Hikayeler

İmtihan dünyası bu…| Esra Kaya

“Ya ben ağlamayım gurban, kimler ağlasın?
Şu garip gönlümü de gurban, kimler eylesin?”
Odayı hüzne boğan cızırtılı radyomu kapattım. İçim daralmıştı. Bir el sanki
yüreğimi sıkıyordu. Pencereyi açtım. Şükür ki içeri dolan o tatlı rüzgâr beni
rahatlatmaya yetti. Çekirgelerin seramonisi, rüzgârınhafif serinliği, yoğun oksijen…
Evet, bildiniz. Bir köyde yaşıyorum ben. Hem de tam iki aydır… Orta Karadeniz’in
esenlik dolu köylerinden birinde, ufacık bir camide imamım. Köyün ortasında
bulunduğundan olacak, “Orta Cami” demişler adına. Köylü, adeta caminin üzerine
titriyor. Zira camiyi kendileri yapmış, A’dan Z’ye kendileri döşemişler.
Köyün eşrafından Hacı Ömer, cami lojmanı olarak bana iki odalı bir yer
verdi. Köylü de bir miktar eşya getirdi. Anadolu insanı misafirperverliğini
göstermiş ve böyle insanların arasında olduğumu bilmek beni ziyadesiyle memnun
etmişti.
Alıştım mı? “Evet” demek zor. Büyük şehirlerde yaşadım hep, üniversiteyi de
İstanbul’un göbeğinde okudum. Mezun olduktan sonra öğretmen olarak
atanamayınca, bir sene daha baba eline bakmak olmaz diye mecburen imamlığa
müracaat ettim.
Bazen -özellikle Cuma vakitleri- cami dolup taşardı. Çok sevinirdim. Ne
mutlu bana ki gelmişim, bu güzel insanları tanımışım, derdim. Birlik beraberlik
içinde; zengin, fakir; genç, yaşlı alınlar secdeye değerdi. Ama o, yalnız geçen sabah
ve yatsı namazları yok mu, kahrederdi beni. Böyle olmamalıydı; camiyi sevmek,
emek vermek iyi hoş da cemaatle namaz kılma sevabından niye geri dururdu ki bu
millet?
Bir gün kararımı verdim. O hafta Cuma hutbesinde yatsı ve sabah
namazlarını cemaatle kılmanın sevabını anlatacaktım. İşim doğruyu, güzeli
insanlara aktarmaktı. Öyle ya! Ahhh, nerden bilecektim insanların nefsine hoş
gelmeyen şeyler söylemenin bazen “ağuyu şerbet diye yutma” sabrı gerektireceğini!
“Ey Cemaat! Ne mutlu bize ki buraya gelmek ve cemaat halinde namaz
kılmak nasip oldu. Efendimiz(SAV)’in müjdesiyle bir yerine yirmi yedi kat sevaba
nail olduk inşallah. Camimiz dolup taştı ancak hem sevap kefemizi doldurma hem
de müminler olarak kardeşliği tesis etme adına sadece cumaları camiye gelmek
yetmez. Efendimiz özellikle “ İnsanlar(…) yatsı ve sabah namazının faziletini

bilselerdi emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.
(Buhari,ezan,9,32)” buyuruyor. Bir başka Hadis-i Şerifte de “Kim yatsı namazını
cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap alır. Sabah namazını
da cemaatle kılarsa bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır.
(Buhari,ezan,34)” diyor. Böyle güzel bir cami inşa etmişsiniz, donatmışsınız, gelin
camiyi sabah ve yatsı namazlarında da şenlendirelim. Sevaplarımıza sevap
katalım.”
Kendime göre güzel güzel anlattığımı zannediyordum ama tam o esnada bir
ses, caminin sükunetini adeta herc ü merce çevirdi.
-Hoca, hoca! Biz senin gibi boş boş dolanmıyoz, sabahtan akşama kadar
tırpan sallıyoz, bel belliyoz. Akşam evin yolunu zor buluyoz. Biz seni bu köye
boşuna mı istettik? Onca işimiz var, okumuş birini göndersinler de bizim yerimize
bu mübareği şenlendirsin, dedik. Senin yumurtanı, kalacak yerini boşuna mı
veriyoz? Sabah da kıl, yatsı da kıl, bizi bu işe karıştırma!
Konuşan, köyün muhtarı Hasan Emmi’ydi. Bunları söyledikten sonra namazı
kılmadan çıkıp gitti. Ardından bir grup daha ayrıldı. Önce neye uğradığımı
anlayamamıştım. Biraz düşününce fark ettim ki köylüler beni boş gezenin boş
kalfası veya yumurta, ev karşılığı ibadet yapan biri olarak görüyordu. Onun da
ötesinde cami yaptırıp içine adam koyarak görevlerini tamamladıklarını
düşünüyorlardı. Bu durum beni fazlasıyla yaralamıştı. Başım zonkluyordu.
Şakaklarımı tuttum istemsiz. Minbere öylece çömeldim. Bir el dokundu omzuma.
-Üzülme, Hoca Efendi!Köylü iyidir, hoştur ama dinini diyanetini pek bilmez.
Cami yapılmadan önce cumaya yakındaki bir köye gidilirdi ama ona da bir defa
gidildiyse ikinciye gidilmezdi. Bir yandan üzülürlerdi (namaz)kılamayışlarına ama
pek de peşine düşmezlerdi. Hasan Emmi’nin babası Paşa Ali’nin ısrarıyla yapıldı
cami. Rahmetli çok istedi insanlar en azından cumalarını düzenli kılsın diye ama
caminin bittiğini göremedi. Derken sen geldin. Onlar, senin gelişinle vicdanen
Cuma namazı vebalinden kurtulacaklarını sanıyorlardı. Sen aksine bir de yatsı ve
sabahı da cemaatle kılalım deyince birden ağır geldi. Kusurlarına bakma. Şimdi
pek anlayamadılar ama sonra anlarlar inşallah.
Hacı Ömer’di konuşan. Köyde, hacca gitmek kısmet olmuş az kişiden biriydi.
Herkesin sevip saydığı, cömert ve aklı başında bir insandı. Onun sayesinde, almam
gereken daha çok yolum olduğunu anlamıştım. Konuşurken hepsi ne kadar da
dindar görünüyordu halbuki.
-Teşekkür ederim, Ömer Emmi.
Kalanlarla namazı tamamladık, sonra odama çıktım. Baş ağrım devam
ediyordu. Belki şifa olur diye kayluleye daldım. İlginç bir rüya gördüm ardından.
Hep beraber bir geminin içindeyiz. Hasan Emmi geliyor. Elinde bir kova var.
İçinde de katranımsı bir sıvı. Başımdan aşağı boca ediyor o sıvıyı. Sonra atlıyor

gemiden. Ben üzerime bakıyorum. Tertemizim. O, yardım istiyor, boğulacak gibi
oluyor. Halatı atıyorum ona.
-Hocam, hocam!!!
Selim’in sesiyle kendime geliyorum.
-Efendim Selim!
– Hocam, Hasan Emmi seni Ankara’ya şikayet etmiş.
-Ne demiş ki?
-Camiden çıkar çıkmaz telefonla aramış. Anam konuşurken duymuş. Hem
Kur’an’ı yanlış okuyor hem de tavuklarımızın yumurtalarını çalıyor, demiş. Köy
kahvesindekilere de aynısını söylemiş.
-Fesübhanallah! Tamam Selim. Allah razı olsun. Anacığına da selamlar.
Selim gittikten sonra bir öfke nöbeti geçirdim. Ateşi kulaklarımdan çıkıyordu
sanki. Sakin olmalıydım. Onlarla daha çok vakit geçirmem, onları daha iyi
tanımam gerekirdi. Hatam belliydi. İşlerine yardım etmeyip kendi halimde
dolanmam beni onların gözünde miskinin teki yapmıştı belki. Ama bu meseleyi
bir anda iftira boyutuna vardırmalarını aklım almıyordu doğrusu.
Doğruca kahveye gittim. Hasan Emmi de her zamanki gibi oradaydı. Benim
geldiğimi görünce hemen diğer kapıya doğru çıkmak için seğirtti.
-Hasan Emmi, dur, gitme!
– Benim nankör adamlarla konuşacak bir şeyim yok!
Haydaaa!!! Hırsızlığın yanına, nankörlüğü eklemişti şimdi de.
-Hasan Emmi, Allah rızası için, bu mevzu daha fazla büyümeden halledelim.
Bak, hakkıma giriyorsun.
-Hoca, hoca! Ben senin ne mal olduğunu biliyorum. Zaten anam hep derdi,
asıl hacıdan, hocadan korkacan diye!
Bunu söylerken Hacı Ömer’e de göz ucuyla bakmıştı. Belli ki onun benim
yanımda durmasından fena halde rahatsız olmuştu.
-İspatla bakalım masum olduğunu! Ama yok ispatlayamazsın. Ben bildirdim
bile Ankara’ya. İki günde keserler biletini. Bu köylüyü enayi mi sandın sen?
Aklıma Hz. Musa’nın sihirbazlarla bir kuşluk vakti karşılaşması geldi. Bir de
Ashab-ı Uhdud kıssasındaki o çocuk…

-Tamam, Hasan Emmi! Anlaştık. Normalde iddia sahibi olarak senin
ispatlaman lazım ama ben Allah’ın izniyle ispatlayacağım masum olduğumu. Yarın
kuşluk vakti köy meydanında toplayalım bütün köylüyü. Mahkeme kuralım. Köylü
benim masum olduğuma ikna olmazsa öğlene kalmaz tası tarağı toplayıp giderim
bu köyden.
İşin geldiği noktaya bak, dedim içimden. Alt tarafı sabah ve yatsıyı birlikte
kılıp sevap arttıracaktık. Oyy nefis, sen ne biçim bir şeysin?
Sabaha kadar uyumadım, ağladım, ağladım. Ne kadar da pamuk ipliğine bağlı
her şey. Geldiğimden beri yapılan o izzet-i ikramların, o iltifatların meğerse hiçbir
kıymeti harbiyesi yokmuş. Asrın Beyin Yapıcısı boşuna reddetmiyormuş kendisine
verilen hediyeleri. İstiğna, aslında özgürlükmüş. Ya ben… Adamlar acaba sabahı,
yatsıyı evlerinde kılıyorlar mıydı ki camiye gelmiyorlar diye gönül koydum. Önce
namazın ne büyük bir görev olduğunu anlatmam gerekmez miydi? Ah kalın kafam
ahh…
Sabah namazı vakti gelince açmak üzere camiye yöneldim. Ancak bu defa
yalnız değildim. Hacı Ömer’di gelen. Üzerime bir sekine indi sanki. Değmişti. Bir
kişi de olsa surda gedik açılmıştı artık.
Kuşluğa kadar birlikte oturduk Hacı Ömer’le, söyleştik. Akabinde yavaş ve
düşünceli adımlarla köy meydanına yöneldik.
Biz geldiğimizde köylü çoktan toplanmıştı. Herkes merakla beklerken Hasan
Emmi, bacak bacak üstüne atmış, keyifle cigarasını tüttürüyordu.
-Gel gel! Bakalım sıyırabilcen mi yakanı bu işten!
Gülüşü iğneleyiciydi. Aldırmadım. Gayet sakindim.
-Ey Sudereliler! Aranıza katılalı yaklaşık iki ay oldu. Üzerimde çok emeğiniz
var. Misafirperverliğinizi, kucak açmanızı unutamam. Ancak hakkımda Hasan
Emmi’nin bazı iddiaları var. Hem Rabbime hem size hem de kendime saygı gereği
bunları açıklığa kavuşturmamız gerektiğini düşünüyorum. Takdir edersiniz ki
aleyhimde böyle sözler söylenirken benim hiçbir şey olmamış gibi aranızda
yaşamam mümkün değil. Şimdi ben Hasan Emmi’nin iddialarının aslı olmadığını
size ispatlayacağım. Eğer siz Hasan Emmi’nin haklı olduğunu düşünürseniz ben
akşamı beklemeden köyünüzden ayrılırım, yok eğer beni haklı görürseniz sizinle
kalır, İslam’ın güzelliklerini dilim döndüğünce size anlatmaya çalışırım.
Köylüler hep bir ağızdan: “Tamam!” dediler.
-Şimdi Hasan Emmi, buyur, ilk sözünü söyle!
-Kur’an’ı yanlış okuyorsun. Köy halkı, öyle çok hoca görmüş değildir. Senin
okuduğunu doğru zannediyorlar.

-Hasan Emmi! Ben İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Ayrıca ülke çapında
yapılan bazı Kur’an okuma yarışmalarında birinciliklerim var. Alın bakın, bu da
onların belgeleri…
Belgeleri köylüler elden ele dolaştırmaya başladılar. Yüzlerinde bir
memnuniyet ifadesi oluşmuştu. Bu durumdan rahatsız olan Hasan Emmi:
-Ben onu bunu bilmem, nereden bileceğiz bu kağıt küreğin sahte olmadığını?
Hadi bunlara inandık diyelim, peki çalınan yumurtalara ne diyeceksin? Odanda bir
sürü yumurta var.
-Onlara da Selim’in annesini şahit göstereceğim.
Hasibe Ana hemen atılarak:
-Onları ben gönderdim hoca oğluma! Eğer bu köye bir hoca gelirse kara
tavuğu veririm diye adak adadıydım. Hoca kabul etmedi. Ben de her gün kara
tavuğun bir yumurtasını Selim’le gönderiyordum. Misafirdir, söyleyemez, aç kalıp
zelil olmasın diye düşündüydüm.
Selim:
-Ben de şahidim. Her gün ben taşıdım yumurtaları.
Köylüler, onaylar gibi bir ses çıkardılar yeniden.
Hasan Emmi iyice köşeye sıkışmıştı. Acaba ne desem diye düşünür bir hali
vardı. Sonra birden gözleri parladı.
-Hacı Ömer’in kızı Hatçe’ye göz koymuşun diyollar. Camiye gidip gelirken
onların kapısının önünde hep dururmuşsun.
Bu sefer gerçekten sinirlenmiştim. Hacı Ömer’in bir kızı olup olmadığını
bilmiyordum ancak bu söylediği bardağı gerçekten taşırmıştı. Ama tepki vermeme
gerek kalmadı.
Kahvehane ahalisinden Süleyman Dayı:
-Muhtar,muhtar… Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyo mu? Şu çocuk
geldiği günden beri kaşını kaldırıp kimsenin yüzüne bakmış değil. Bir gün başı
önünde yürürken Allah muhafaza derenin birine yuvarlanıp gidiverecek. Sen
kalkmışsın neler diyon? Bu meselede baltayı taşa vurdun kabul et!
Hasan Emmi kızardı, bozardı. Ne yapacağını bilemedi. Sakince yanına gittim.
-Hasan Emmi, öğle vaktinin girmesine az kaldı, hadi gel güzelce abdest
alalım. Helalleşelim. Söz, bundan sonra ben de sizi zorlamayacağım.

O günden sonra Hasan Emmi bir iki hafta bize küs durdu ama çok şükür
küslüğü uzun sürmedi. En güzeli ise o gün bugündür camimiz hiçbir vakit boş
kalmadı. Bedeli biraz ağır olmuştu ama neticesi buna değmişti. Sonrasında başka
sorunlar elbette yaşandı. Ama aşılan her bir sorun aramızdaki bağı
kuvvetlendirmeye yaradı. Sabredip hakikati aramak, problemleri çözmede akılcı
davranmak da bana önemli bir nasihat olarak kaldı. Sonuçta boşuna denmemiş:
“İmtihan dünyası bu!”

Hizmetten | Esra Kaya

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu