Kürsü

Gurbet

Gariplik, yabancılık, vatandan ayrı düşme mânâlarına gelen gurbet; sofîye ıstılahında, Maksûd’a ulaşabilmek için, o güne kadar alışılagelen dünya ve onun câzibedar atmosferinden uzaklaşma veya o atmosferde uhrevî buudlu yaşama şeklinde yorumlanmıştır ki, buna dünyanın mânevî mimarlarının hâlleri de diyebiliriz ki, hâlden hâle intikal gurbeti, halktan Hakk’a yönelme gurbeti, Hak’tan halka nüzûl gurbeti bu sözcükle zihinlerimizde canlanan ahvâlden sadece bazılarıdır.

Gurbetle alâkalı bir rivâyette, urûc ve nüzûlün kahramanı Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sav) “Cenâb-ı Hakk nezdinde kulların en sevimlisi gariplerdir.” buyururlar. Gariplerin kimler olduğu sorulunca da: “Din ve diyânetleri adına halktan uzaklaşabilenlerdir ki, Meryem oğlu Îsâ ile haşrolacaklardır.”[1] şeklinde cevap verilir. Seyyidinâ Hz. Mesih’le uhrevîliğin ilk basamağını paylaşmak, Hz. Îsâ’nın gurbet derinliğini ifade etme bakımından mânidardır.

Garip olarak ölenin şehit olacağına dair de rivayetler vardır ki[2] -yurttan-yuvadan ayrı düşme mânâlarına da hamledilmesi mahfuz- hâlinden-dilinden anlamayan insanların içinde hâl ehlinin gurbeti; fâsık ve fâcirlerin arasında salihlerin gurbeti; mülhid ve münkirler karşısında iman ve iz’an ehlinin gurbeti; cahil ve görgüsüzler dünyasında ehl-i ilim ve irfânın gurbeti; suret ve şekil erbabı beyninde mânâ ve hakikat erlerinin gurbeti… gibi garipliklere işaret eder ve:

بَدَأَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, îmar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!”[3] Farklı bir rivayette: اَلَّذِينَ يَزِيدُونَ إِذا نَقَصَ النَّاسُ ilavesi söz konusudur ki; “Halk iman ve takvâ açısından zaaf gösterdiği o gurbetler gününde onlar, keyfiyet olarak sürekli köpürür dururlar.” nûrefşân beyanıyla her devrin kudsîlerini nazara verir.

Erbab-ı hakikat, gurbeti, daha çok, vicdanlarıyla duyup bildikleri, sezip sevdikleri, hatta bir mânâda sürekli maiyyet solukladıkları hâlde cismâniyet berzahında yaşamaktan ibaret görmüş ve yolda bulunmanın gereği, bir taraftan dişlerini sıkıp ona katlanırken, diğer taraftan da vicâhînin revh u reyhânına ve “meydân-ı tayarân-ı ervâha uçmaya” hazır bulunmuş, hatta bunun için hep çırpınıp durmuşlardır. İşte böylesi âriflerin bir anayurt kabul ettikleri ruhânîler otağından ayrı düşüp, dünyevî berzahlarda, hasret ve hicranlar içinde bulunmalarını ifade sadedinde her zaman:

Gurbet 2

“İşit neyden nasıl hikâyet eder; durmuş ayrılıktan şikayet eder.” (Mesnevî) demiş ve bu iç içe gurbetlerini dile getirmişlerdir. Zannediyorum, Bilâl-i Habeşî Hazretleri, kendisine dâr-ı bekâ ufku göründüğü esnada: “Ben gurbetten asıl vatana gidiyorum…” türünden söylediği sözler de yine bu hasret ve bu özlemin ifadesiydi…

Evet herkes derecesine göre, kervanların konup göçtüğü bir saray mesabesindeki bu dünyaya garipler gibi gelip konaklar ve henüz üzerinden gurbet duygusunu atma fırsatını bulamadan da çarçabuk kapı dışarı edilir. Bundan ötürü de, ruhunda ötelerin özlemini duyanlar ayrı bir gurbet; “malı, mülkü, safası fâni hulyâ” bu dünyaya dilbeste olanlar da ayrı bir gurbet ızdırabıyla hep kıvranır dururlar.. evet bu dünyada:

“Gönlüm artık gurbetten usandı ve vatan temennisinde.” (Hüsrev Dehlevî) mülâhazasıyla herkes bir Hüsrev; herkes dünyanın bu dar hendesesinden bîzâr, herkes yeni ufuklar peşinde ve vatan-ı aslî duygusuyla kıvrım kıvrımdır.

Buraya kadar serdedilen mütalâalar açısından gurbeti, yararı olan, zararı olan, yararı ve zararı olmayan gurbetler diye üç bölümde ele almak da mümkündür:

1) Yararlı ve Hz. Sahib-i Şeriat’ın lisanında memduh sayılan gurbet, hak erleri dediğimiz ehlullahın gurbetidir ki, söz ıtlak edildiğinde kemaline masruf olması esprisine binaen, akla gelen gurbet de işte bu gurbettir.. ve bu gurbet “üns billâh”la taçlanmış, mârifet derinlikli, muhabbet ve iştiyak televvünlü bir gurbettir. Böyle bir gariplik içinde bulunan sâlik, gurbet rampasıyla sık sık “üns billâh”a yükselir.. hiçbir zaman mutlak yalnızlığa düşmez; yalnızlık anlarını O’na ulaşmanın işaretleri kabul eder ve kendini her zaman Allah’ın vilâyeti, Peygamberin imâmeti ve mü’minlerin refakatiyle müeyyed görür; görür ve zâtî değerleri ölçüsünde dünya ile olan münasebetlerini devam ettirir.. her zaman ibadet ü taatla dopdolu, tam bir zahid; ama görünüp bilinmeye karşı bayrak açmış bir zahid ü âriftir. Hadisin ifadesiyle cennetlerin sultanı gibidir ama, hayatını kimsenin önemsemediği bir çizgide sürdürmektedir: Öyle ki, ne yandan bakılırsa bakılsın o, saçı-başı, kılığı-kıyafeti ve oturup-kalkışı itibarıyla hep insanlardan bir insandır. Dünyevî-uhrevî, maddî-mânevî bütün servet ve zenginlikleri, o nimetlerin Hakikî Sahibi’ni anmaya vesile sayar; her zaman şükürle gerilir, şevkle oturur-kalkar ve uhdesine verilmiş bütün ilâhî mevhibeleri sırtında bir âriye gömlek gibi görür; ne onların mevcudiyetleriyle şımarıklaşır ne de fıkdânlarıyla kedere, tasaya düşer.

Diğer bir yaklaşımla, ebrâr ve mukarrabînin de gıpta ettiği bu garipler, [4]عَضُّوا عَلَيْهَا بالنَّوَاجذِ fehvasınca, halkın dinden yüz çevirdiği bir dönemde, Sünnet’e sımsıkı sarılır.. bid’atlara karşı savaş ilân eder.. duygu, düşünce ve hissiyatlarını hep tevhid anlayışı etrafında örgüler.. ömürlerini Allah’a intisabın zevki, şevki ve hazları içinde geçirir.. Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a iktidayı, insanları Allah’a ulaştıran bir geminin kaptanına teslim olma şeklinde görür.. ve diğer nisbî intisapları da bu nakş-ı âzâmın bir ipliği, bir izdüşümü, bir varyantı ve bir müşiri sayarlar.

Asr-ı Saadet ve âhir zaman vilâyetinin en önemli ve en bereketli bir kaynağı sayılan bu mânâdaki gurbet, cazibesi az, kıymeti çok, sıkıntısı fazla, derecesi yüksek, şatahat ve iddialara kapalı bir ululuk yoludur.. ve her devirde bu tertemiz kaynak etrafında bir avuç nezih gönül ve pak vicdan bir araya gelmiş, cemiyeti saran terslikleri göğüslemiş, ruhlara karşı pusu kurup bekleyen gulyabanîlerle savaşmış; insanları sevgiyle kucaklamış; onları, dünyevî-uhrevî beklentilerine ulaştırmaya çalışmış; sonra da mutluluk adına hiçbir şey tadıp duymadan çekip öbür âleme gitmişlerdir.. çekip gitmelidirler de; zira refah, maddî mutluluk, dünyanın gâye-i hayâl hâline gelmesi, onlar için öldüren birer zehir ve onların vefa telakkilerine karşı da bir “çelişki”dir. Böyle zıtlar arenasında “teâruz-tesâkut” deyip yaşamaktansa -ki bu kabîl yaşayış gurbet içre gurbet mânâsına bir “iğtirab”dır ve ömürlerini yaşatma zevkine göre plânlamış kimseler için ölümden de beterdir- beraetlerini alıp dostların bulunduğu diyara göç etmeyi tercih ederler.

2) Yararı olmayan ve sahibinin başında sürekli duman duman bir musibet gibi tütüp duran, inkâr, ilhad ve dalâletten kaynaklanan bir gurbettir ki, kabir yolculuğuyla sürüp gideceğinden, hatta öbür âlemde de, hem de çaresiz ve sevapsız devam edeceğinden, zannediyorum en acınacak gurbet de işte bu gurbettir.

3) Ne yararı ne de zararı olmadığı hâlde anne karnından başlayıp, bir mânâda kabre kadar devam eden gurbettir ki, bu gurbet her faninin kaderidir. Bazı garipler itibarıyla, niyetin hulûsu sayesinde bazen sevaplara vesile olması da söz konusu olan bu gurbet, her zaman ruhta gerekli olan kıvam korunamadığından ötürü, bilhassa Allah’a açık olmayan sînelerde sürekli bir vesile-i hicrandır. Bir şâir:

دَر غُربَت اَگَركَسِي بمَانَد مَاهِي
گَركُوهِ بُـوَد اَز اُونَمَانَد كَاهِي؛
بِيجَارَهء غَرِيب اَگَر سَاكِن بُوَد
چُون يَادِ وَطَن كُنَد بَر آرَدْ آهِي؛
…………………….
زِهِجرَانَـش مِى دَارَم شِكَايَت
نَمِي گُنجَد دَر اِينجَا إِين حِكَايَت

“Bir kimse eğer gurbette bir an dahi kalsa, dağ kadar metin olsa da, saman kadar bile güçlü sayılmaz. Çaresiz garip, yerinde hep sakin bulunsa da, vatanı hatırlayınca, hiç durmaz (hep) ah çeker. Dostların ayrılığından çok şikayetim var ama, (gel gör ki) bu hikâye bu makama sığmaz.” diyerek gurbet derdinden dâde gelmiş bu kabîl hicran ehline ne hoş tercüman olur.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي لَكَ ذكَّارًا، لَكَ شَكَّارًا، لَكَ رَهَّابًا، لَكَ مِطْوَاعًا، لَكَ مُخْبتًا، إِلَيْكَ أَوَّاهًا مُنِيبًا.[5] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُنِيبِينَ وَعَلَى الِهِ وَصَحْبهِ اْلأوَّاهِينَ.


[1] İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn 3/195
[2] Ebû Ya’lâ, el-Müsned 4/269; İbn Mâce, cenâiz 61; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 11/57, 246
[3] Müslim, îmân 232; Tirmîzî, îmân 13; İbn Mâce, fiten 15; Müsned 4/72
[4] Ebû Dâvûd, sünnet 5; Tirmîzî, ilim 16; İbn Mâce, mukaddime 6
[5] Tirmizî, deavât 102; Ebû Dâvûd, vitr 25; İbn Mâce, duâ 2; İbn Hibban, es-Sahîh 3/229

Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu