Yazarlar

İnsan Olmak Çok Zormuş | MEHMET YILDIZ

“Ve sinelerde (iman–inkâr, niyet, şükür– nankörlük adına) ne varsa hepsinin ortaya döküldüğü zaman” (Âdiyât 10).

Niceleri var ki, çok şeylerden bîhaber yaşayıp, göçüp gidiyorlar bu fânî dünyadan. Bazılarımız da sanki ebediyen burada kalacakmışız gibi davranıyoruz. Halbuki doğduğumuz andan itibaren, her gün bir adım daha yaklaşıyoruz gidenlerin geri dönmediği son menzile. Ama bilmiyoruz her giden memnun mudur yerinden. Ne de olsa;

Gelir bir bir, gider bir bir, kalır bir,

Gelen gider, giden gelmez bu bir sır.

Keşke bu sırrı hakkıyla kavrayanlardan olsaydık.

İnsanın yaratılışına ve donanımına baktığımız zaman, ona çok farklı bir misyon yüklendiğini net olarak görebiliriz. Ancak ne acıdır ki çoğumuz itibari ile bu misyonu fark etmeden bir hayat yaşıyoruz. Farkındalık meğer ne büyük bir lütuf imiş.

Bazen kendi kendime şöyle dediğim oluyor:

Keşke daha duyarlı olsaydım. Hayatı hakikatine göre duyarak, bilerek yaşasaydım. İnsanlarla hep güzel geçinseydim, kalp kırmasaydım, gönül yıkmasaydım. Gölgelenmek için altında oturduğum ağacın yapraklarını incitmeseydim.

Düşünerek konuşsaydım, yazsaydım, kimseyi töhmet altında bırakmasaydım, yalanın her türlü renginden uzak dursaydım.

Hayatımı, özellikle gençliğimi çok daha iyi değerlendirip, hakkın ikamesi yolunda sarf etseydim. Allah’ın bana vermiş olduğu imkanları Kendi yolunda harcasaydım. Hep O’nun adını ve sevdiklerini bayraklaştırsaydım.

Yaşa, başa, tecrübeye, mala, mülke ve makama takılmadan hep O’nu söyleyip O’nu dillendirseydim. O’na karşı çok ama çok vefalı olsaydım.

Evim, övülen evlerden bir ev olsaydı. Göktekilerin hayranlıkla izlediği bir yer olsaydı. Bizler evlerimize, işyerlerimize, makam odalarına girseydik de onlar bizim kalplerimize asla girmeseydi.

Ne kadar arzu ederdim beni görenler Allah’ı hatırlasalardı. O’nun aşkı ile kâinatı adeta bir kitap gibi, her gün bir satırını inceleyip okumaya çalışsaydım. Sonra Efendimize (s.a.s.) öyle sadık, öyle âşık olmalıydım. Görenler Leyla Hanım’ın:

Gidip boynumda zincîrimle ben ol “Ravza-i Pâk”e

Görenler hep beni dîvâne sansın yâ Resûlallah

dediği gibi beni de O’nun yolunun kara sevdalısı sansalardı. Ben de gerçekten öyle olsaydım.

Kur’an‘a öyle meftun olsaydım ki onu her gün sevgiliden gelen bir mektup gibi okusaydım. Okusaydım da o kutlu deryadan, inciler, mercanlar çıkarıp hem kendime hem de çevreme ne tatlı ne renkli ve ne engin âlemler kursaydım.

Kazancımın helalden gelip beni bulması için daha dikkatli olsaydım. Borçlandığım zaman onu vakit geçirmeden, alacaklıyı düşünceye sevk etmeden zamanında ödeseydim. Hakka hukuka titizlikle riayet etseydim. Yaptıklarımın bir gün hesabının bana sorulacağı inancı ile yaşayıp, kul hakkıyla ötelere gitmeyi kendime zül kabul etseydim.  Bana güvenen insanları asla ama asla hayal kırıklığına uğratmasaydım.

Allah’ın nimetlerine gerektiği gibi teşekkür edip kendimi nankörlük vadilerine salmasaydım. İhlaslı yaşamaya, uhuvvet dairesinde kalmaya özen gösterseydim. Hep müspet düşünüp, hep müspet hareketin yanında yer alsaydım. Hâlim müspet, kâlim müspet ve fiillerim hep müspet olsaydı.

Hakkı savunurken, mazlum kim olursa olsun, zalime karşı çıksaydım. Yalnız kendi mahalleme kendi çevreme değil, bütün mahallelere, çevrelere duyarlı olsaydım. Böylece insan olmanın onurunu yaşayıp insan olmanın hakkını verseydim.

Yüreğim daima insanlık için atsaydı. Kalbimde, gönlümde bütün insanlığa yetecek kadar sevgi olsaydı. Orada herkesin kendini bulacağı, Hak ile hemhal olacağı, rahatlayıp huzura ereceği yüksek minderler olsaydı.

Bütün değerlerin altüst olduğu böyle bir dönemde, insanlığın evrensel değerlerinin tüm insanlığa ulaşması için mücadele etseydim. Kalbimin sesini, ruhumun nefesini muztar gönüllerle paylaşabilseydim. Sevgiden merhemler yapıp, başta hicran yaralarını tedavi edebilseydim. Herkesi kendi konumunda kabul edip, asgari şartlarda, beraber yaşama sevincini tatsaydım ve başkalarına da tattırsaydım.

Sevgiyle dopdolu, şırıl şırıl akan bir çağlayan olsaydım. Konuşmasından, yürümesinden, oturup kalkmasından saygı damlayan biri olsaydım. Evlatlarımla daha yakından ilgilenip, onları örnek şahsiyetler olarak yetiştirebilseydim.

Kiminle, ne için olursa olsun, konuşurken 50 defa düşünseydim.

Dünyayı bir tarla gibi kabul edip, o tarlaya ahiret hesabına ebedi meyveler verecek tohumlar atıp, fidanlar dikseydim.

Fani şeylere dilbeste olmak yerine, bâki olana teveccüh etseydim. Elmaslar, pırlantalar varken çakıl taşlarına takılıp kalmasaydım.

Hayatıma anlam katan, beni Hak katında kıymetli bir yere taşıyacak olan yüce bir mefkurem olsaydı da başka şeylere gönül bağlamasaydım.

HEYHAT!

İçim kan ağlıyor, ruhum feryat ediyor;

Ben o nağmeden müteheyyicim / Ki yoktur ihtimali terennümün

İnsanın başkasına ağladığı çok olur ama, kendisini unutur. Unutur da kendisi için bir damla gözyaşı akıtamaz. Kendi kalbinin ihtiyaçlarına yönelemez, ruhunun feryatlarına kulak veremez, özüne dönüp bakamaz. Sonra da “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerine, kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkmış olanlardır” (Haşr 19) âyetinde ifade edildiği gibi bir hüsrana maruz kalır.

Nefis kendi kusurunu görmek istemez, birisi ona kusurunu göstermeye kalksa, hemen avukatlığına soyunur. Göz hep başkasını gördüğü gibi, kusuru karşıda arar durur da kendisine toz kondurmaz. Enaniyet, kibir, narsisizm ve bencillik ruhunu bir sis perdesi gibi kapladığında, göremez artık ne kendisini ne çevresini ne de kendisini var edeni.

Ne güzel bir tespittir; “Ve insan aldandı.” Evet, insan gerçekten aldandı. Yazık etti kendisine. Halbuki ne fırsatlar çıkmıştı önüne.

Çok dehşetli bir asırda yaşıyoruz. Nur çeşmesinden Kevser misali ab-ı hayat iksirinden mahrum olanlar, mahrum bırakılanlar ne kadar talihsiz ise, elindeki bu iksir mesabesindeki hakikatleri başkalarıyla paylaşmayanlar da o derece sorumludurlar. Korkuyorum insanlık bu sınavı çok iyi veremeyecek ve ötelerde dizlerini dövecek.

Bundandır derdim ki içim susmuyor. Ne güzel olur değil mi, her daim birbirimizin yardımına koşsak, elinden tutsak, yüce ufuklara ulaşmak için hep birlikte gayret göstersek. Kusurları değil marifetleri konuşsak, kendimizi değil hep kardeşlerimizi anlatsak.

Diyebilirsiniz ki, hiç mi güzel şeyler yok? Elbette ki var ama, bugün içimden gelen seslere bu kelimeler tercüman oldu neyleyim. Siz de mazur görün.

Kıymetli dostlar bu hayatın hesabını nasıl verebiliriz bilmiyorum. Rabbimin merhametinden ancak ümidim. Efendimizin sahip çıkmasıdır dileğim.

İnsan olmak ne zormuş!

Fakat Allah kerim. Ümitsiz değilim.

İbrahim Hakkı’nın dediği gibi derim;

Mevla neylerse güzel eyler, bakıp görelim.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu