Yazarlar

İki Güzel Dost: Mehmet Ali Şengül Abi ve Hocaefendi | Fikret Kaplan

Her dönemde insanlığa fener gibi yol gösteren, onlara yeni ufuklar açan samimi gönüller olmuştur.

Onlar omuzlarına aldıkları davalarıyla dünyayı doya doya tadamamış; ağız tadıyla belki huzur içinde sıcak bir çorba yudumlayamamış…

Çoğu zaman dünya adına pek bir şeyleri olmamış… Ama insanlığa hizmet etmek gibi büyük bir sevdaları olmuş.

Sevdaları, öyle beklentisiz ve o denli fedakarane yaşamaya sevk etmiş ki onları, maddî fakirliklerine rağmen mana aleminin sultanları haline gelmişler…

Lekesiz alınlar, harama uzanmamış eller, içleri nur, dışları nur olan insanlar…

İşte onlardan biri… Mehmet Ali Şengül Abimiz.

İki Güzel Dost: Mehmet Ali Şengül Abi ve Hocaefendi | Fikret Kaplan 2

Ayakları dünyada olduğu halde ötelerin yamaçlarında yaşayan güzel insan… Gözlerinin içine bakıldığında ruhun ve kalbin yıkandığı hissini veren tertemiz bir ruh sahibi…

“Kardeşim, sen gül bahçesindesin, gübrelere fazla bakma, çiçeklere, güllere bak, iyiliklere, güzelliklere bak.” hakikat dersini hayatı boyunca tavsiye eden gönül insanı… Mehmet Ali Şengül Abimiz.

Fethullah Gülen Hocaefendi, 1958 yılında Erzurum’dan ayrılıp trenle Edirne’ye seyahat etmek için hazırlık yaptığı sıralarda Mehmet Ali Şengül Abi, 13 yaşlarında bir delikanlıydı… Ve bir gün yol kenarında Üstad Bediüzzaman’ın geçmesini beklediği sıralarda Üstad durup diğer çocuklarla birlikte onu da bizzat yanına davet etmişti.

Bediüzzaman, bu güzel delikanlı simasına bakmış ve Hizmet etmesi için Mehmet Ali Şengül Abi’ye dua etmişti. Böylece Üstad, rüyada Hocaefendi’ye gönderdiği bir kase cevizle onu hicrete yönlendirirken, diğer taraftan Hocaefendi’ye uzun yıllar hiç ayrılmadan arkadaşlık yapacak olan Mehmet Ali Şengül Abi’ye de dua ediyordu…

Kader, onların yolunu bir başka çizecekti. Hüzünler, gurbetler, hapisler, mayınlı tarlalar, gözyaşları, yokluk ve zorluklar onların kaderi olacaktı.

Yaşar Tunagür Hoca, 1965 yılı sonbaharında Ankara’ya Diyanet İşleri Başkan vekili olarak tayin edildiğinde Kestanepazarı’ndaki talebeler ve camiye gelen insanlar:

“Bizi kime bırakıp da gidiyorsunuz?” deyince, Yaşar Hoca onlara:

“Size öyle kıymetli birisini göndereceğim ki, kısa bir müddet sonra beni bile unutacaksınız” diyecekti.

Onlara isim vermemişti; fakat kafasında sadece tek isim vardı. O da henüz 27 yaşında genç bir hoca olan Fethullah Gülen Hocaefendi’den başkası değildi. Mehmet Ali Şengül Abi o sıralarda Kestanepazarı’nın talebelerinden birisiydi…   Ve Hocaefendi istemese bile Yaşar Tunagür Hoca’nın zorlamasıyla 11 Mart 1966 tarihinde İzmir’e tayini yapıldı.

Hocaefendi, 25 Mart 1966’da İzmir Kestanepazarı’na geldiği sırada orada Kur’an derslerine devam etmekte olan Mehmet Ali Şengül Abi, 6 ay kadar önce askere gitmişti.

Hocaefendi, elinde iki çantayla Kestanepazarı’na geldiğinde bazı insanlar çok hayret etmişti. Yaşı yirmi yedi dolaylarında olan birinin idareci olarak gelmesini kabullenememişlerdi. Hatta hocaların içinde, hem de kendisine duyuracak şekilde:

“Yaşar Hoca, bula bula bu çocuğu mu bulup gönderdi!” diyenler olacaktı. “Yaşar Hoca’nın ‘Size öyle kıymetli birisini göndereceğim ki, kısa bir müddet sonra beni bile unutacaksınız, dediği Hoca bu muydu!”

Bu dedikodular kulaktan kulağa yayılacak; ama Hocaefendi o ateşin vaaz ve sohbetleriyle… talebeye olan düşkünlüğüyle ve sahabenin izdüşümü olan hayatıyla onları şaşırtacaktı.

1967 yılında Mehmet Ali Şengül Abi, vatani görevini tamamlayıp geri döndüğünde Hocaefendi, yoğun koşuşturmadan dolayı hastaydı ve vaazlara çıkmıyordu.

Mehmet Ali Şengül Abi, askerden döndüğü o ilk hafta Cuma günü Kestanepazarı’na gelmişti. Bu sırada Kur’an kursundan İbrahim Bey, Hocaefendi hasta, başı gözü sarılı olduğu için Şengül Abiye Cuma hutbesini irad etmesi için ısrar edecek ve Hocaefendi ile tanışmanın ilk adımı böylece atılmış olacaktı.

Şaşkınlık içinde askerden yeni geldiğini ve hazır olmadığını defalarca ifade etse de onu dinlemeye niyeti yoktu İbrahim Bey’in ve:

‘Bunun için mi bu kadar emek verdik sana!’ sözleri karşısında da mecburen kabul edecekti. Ve o gün hutbeye çıkacaktı Mehmet Ali Şengül Abi…

Namazdan sonra ise bir talebe Mehmet Ali Şengül Abi’ye gelip: ‘Abi, Hocaefendi seni çağırıyor!’ diyecekti. ‘Tahta kulübeye gittim!’ diyor ve devamında o günkü hatırayı şöyle anlatıyor M. Ali Şengül Abi:

‘O cumadan sonra ikindiye kadar başka kimse olmadan konuştuk. Bu ilk tanışmamız oldu. Tevazu ve mahviyeti bana cesaret verdi: ‘Hocam! Bana ilim tahsil ettirebilir misiniz?’ dedim. ‘Ben ilim okutmasını bilmem; ama istersen birlikte müzakere edebiliriz!’ dedi. Ardından 4 kişiyle Hocaefendi’den ders almaya başladık. 9 ay süren bu dersler bize 9 yıllık bir birikim kazandırdı adeta.’ Hocaefendi, İzmir’e ilk geldiği günlerde Sungur Ağabey de gelmişti. Kendisine: “Fethullah kardeş, burada hiç evimiz yok. Bir ev açalım. İzmir büyük bir yer” demişti.”

Ve bu ilk Hizmet evinin açılışında Mehmet Ali Şengül Abi’nin büyük emeği olacak ve bu güzel insan hep Hocaefendi’nin yanında olacaktı. Bu evin döşenmesinde, halılarının bulunmasında onun büyük emeği olacaktı.

Bu ilk Hizmet halkasıyla Hocaefendi’nin: ‘İki deli, bir veliyle yola çıktım.’ dediği o veli Mehmet Ali Şengül’dü.

İzmir’de hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evle atılacaktı… Burası iki katlı bir binaydı. Üstünde de bir çekme kat vardı. Fırsat buldukça Hocaefendi bu eve gidip geliyordu.

Hocaefendi’nin 12 Mart 1971’de tutuklanması ise bambaşka bir imtihandı. Dindar insanlar olarak bilinen bazı kimseler Hocaefendi’nin hapse girmesinden faydalanıp onu yalnızlaştırma çabasına girmişlerdi. İşte bu zor süreçte fikrinden ve yürüdüğü yoldan asla şaşmayanlardan birisi Mehmet Ali Şengül’dü. Kim ne derse dersin o yürüdüğü Hizmet yolundan sapma göstermeyecekti.

Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir’deki o sıkıntılı dönemi anlatırken:

“Ağlatan meselelerin olmadığı gün yok gibiydi. Bir hafakan basar, gecenin ikisinde üçünde dışarı çıkar saatlerce yürürdüm” diyor Hocaefendi.

İşte bu zor dönemlerde Mehmet Ali Şengül Abi gibi değerli arkadaşlarının bulunması onun en büyük dayanağıydı.

Mehmet Ali Şengül Abi’nin o zor günlerdeki kahramanlığını şu sözlerle ifade ediyor Hocaefendi:

‘Dostların attığı gül dahi kanatır, oysaki çok kere dostlardan başıma balyoz yiyordum. Böyle bir durumda acı ve ızdırabımı içime atmak zorundaydım. İçin kan ağlayacak ama; dudaklarında sürekli tebessüm olacak. Veya sana kan kusturanlara sen kızılcık şerbeti ikram edeceksin… Bunlar söylendiği kadar kolay şeyler değildir. Ancak, dava adına bütün bunlara katlanmak gerekiyordu.

Zannediyorum, birçoğunda da benim hakkımda ‘Yıkılıp gitmeye mahkûm bir adam, artık bununla bir iş yapamayız’ imajı uyandırılmıştı. Arkadaşların bir kısmı da düşünce ve fikir adına saman çöpü gibi her gelen dalgayla bir tarafa sürüklenip gidebiliyordu. Elbette ki bu kadar dalgalanan bir toplumda istikrar temin edilemezdi. Hele bunlarla, aynı çizgide omuz omuza vermek imkânsız gibiydi. Çünkü kimin, ne zaman bulunduğu çizgiden kayacağı ve kaydıktan sonra da ne yapacağı belli olmuyordu.

Birbirimizle dayanışma içinde olacağımıza dair ilk ciddî görüşmeyi Hüseyin Kaptan’ın evinde yaptık. Onun evi de Kardeş Apartmanı’ndaydı. Mehmet Ali Şengül Bey’in bu görüşmeyi teminde şükranla yâd edeceğim katkıları olmuştu. Onların bu civanmertlikleri bende ve benimle aynı düşünceyi paylaşan herkeste bir yâd-ı cemil olarak kalacaktır.’

 12 Eylül 1980 İhtilali’nden sonra Hocaefendi, 6 yıl cami kürsülerinden uzak kalacaktı. Hocaefendi’nin ismi ilanlarla bütün Türkiye’de aranan kişilerin listesine konulmuştu. Hayatın yoğun olduğu bütün mekanlara… terminallere, tren istasyonlarına, duvarlara, sokaklara asılan terörist grupların resimlerinin olduğu afişlerde masum olan Hocaefendi’nin de resmi vardı…

Adil bir yargılama imkanının bulunmadığı o şartlarda gidip teslim olmak dipsiz bir kuyuya atılmak anlamına geliyordu ve bu Hocaefendi için yıllarca cezaevinde suçsuz olarak kalması demekti.

Hocaefendi’nin bulunma ihtimali olduğu yerlere arka arkaya baskın yapılıyordu. Camları, penceresi olmayan binalarda, ışık yakmadan soğuk içerisinde geçirdiği o günlerde Mehmet Ali Şengül Abi onu yalnız bırakmayacaktı. Her şeye rağmen Hocaefendi, yanındaki bu güzel arkadaşıyla elindeki küçük feneri kullanarak evradını okumayı ihtimal etmeyecekti.

Hocaefendi’nin bu hadiseler karşısında ruhu çok sıkılıyor, oturduğu yerde sabaha kadar uyuyamıyordu. Böyle eli kolu bağlı olmak içini daraltıyordu. Teslim olup bu belirsizliği bir an önce bitirmeyi bile kafasından da geçiriyordu.

Bu aramalar sırasında mecburen sürekli yer değiştiren Hocaefendi İstanbul’dan İzmir’e giderken de yolculuk sırasında yanında yine Mehmet Ali Şengül Abi vardı. Geceyi Bursa’da geçirmeye karar vermişlerdi. İhtilali’nin üzerinden 20 gün geçmişti. 1980 yılının Ekim ayıydı. Kaderin cilvesine bakın ki Hocaefendi ve arkadaşı Mehmet Ali Şengül Abi yakalanmak istemedikleri takibin tam da ortasına düşmüşlerdi. Askerler ve Bursa polisi onların geldiği Nilüfer Mahallesi’nde arama yapıyorlardı. Bursa’daki bu baskın özel olarak Hocaefendi için yapılmış değildi. Ama şube müdürü Hocaefendi’yi tanımıştı.

Ekip komutanı bir Yüzbaşıydı. Sıkıyönetim sebebiyle askerin emrinde çalışan Bursa Siyasi Şube polisi Hocaefendi ile birlikte evdekilerin kimlik tespitini yaptı. Evdeki kitaplıkta bulunan dini kitaplar ve ansiklopediler onlara göre suçlu olmalarına yeterdi zaten.

Emniyet müdürü, Yüzbaşıya Hocaefendi ve Mehmet Ali Şengül Abi’yi işaret ederek, ısrarla:

“Bunları Emniyet’e götürelim. Haklarında kayıtlara bakalım” diyordu.

Yine bu emniyet müdürünün ısrarıyla Hocaefendi’yi Bursa’ya getiren otomobil de arandı. Yüzbaşı, diğerlerine göre biraz daha aklı selimle hareket ediyordu. Rahatsızlığı olan Hocaefendi’nin otomobilin içinde oturmasına müsaade etti. O sırada Yüzbaşı arabanın ön tarafına binip kontrol etti. Hocaefendi’nin, Sızıntı dergisinin Kasım sayısı için yazdığı üç sayfalık “Merhamet” başlıklı yazısını bulunca merakla eline aldı. Hocaefendi’nin tavırlarından, raflardaki kitapları teker teker saymasından ve okuduğu bu yazıdan yüzbaşı anlıyordu ki bu karşılarındaki öyle bildikleri klasik hoca profilinden çok başkaydı. Bundan etkilendi yüzbaşı.

Yüzbaşı, yazıyı bitirince Hocaefendi’ye dönerek: “Bu yazıyı bir oturuşta yazmışsınız.” dedi.

Diğer taraftan Siyasi Şube müdürü, Hocaefendi ve Mehmet Ali Şengül’ün gözaltına alınmasında diretiyordu: “Gözaltına alalım. İzmir’e soralım.”

Yüzbaşı: “Gerek yok. Başımızda yeterince terör belası var. Görev yaptıkları camiler belliyse hocaları bırakalım gitsinler.” Dedi ve Hocaefendi’ye:

“Hocam güle güle gidin” dedi. Böylece Hocaefendi ve arkadaşı Mehmet Ali Şengül Abi gözaltına alınmadı.

Hocaefendi, Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki “Jean Valjean” gibi aranıyordu. Kendisini Sefiller romanındaki Jean Valjean’la özdeşleştirmesi boşuna değildi: “1980 sonrası bir tecrit dönemidir. Beş, altı senesi çok şiddetli olmuştur. Bazen bir yerde bir saat kalma imkânını bile elde edemedim. Hep dolaştım durdum. Emin bir şekilde içinde oturup dua edecek bir ev bile bulamıyorduk.”

İşte bütün bu zor dönemlerde hep vefa içinde ona arkadaşlık yapan güzel dost Mehmet Ali Şengül Abi vardı.

Onun büyük sıkıntılara katlanarak yolunu gözlediği… ve hep onlardan bahsettiği o yiğitler bugün dünyanın dört bir tarafında artık…  Onların attıkları tohumlarla insanlık yeni bir bahara uyanacak inşallah… ailesini, evini-barkını bırakıp giden her fidan, gittiği her yerde gönülleri yeşertmeye başlamış bile.

Ve bu sevdanın dilden dile, gönülden gönüle hep dolaşmasına vesile olan Mehmet Ali Şengül Abi… unutulmadın ve unutulmayacaksın.

Daima bir yad-ı cemil olarak kalacaksın dillerde…

Kaynak: Fikret Kaplan | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu