Hizmet hareketlerinden beklenen değişim için ‘İsyan Ahlakı’ (2)

Yazar Hizmetten

Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Usluba riayet edildiğinde çok güzel neticeleri verecek olan isyan ahlâkı, bazen de nefsin arzularını gerçekleştirebilmesine araç yapılabilir. Nefsimizin hoşuna gitmeyen, menfaatlerimizle örtüşmeyen hallerde, hak ve hizmet namına diyerek, haksızlıklara baş kaldırıyorum, isyan ahlâkının gereğini yapıyorum söylemiyle ortaya atılmalar da olabilmektedir.

Hocaefendi, isyan ahlâkına sahip bireylerin uslup mevzuunda göstermeleri gereken hassasiyete şu şekilde vurgu yapmaktadırlar: “Bunu yaparken onlara düşen vazife, kat’iyen bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girmemektir. Gerektiğinde, uygun bir üslupla “Kur’ân’ın şu ayetine, Sünnet’in şu emrine, falan mütefekkirin şu mütalaasına ve mantığın şu kuralına göre, o mesele şöyle de olabilir” şeklinde fikir beyanında bulunulabilir. Böyle yapmak ve üslubunca konunun açıklığa kavuşturulmasını istemek dururken, itiraz ediyor gibi bir tavırla sorular sormak muhatapta kabz hali meydana getirir. Hatta belki onda da isyan duygularını tetikler. Dolayısıyla olan hakikate olur. Belki kurallarına riayet edilen ve nezaket çerçevesinde ortaya konan bir münazara ve müzakere neticesinde bazı hakikatler gün yüzüne çıkacaktır. Fakat birisindeki soru üslupsuzluğundan ve diğerindeki tavır bozukluğundan dolayı, hakikat zarar görür. Hakikatın gadre uğraması ve zulüm görmesi de bütün insanlık için büyük bir zarardır.”

İsyan Ahlâkı Değil İnat Ahlâksızlığı…

Hocaefendi, bunun isyan ahlâkı olmadığını ve ancak inat ahlâkı olarak nitelendirilebileceğini  ifade etmektedir: “Ayrıca, her meseleye itiraz etme, her teklife başkaldırma, kim ne derse desin, daha o insan sözünü bitirmeden karşı çıkma ve bunu bir ahlâk haline getirme ile samimi bir şekilde fikir beyan etme aynı kategoride değerlendirilemez. Bazı insanların, başkalarıyla geçimsizlik içinde olmalarını inkılapçı bir ruha ya da isyan ahlâkına sahip bulunuşlarına vermeleri, sadece bir kuruntudan ve kabahatlerine mazeret uydurmaktan ibarettir. Onların durumu isyan ahlâkı ile değil, ancak inat ahlâkı ile tavsif edilebilir.

Karşısındaki insan daha cümlesini tamamlamadan aksi istikamette sözler söyleyenler, sadece dile getiren insanı beğenmedikleri için bazı açık hakikatleri bile kabule yanaşmayanlar, hiç kimsenin bilgisine tahammül edemeyen ve doğruyu yalnızca kendi dağarcıklarında olana hasredenler, hatta bazen kendilerinin de hoşuna giden çok doğru ve güzel sözlere bile itiraz ederek “Güzel söylediniz ama daha güzeli ve daha doğrusu şöyle olmalıydı!…” türünden şeytanî hırıltıları seslendirenler olsa olsa inat ahlâkının temsilcileri olabilirler.”

İsyan Ahlâkının Temsilcileri…

İslam tarihine nazar edildiğinde isyan ahlâkını en iyi temsil edenlerin peygamberler ve peygamber varisleri oldukları görülecektir. Şüphesiz ki hakkın mücadelesini veren ve haksızlıklar karşısında en büyük mücadeleyi ortaya koyanlar peygamberler olmuştur. Onlar bu hususta da en büyük örnekleri ortaya koymuşlardır. Peygamberlerin bütün hayatları, bu hususun şahididirler. Hakkı ikame etme adına her türlü mehalike göğüs germişler ve adaletsizlikleri, haksızlıklıkları, zülümleri ortadan kaldırabilmeleri için etraflarındaki insanları da bu ruhla yetiştirmişlerdir.

Ashabı Kiram efendilerimizin hayatlarında isyan ahlâkının çok örneklerini bulmak mümkündür. Ama biz, sadece bazı örnekleri ele alarak konumuzu devam ettirelim.

Hz. Hüseyin (r.a) ve Âl-i Beyt…

Ali Ünal hoca bu meseleyi ele aldığı bir yazısında, “Hz. Hüseyin (ra) Efendimiz, sonucunda ölüm olacağını ve Âl-i Beyt’ten yetmiş civarında insanın şehit olacağını bilseydi bile zalime itaat edilmemesi gerektiğini, haksızlıklar karşısında susmamak gerektiğinin dersini vermek ve Ümmeti Muhammed’e “isyan ahlâkını” miras bırakmak için yine bu yola çıkacaklardır.” tesbitini yapmaktadırlar. Dolayısıyla, İsyan Ahlâkı’nın en güzel temsil edenlerin başında Âl-i Beyt’i Nebevi gelmektedir. Hz. Hüseyin (ra) efendimizden sonra gelen Âl-i Beyt efendilerimiz de aynı şekilde davranmışlardır. Onların bu husustaki dirayetleri neticesinde, en zalim idareciler bile kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalmışlardır. Emevi döneminde başa gelen idareciler karşılarında hep Âl-i Beyt’i bulduklarından dolayı, kendilerini daha çok İslam’a hizmet etmek mecburiyetinde hissetmişlerdir.

Mezhep İmamları ve Müceddidler…

İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafi ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin (r.anhum) hayatlarına baktığımızda onların da bu hususta farklı olmayarak aynı ahlâkı sergilediklerini görürüz. Bu hususta İmam-ı Azam, işkenceler maruz kalmış, kırbaçlanarak halk içerisinde teşhir edilmiş ve hayatının sonunda da zehirlenerek öldürülmesine rağmen haksızlıklara baş kaldırma ve hakkın mücadelesine yapmak hususunda  en ufak bir adım geriye atmamışlardır. İmam-ı Şafi Hazretleri ayaklarına zincirler takılarak eziyetlere maruz bırakılmıştır. İmam-ı Ahmet bin Hanbel Hazretleri, Kur’an’ın mahluk olmadığı davasında nice işkencelere maruz bırakılmış, günlerce kırbaçlanmış ve hapsedilmiş fakat asla davalarından bir adım bile olsun geriye çekilmemişlerdir.

İmam-ı Rabbani Hazretlerini de hapse atmışlardır. Bediüzzaman Hazretleri yıllarca sürgünden sürgüne gönderilmiş, hapishane hapishane gezdirilmiş ama haksızlıklar ve küfür karşısındaki dik duruşundan en ufak bir taviz vermemişlerdir.

Hizmet hareketi ve Hocaefendi…

Bugün yaşanan ifritten süreç başlayınca hizmete yakın görünen bir çok insan tarafından dendi ki: “Siz ne yapıyorsunuz. Devletle karşı karşıya gelmemek lazım. Kurumlarınız, hizmetleriniz bu işten zarar görecek. Hocaefendi’nin taviz vermesi lazım. Aksi takdirde bunca yıl yapılan zahmetler boşuna gidecek. Ne olur, siz de iktidarın yanında yer alın. Onlara tâbi olun. Hizmet’teki insanlar zarar görecek vs…”  Süreçte, hizmet aleyhine tazyikler ve baskılar arttıkça, bu tarz söylemler de arttı. Bu “taviz verin” korosuna hizmet hareketi içinden de katılanlar oldu. Hocaefendi’ye rağmen bazıları iktidarla uzlaşma yolları aradılar.

Fakat Fethullah Gülen Hocaefendi, en ufak bir adım bile geri adım atmadı.  Onca müsseseler kapanmasına ve onbinlerce insan hapislere atılıp işkence edilmelerine rağmen geriye çekilmedi.  Çekilmemesi gerekiyordu. Eğer çekilseydi, Hizmet, varlık sebebini kaybedecekti. Çekilseydi asrın Yezid’leri ve Süfyan’ları ile aynı safta yerini almış olacaktı. Çekilseydi, Hizmet temsil ettiği değerlerin hepsini kaybedecek, yozlaşacak ve bitecekti. Eğer mesele şahsi olsaydı, tavizler verilebilirdi, izzeti nefisler ayaklar altına alınabilirdi. Ama mesele şahsi değildi. Kur’an’da ve Hadîs’de emredilen hakikatların muhafazası, temsili ve yaşanması meselesiydi. Hakikat kahramanlarının, haksızlıklara ve zülmedenlere, isyan ahlâk’ının gereği baş kaldırması, dik durulması meselesiydi. Hz. Hüseyin (ra) efendimizin yaptığı gibi bu uğurda canlar verilmeliydi. Bu uğurda her türlü mehalik, mağduriyet ve mazlumiyet göze alınmalıydı.  Ve öyle de oldu. Böylece tarih boyunca tekrar edegelen, hakikat temsilcilerinin, zalimlere boyun eğmemesi, yapılan zülümler hangi seviyede olursa olsun, geriye adım atmamak suretiyle hakikatlerin tam manasıyla temsil edilip yaşanması, haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan olunmaması hakikatleri bir kere daha yaşanarak gösterilmiş oldu.

Diğer Yazılar

“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”

 

M.Fethullah Gülen

Bu Sesi Herkes Duysun Diyorsanız

Destek Olun, Hizmet Olsun!

PATREON üzerinden sitemize bağışta bulanabilirsiniz.

© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır  |  @hizmetten.com 

Hizmet'e Dair Ne Varsa...