Kürsü

Köhneleşmiş Müesseseler

Soru: Tarikat ve tekkelerin günümüzdeki durumlarıyla ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Cevap: Beni yıllardır dinleyenler bilirler ki hayatımın hiçbir döneminde tekke ve tarikatlere karşı olmadım. Hatta böyle bir düşünceyi aklımın köşesinden bile geçirmedim. Ben tekkede neş’et ettim ve aynı zamanda çok küçük çapta da olsa, medresenin sinesinde yetiştim. Binaenaleyh benim, ne tekkenin ne de medresenin karşısında olmam düşünülemez. Ancak ben, köhneleşmiş müesseselerin karşısındayım.

Tekke ve zaviyeler on asırdan beri vazifesini yapmış ve fonksiyonunu eda etmiştir. Bununla birlikte bugün dine ait duygu ve düşünceleri soluklayacağımız müesseseler kendi bünyesinde tekkeye ait mânâyı, zaviyeye ait ruhu taşımıyorsa insanımız aşktan ve vecdden mahrum, fevkalâde kaba-saba yetişecektir.

Bu ifadeleri pek çok defa tekrar ettim. Ancak kendi ruhu ile bütünleşememiş, nâdân bir kısım müteşeyyihînin (şeyhlik taslayanların) eline düşerek dinin ruhundan uzaklaşma meselesine gelince, ben onun karşısında olduğumu ifade ettiğim gibi, Aristo mantığını tedris eden medresenin karşısında olduğumu da söyledim. Fakat Hazreti Fatih’in, üniversite mahiyetinde işleyen medresesinin karşısında olmadım. Kendi devirlerinde fıkhı ve kelâmı geliştirirken, tefsirler yazarken, astronomiyi de ihmal etmeyen; Molla Gürânî’nin yanında Ali Kuşçu’yu unutmayan, Hezarfen Ahmet Çelebi’ye de yer veren bir medresenin yanında oldum ve onu alkışladım. Benî Musa’nın gayretlerini daima takdirle yâd ettim ve medresenin en büyük semeresi gördüm. Zira o devirde Batılı, Ay ve Güneş’in tutulup tutulmayacağını, Bağdat’ta yaşayan Benî Musa’ya soruyordu. Ben, böyle bir medresenin daima yanında hep onun alkışçısı oldum.

Süfyan-ı Sevrî ve Bişr-i Hâfî gibi hak dostları, halktan olabildiğine istiğna ve Allah’a (celle celâluhu) bağlılık içinde halka hizmet etmişler. Dünyadan müstağni olmuşlar, halktan hiçbir şey beklememişler, kendilerini mahlûkatın en aşağısı saymışlar. Hayatları süresince halkın irfan hayatına hizmet etmişler ve müridleri, kendi kalb ve ruh ufku seviyelerini aştığında onları başkasına havale etmesini de bilmişlerdir. Ben böylesi bir tekke ve zaviyenin de alkışçısı olageldim.

Sözün burasında hemen şunu ifade edeyim ki, bugün böylesi zatların bulunmayışı, vatanın bütünlüğü mevzuunda yapacağımız hizmetlerde bizde ciddi bir gedik de meydana getirmiştir. Evet, tekke ve zaviyenin kaybedilmiş olması millet adına ciddi bir hüsran olmuştur.

Ancak ne Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne Müslümanlık ne de benim nazarımda, Rabbiyle münasebeti zayıf, ibadet ü taat neşvesinden mahrum, yaptığı şeyleri formalite olarak yapan insanlarla temsil edilen tekke ve medreseler de kat’iyen kabul edilemez. Süfyan-ı Sevrî, İbrahim Edhem, Bişr-i Hâfî, Cüneyd-i Bağdâdî, Şah-ı Geylânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend, İmam Rabbânî gibi zevatı getirsinler biz de kemerbeste-i ubudiyet içinde tekke ve zaviyelerine devam edelim, derim.

Ancak benden müteşeyyihîne karşı ihtiram bekleniyorsa onlara da asla ihtiram etme niyetinde değilim. Çünkü onlar, hakikaten bizdeki aşkı ve vecdi öldürmüşlerdir. Ziyafet sofralarında vakit geçiren, müridlerine İslâmî kemalâtı öğretemeyen, kalbî hayatın yanında fikrî hayata pencereler açamayan, âyât-ı tekviniyeyi mütalâa etme imkânını veremeyen kimseler tekkede meseleyi berbat ettikleri gibi medresenin mânâ ve ruhunu da bozmuşlardır. Her iki müessesenin de iş bilmezleri, bu ulvî müesseselerin fonksiyonunu eda etmesine mâni olmuş ve işi güdükleştirmişlerdir. Vâkıa, benim bunun karşısında oluşum bir şey ifade etmez. Çünkü bu anlayışın karşısında din vardır, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) vardır.

Bana, müridlerine kemal ve hasbilik öğreten bir mürşid göstersinler, ayaklarının altındaki toprağı gözüme sürme diye çekerim. Bir mürşid, müridine kemalâtı, her Müslümanı alkışlama fikrini, gerektiğinde “Git evlâdım, bende bir şey yoktur, başkasına intisap et!” demesini, lâ ilâhe illâllah diyen herkesin karşısında temenna durmasını öğretsin. Memleketin, ciddi bir uçurumun kenarında, her an yuvarlanmak üzere olması mevzuunda yapılması gerekli olan şeyleri öğretsin, ben de o mürşidin ayaklarının altındaki toprağı gözüme sürme diye çekeyim.

Ben bunu, tekkeyi ve tekkenin haysiyetini korumak için, medresenin eda ettiği fonksiyonu muhafaza etmek için yapıyorum. Buralar Şah-ı Geylânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend gibi arslanların eviydi, ben o arslanları her zaman alkışladım ve alkışlamaya da devam edeceğim. Ancak bugün o makamlara geçenleri gördükçe de cidden, gönülden tedirgin oluyorum.

Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu