok hassas gayeler için, kainatı oluşturan bileşenlerden bir kısım varlığı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerreleri ve maddeleri, rızkı verme kanunuyla on­lara gönderir ve onlarda çalıştırır.

Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem ibdâ’, hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay,  belki dai­mî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin canlı çeşidi olan mahlûkatın (o dönemde henüz sistematikte sayılabilen üç yüz bin çeşit hayat sahibi canlıyı kastetmektedir) şekillerini, sıfatla­rını, belki zerrelerinden başka bütün durum ve hallerini hiçten icad eden bir kudrete karşı “Yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı!” (Risale-i Nur)

Aslında tabiatın bileşenleri olan bitkiler, hayvanlar, böcekler güneş ve gezegenlerin kendisini yaratan Allah’a (cc) olan saygısı ve itaatinde problem olmadığı aşikârdır. Asıl problem, imanla kendisine kulluk sorumluluğu yükleneceğinden endişe eden, inançtan yoksun olan bir grup zavallı insanlardır.

Allah’ın (cc) hayat, akıl, şuur gibi nimetlerle donattığı ve bir ömür rızıklandırdığı, ancak; henüz imanla şereflenmemiş insanlara Cenab-ı Hak (cc) hakikati bulmayı ve hidayete ermeyi nasip etsin.

Hizmetten | Zekeriya Çiçek

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu