Yazarlar

İslâmi(!) söylemden hıyânete giden yol! | Prof.Dr.Muhittin Akgül

Bu haftaki yazımda, Kur’ân’daki bir âyette ifade edilen “gulül” konusunu ele alacak, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) konuya yaptığı vurguyu hatırlatarak günümüzdeki bazı gulül örnekleri üzerinde durmaya çalışacağız. Konuyla ilgili âyet için, farklı nüzul sebepleri zikredilmekle beraber söz konusu detaylara girmeyeceğiz. İlgili âyetin meali şöyledir:
 
“Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.” (Âl-i İmrân 161).
 
Âyette geçen gulül kelimesi; bir şeyi gizlemek, çaktırmadan almak, hırsızlık etmek, hıyanet etmek, kendisine ait olmayan herhangi bir şeyi aşırmak gibi anlamlara gelmektedir. Kavramsal açıdan ise; devlet veya ganimet malından, paylaşma yapılmadan önce yahut kendi hakkı olmaksızın gizlice bir şeyler almak, ondan aşırmak ve devlet malını sû-istimal etmek demektir.
Devlet malını çalmada, Allah hakkının yanı sıra devreye kamu hakkı da girmiş olur ve bu hak, o devletin vatandaşı olan tüm fertleri ilgilendirir. Bu haliyle gulül, hem dünyaya hem de âhirete bakan yönüyle, şahsi bir malı çalmaktan öteye geçmiş olur. Aynı kelimenin içerisine aslında, bir kimsenin kendisine ait olmayan herhangi bir şeye el uzatması, çalması, harcaması yahut onu kendi hesabına geçirmesi anlamları da bulunmaktadır.
Allah Resûlü, konuyla ilgili ciddi uyarılarda bulunmuş, tehlikelerine dikkat çekmiş ve âhirette insanın başına açacağı tehlikeleri detaylıca haber vermiştir. Rivayete göre bir defasında Allah Resûlü ashabın arasında oturuyorken ayağa kalkmış ve şöyle buyurmuştur:
“Sakın sizden birinizi, kıyamet günü boynunda kişnemekte olan bir at olduğu halde bana gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, beni kurtar!” derken ben de kendimi: “Sana hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim” diye cevap verirken bulmayayım!
Sakın sizden birinizi kıyamet günü boynunda meleyişi olan bir koyun olduğu halde bana gelip: “Ey Allah’ın Resûlü, beni kurtar!” derken, kendimi de: “Sana hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim” diye cevap verir bulmayayım!
Allah Resûlü (s.a.s.) hadis-i şerifin devamında bu tarz hayvanları ve ganimet mallarını tek tek zikrederek, onlar için de aynı hususları dile getirmiştir. (Buhârî, Cihâd 189; Müslim, İmâret 24).
Kamu malı, âdeta insanı yakan bir ateştir. O malın içinde, Rezzakı hakiki ve Mün’imi Ezeli olan Rabbimizin hakkı olduğu gibi –ki bu hak O’nun kuralını çiğnemektir- aynı zamanda o malda hakkı olan her bir kişinin de bir payı vardır. Allah Teâla kendisine ait olan hakkı affetse de, kamudan herhangi bir kişi kendi hakkını affetmeyince, ondan kurtuluş yoktur. Nitekim Allah Resûlü: “Bir kısım insanlar vardır ki, Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Halbuki bu, kıyamet günü onlara bir ateştir, başka değil.” (Buhari, Hums 7; Tirmizî, Zühd, 41) sözleriyle uyarmış ve haksız olarak elde edilen her türlü malın, ne denli büyük bir günah olduğunu hatırlatmıştır.
Kamuya ait bir mal çalındığında, sadece çalma işini yapanlar değil, aynı zamanda onları koruyanlar da bu suça ortak olurlar. Hz. Peygamber (s.a.s.) onların durumunu da: “Kim aşıranı gizlerse, o da ondandır!” (Ebu Davud, Cihad 135) sözleriyle haber vermiş, savaşta ölüp şehid olsa bile, böyle bir kişinin, çaldığıyla cehennemde bulunacağını bildirmiş (Müslim, iman 182), gasbedilen bina, mülk, fabrika, arazi gibi yerleri zorla veya hukuksuz yollarla ele geçirip sahiplenenleri de uyarmıştır.
Kamu malı, İslam nazarında o kadar önemlidir ki, ona el uzatan sahabi bile olsa, Resûlullah (s.a.s.) onun cenaze namazını kılmamış, sebep olarak da ganimetten aşırmasını belirtmiştir. (Muvatta, Cihad 23; Ebu Davud, Cihad, 14). Bu anlamda günümüzde nice cenaze namazı kılınmayacak hırsızlar, gaspçılar ve kamu malını aşıran gulülcüler bulunmaktadır.
Kamuda görevlendirilen kimse, devlete ait bir malı gizleyemez, farklı yöntemlerle onu kendi veya yakınlarının üzerine geçiremez. Böyle bir durum, emanete hıyanet etmek demektir. Nitekim bir defasında Allah Resûlü şöyle buyurdular:
“Ey insanlar; sizden her kimi bir konuda görevlendirir de bu kişi bir iğne dahi gizlerse, bu, emanete ihanettir. Kıyamet günü bununla getirilir.” buyurunca,  ashaptan biri ayağa kalkıp:
“Ya Resulallah benden verdiğin bu görevi geri al” dedi. Resûlullah: “Niçin?” diye sorunca da: “Biraz önce dediklerinizi duydum!” dedi. Resûlullah bunun üzerine şöyle buyurdu: “Aynı şeyi yine tekrar ediyorum: “Kimi bir işe görevlendirdiğimizde az çok ne varsa getirsin. Verileni alsın, verilmeyeni bıraksın” (Müslim, İmare 30).
Rivayetlerden de anlaşıldığına göre Allah Resûlü, devlet malından alınan en küçük şeylere bile dikkat çekmiştir. Bu açıdan da gerek âyetin, gerekse konuyla ilgili rivayetlerin vurgusunu dikkate alan âlimler, gulülün aynı zamanda kebâir’den (büyük günahlardan) olduğunu kabul etmişlerdir.
Hz. Peygamber’den (s.a.s.) gelen rivayetlere göre, herhangi bir kişi devletten çalarken yakalandığında, çaldığı mal geri alınır, harcamışsa tazmin ettirilir, ganimetten mahrum bırakılır ve hırsızı yola getirecek bir ceza uygulanır ki, bu ceza dönemin şartlarına göre uygulanan bir ta’zirdir. (Ebû Dâvûd, Cihâd 145).
Gerçek bir mü’min, emanete riayet eder, en küçük bir kamu malına bile elini uzatmaz/uzatamaz, yaptığı böylesine bir haramın kıyamette başına açacağı feci durumları asla aklından çıkarmaz.
Yukarıdaki âyet ve konuyla ilgili rivayetler bağlamında günümüze kısaca bakacak olursak, devlet malını çalarken yakalanan nice hırsızların varlığını yeniden hatırlamış oluruz. İş başına geçen kimselerin, spekülasyonlarla mal edindiğini, örtülü ödeneği kendi hesaplarına kullandıklarını, yönetime bile hakları olmadığı halde, türlü türlü hilelerle idareyi ele geçirdiklerini görürüz. Aslında bu uygulamaların tamamı gulûl kategorisinde değerlendirilebilir.
İçinden geçtiğimiz son yıllarda hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvetler, hep kutsallık(!) kundağına sarıldı! “Ganimet” denildi, “beşte bir pay” uyduruldu, “bizim hakkımız” safsatası çıkarıldı, “şimdiye kadar başkaları, şimdi de biz yiyeceğiz” haramzâdelik sözleri tekrar edilip durdu. Ne de olsa bunu diyen haramzâdelerin bu söylemlerine, farklı yollarla fetva veren parti müftüleri, duâyen hocaları vardı. Verdikleri ahlaksızca fetvalarla açık ve kesin haramlar, kesin helal noktasına çekildi. Devletin, dolayısıyla da milletin malı çâr çûr edildi, evlatlara, torunlara, akrabalara peşkeş çekildi. Tüyü bitmemiş yetimlerin hakları gasp edildi ve mal bulmuş mağribi gibi harama cihat edasıyla koşuldu.
Eskiden de benzeri türden gulüller elbette vardı. Hırsızlık ve yolsuzluklar yapılıyordu. Ancak onlar, zarfları dolduracak kadardı ve miktarları ve çapları bu denli büyük ve geniş değildi. Bu dönemde gulülde âdeta seviye atlandı. Çalınan paralar, önce kasaları, sonra ayakkabı kutularını, daha sonra da tırları doldurdu. Yönetenlerin bu sınırsız ve bir o kadar da arsız ve açgözlü çalıp çırpmaları, sadece kendileriyle de sınırlı kalmadı. Onları görüp cesaret alan aşağıdaki kimseler de, bu tutumu meşru bir yol haline getirdiler. Soydular, çaldılar, çırptılar ve milleti çöplüklerden geçinmeye muhtaç hale getirdiler. Bütün bu olup bitenlere karşı yığınların sükûtu ise, ülkenin geleceği adına çok da ümit vaat etmiyor. Hele hele bu kadar yıkıntıdan sonra oldukça zor görünüyor…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu