Yazarlar

Kıymetli bir dost, Halil Ağabey’in ardından… | Mehmet Güven

Halil Ağabey Hakk’a yürüdü..
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
“Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir” buyurulmuş. Gerçekten Halil Hocam ruhumda derin izler bırakan, takvâ sâhibi kâmil bir  âlimdi. Sadece benim mi.. binlerce seveni onun ardından gözyaşı döküyor. Günümüzde biyografisi yazılan, geride onlarca ciltlik eser bırakmış kaç âlim acaba ruhlara işleyip onun gibi gönüllere taht kurabilmiştir? Vefâtının ardından dillendirilen övgü dolu mesajlar acaba kaç fâniye nasîb-i müyesser olur?
“Kırk sâlih kişinin iyi dediğine Allah kötü demez” demiş büyükler. Halil Hocanın ardından on binler, yüzbinler iyiliğine şehâdet ediyor. Gözyaşları içinde duâ ediyorlar. Hani “bâkî kalan bu kubbede hoş bir sâdâ” deniliyor ya.. işte Halil ağabey bunu başararak yürüdü gitti.
Acaba bizim için, samimi kaç kişi “memleket çok kıymetli bir evladını kaybetti” deyip hüzünlenecek? Geride bir yâd-ı Cemil bırakabilecek?
Halil Şimşek ağabeyi Ankara İlahiyat Fakültesinden tanıyorum. O son sınıftayken biz yeni başlamıştık. Aynı zamanda Fakülte yakınlarında Köşe Camiinin imamlığını yapıyordu. Çoğunluğu gençlerden oluşan kalabalık bir cemaati vardı. Çok etkili, coşkulu vaazlar yapardı. Cuma namazından önce vaaza başlar hutbede de aynı konuyu devam ettirirdi.
O zamanlar (1986) şimdiki gibi merkezden gelen hutbeleri okuma zorunluluğu yoktu. Sadece tavsiye edilirdi. Merkezî vaaz komedisi de yoktu. Cami hocaları ya kendileri konuşur veya cemaat içinden bilgi sahibi kişilere vaaz ettirirlerdi. Veya namaz vaktine kadar Kur’ân okunurdu.
Halil hocam irticâlen konuşur kitaba, kâğıda bakmazdı. Sözü eğip bükmeden doğrudan meselenin özünü cemaate aktarırdı. Hangi mevzu olursa olsun hocamın gâyet muknî söyleyeceği bir sözü vardı. Konuları fazla ayrıntıya girerek boğmaz, anlattıkları askıda kalmazdı. Sonuçta mevzûyu günlük hayatta nasıl yaşanıra getirirdi.
Hocanın çok farklı kesimden cemaati vardı. Tabi çoğunluğu ilâhiyat, tıp ve lise öğrencilerinden oluşuyordu. Hatta vaazlarına İlâhiyat fakültesinden hocalar da iştirak ederdi.
Cemaatle yakın, sıcak bir diyaloğu vardı.
Bir keresinde cemaate “ben ihtiyarlardan çok gençlere konuşuyorum ihtiyarlar artık çürük teneke lehim tutmaz” demişti de buna en çok ihtiyar amcalar gülmüştü.
Hatta o Köşe câmiinde konuşurken acaba bu kürsüde konuşmak bana da nasib olur mu diye düşünürdüm. Demek ki Mevlâ bu düşüncemi duâ olarak kabul etmiş ki, Halil hocamın Yozgat’a tayini çıkınca  ben de Köşe Camiinde bir yıl fahri iki yıl da resmi imamlık yaptım. Böylece hocamla halef selef olmuştuk.  Halil Hoca’nın yerini doldurmak mümkün müydü. Fakat  Rabbime şükürler olsun, onu bir çok defa dinledim yâ o bana yeter.
Halil ağabeyin tatlı bir edâsı vardı, saatlerce konuşsun dinlerdiniz. Farklı ortamlarda bazen 5, 6 saat konuştuğu olurdu. Espri ve mizah anlayışı tek kelimeyle muhteşemdi. Fakat işi katiyyen sulandırmazdı. Tanıdığı herkesle, “kişiye özel espriler”  yapabilirdi. Mesela benim bir bisikletim vardı. Bisikletimin rengi, şekliyle ilgili onlarca espri yapardı. Dinleyen herkesi güldürürdü. Güldürürken düşündürürdü tabi.
Aynı hikâyeyi iki farklı tarzda anlatabilirdi. Birisinde, güler, diğerinde ağlardınız. Bazen aynı fıkrayı bir kaç kez anlatır, her seferinde gülerdiniz.
Hitâbet sanatının bütün inceliklerine vakıf bir hatipti. Beden dili, jest ve mimikleri, muhataba bakışı, el ve kollarını tam yerinde kullanması, ses tonunu çok iyi ayarlaması sohbetlerini doyumsuz hale getiriyordu.
Tabi hepsinden âlâsı ilmî yetkinliğiydi. Konuyla alakalı verdiği örneklerden ilmî vukûfiyetini anlayabilirdiiniz. Buna rağmen sohbetlerden önce saatlerce hazırlık yapardı. Bazen başlıklar halinde notlar çıkarırdı. Fakat ben hiç o notlara bakarak konuştuğunu hatırlamıyorum.
Bir mecliste bir sürü âlim olsun Halil hoca oradaysa herkes sözü ona verir onun konuşmasını isterdi. Bağırıp çağırarak konuşmaz yumuşak ses tonuyla sakin sakin konuşurdu.
Hocamın zâhidane bir hayatı vardı. İbâdetlerinde evrâd ü ezkârında çok titizdi.
Yemekle içmekle çok fazla ilgilenmezdi. “Hani yemez yedirir, giymez giydirir” diye bir tâbir var yâ, Hocam öyleydi. Aşırı cömertti. O zamanlar Ankara’da “Sultan Amca” namıyla meşhur, hocam gibi cömert, değerli bir zât vardı. Su, kalorifer tesisat işleriyle uğraşırdı. Halil hocayla o ayrılmaz ikiliydi. Nerede zorda darda kalmış öğrenci varsa onlar yetişirlerdi hemen imdâda. Çocukların neye ihtiyaçları varsa Sultan Amca akşamdan hazırlar sabah Halil hocamla kahvaltıya giderlerdi. Böylece ihtiyaçları bir müddet karşılanmış olurdu.
Hocam çok fazla okurdu. Eline aldığı kitabı kısa zamanda bitirirdi. Bazen kitap özeti yapardı. Aynı kitabı siz okusanız nasıl başarılı özetlediğine şaşardınız. Ankara’ya gelmeden önce de çok okurmuş kendisi. Odaya kapanır bazen günlerce okuduğu olurdu.
Hocam nüktedândı. Pratik, keskin bir zekâya sahipti. Hadiseye bizzat şahit olan hocamın arkadaşlarından biri anlatmıştı. Bir defasında fakültede Halil hocanında katıldığı bir derste sınıfta gürültü, şamata olur. Dersi anlatan hocanın canı sıkılır. Susun musun dese de kimse dinlemez. Hoca, Halil hocadan yardım almak için “Halil hoca bu gençler beni niye dinlemiyorlar, doğru mu bu yaptıkları, sen ne diyorsun bu konuda” diye sorar. Halil hoca cevâbı yapıştırır: “Hocam daha o konuya gelmedik.” Sınıf katıla katıla güler. Bu espriden sonra güzel bir ders yapılır. Daha böyle onlarca, yüzlerce örnekler vardır. Hocamın mizah ve pratik zekâsı hakkında fikir vermek için arz ettim. Yani günümüzün “Nasreddin Hocası” denilse sezâdır.
Halil Hocamın falsolu laubali hiç bir hareketi olmazdı. Onda ilmin izzeti ve vakarı nûmayândı.
İnsanları incittiğini de hiç görmedim. Bazen kızdığında yüzü hafif pembeleşirdi. Sükût ederdi. Dâima alternatifli düşünürdü. En son söyleyeceği sözü pat diye söylemezdi. Herkesin seviyesini mutlaka gözetirdi.
…….
Almanya’ya gittiğinde de haberleşmemiz devam etti. En son Facebook’ta hocamı takip ediyordum. Adeta okul gibi irşad faaliyetine devam ediyordu. İşi gücü hizmet, ibâdet, duâ, namaz, niyâzdı. Âmenerrasûlüyü okumayı bütün takipçilerine devamlı tâlim ediyordu.
Hastalandığında onbinlerce talebesi gibi ben de şifâ bulması için çok duâ ettim. Bir ara mesajla iyiye doğru gittiğini yazmıştı. Çok sevinmiştik. Fakat bir kaç gün sonra ağırlaştığı ve takipçilerinden duâ beklediğini yazmışlardı..
Hatta yalvararak “Hafız Ali ağabey Üstâd’a bedel canını adamış; ben de Halil ağabey için canımı adıyorum yâ Rabbî” diye duâ etmiştim.
Hüsn ü zannediyorum Mevlâ, Halil ağabeye  dünya meşakkatinden terhis ile ukbâ saadetini  lütfeyledi. Bize de gerçek dâvâ adamı nasıl olurmuş onu gösterdi.
Allah ganî ganî rahmet eylesin. Rabbim bizleri cennette,  Habîbinin havzının başında buluştursun.. Âmin…

Hizmetten | Mehmet Güven

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu