Yazarlar

Girdap | Esra Kaya

– Kapı ardına kadar açık, ister git ister kal, dedi genç adam.
Sesinde umursamazlık, bakışında kayıtsızlık vardı. Kadın donup kaldı. Mavi
gözlerini kapıya saldı ve nefessiz bekledi. Gidecek miydi sahi? Saçını süpürge ettiği
bu yuvayı bırakabilir miydi ya da onurunu ayaklar altına alarak burada kalabilir
miydi? Gözlerini sıkıca kapattı ve içinden yakarmaya başladı.“Yol aç, Allah’ım!
Beni bu karanlıkta yapayalnız bırakma. Beni bu fırtınalı denizde, rotasız bir gemi
gibi bırakma. ”

Dakikalar kesifleşiyordu. Daha sabahın ilk saatleriydi ama dünyası
kararmıştı. Derken kapı çaldı. Halbuki beklenen kimse yoktu, bu evde kimsenin
yolu gözlenmiyordu. Adam kapıya seğirtti.
-Kim o?
-Açın, polis!
O umursamaz adam gitmiş, yerine endişeli bir adam gelmişti. Kapı şimdi
kadını değil, adamı çağırıyordu.
-Bbbuyrunn Memur Bey!
-Hakkınızda şikayet var. Yaşlı bir adama çarpıp kaçtığınız iddia ediliyor.
Kısa süreli şok yaşadı. Dün akşam ormanlık alandan geçerken bir şey arabaya
çarpmıştı. Köpek filandır, diye önemsememiş, yoluna devam etmişti. Yoksa?
-Ben öyle şey yapmam, Memur Bey! Ne zaman olmuş olay?
-Dün gece. Buyrun, ifadeye gidelim.
Dönüp eşine baktı genç adam. Kadının gözleri hala kapalıydı.

Çaresizce çıkıp gitti. Kadın, neden sonra, gözlerini açtı. Kapıya öylece baktı. Kapı girdap olup
yutmuştu adamı. Kadın boğulacakken girdapta, adam yok olmuştu. Hemencecik
gitti, anahtarla güzelce kilitledi. Yaslandı sonra. Gelsen mi yoksa gelmesen mi?
Olsan mı yoksa sonsuza kadar yok olsan mı? Yaşar mıyım sensiz? Yoksa tüketir mi
yokluğun beni?
Silkindi sonra. Etrafına baktı. Adam gerçekten gitmişti. Evlendikleri ilk
günden beri, onu bir türlü sevemeyen eşi şimdi yoktu. Başkasına mı aşık yoksa,

diye aylarca kendini yemişti. Belki bebeğim olursa beni sever, diye düşünmüş ama
iki yıl geçmesine rağmen bebeğini kucağına almak kısmet olmamıştı. Adam ondan
tiksiniyordu. Kokusundan, yemek yemesinden, kıyafetinden… Bunu açık açık
söylüyordu. Anacığı ayrılmasını istemiyordu, yoksa şimdiye dek kaç kere gitmişti.

Daha neler neler diyordu. Yaşlanmıştı kadın. Sanki yaşı 23 değil, 43, 53, 83
oluvermişti. Geçende aynada birkaç beyaz telinin olduğunu fark etti. Önce
saçlarım ölecek, dedi kendi kendine. İç geçirmekle yetindi.
Adam geri geldiğinde hava kararmıştı. Kapıyı çaldı. Cevap yok. Birkaç kez
zile bastı. Yanıt alamayınca komşunun zilini çaldı. Kapı duvar… Baktı olmayacak.

Zaten eğreti duran kapıya bir omuz vurdu. İkinci hamlede açıldı kapı. Açılmadı,
kırıldı. Açılan kapı iyidir ama ya kırılan kapı? Bir de ne görsün? Kapının ardında,
boylu boyunca yatmakta kadın. Elinde boş bir ilaç şişesi… Ne yapacağını bilemedi
bir an. Yetiştirebilecek miydi hastaneye? Telaş içinde ambulansı aradı. Bir yandan
da söyleniyordu.
-Ah kadın! Ben sana kendin git, dedim. Bedenini bırakıp ruhunu gönder,
demedim.
Biliyordu adam. Kadının sadakatini, yuvası için nasıl çırpındığını. Sevdiğini
biliyordu. Ama yapamazdı. Annesinin zoruyla evlenmişti. Hayali; eğitimini
tamamlayıp yurt dışına gitmek iken annesi tarafından, babasının atölyesine ve bu
evliliğe hapsedilmişti. Kolu kanadı kırılmış kuşlar gibiydi. Bir kafesin parmaklıkları
ardında, göğe süzülmeyi başarabilenleri izleyip kahroluyordu. Bu yüzden eşini
sevmiyordu.

Bütün boşanma talepleri annesi tarafından reddedilince kendinden
soğutma yolunu seçmişti. Öyle ya, nasılsa dayanamaz, bir gün çekip giderdi. Ama
kadının kendine zarar verebileceğini hiç düşünmemişti. Vicdanı, kabus olup
adamın üstüne çöktü. “Ne yaptım ben?” diye sayıklayıp durdu.

Hayatının en kötü günü olarak düşündüğü Amerika biletinin yandığı gün bile
kendini bu kadar kötü hissetmemişti. Bir hayat, onun yüzünden kayıp gidiyordu.
Tutabilecek miydi?
Yaklaşık bir saat sonra doktor kapıda göründü.
-Hasta yakını siz misiniz?
-Evet ben eşiyim. İlk kez bu kadar tok sesle, yüksünmeden söylüyordu. Ben
eşiyim.
-Eşiniz iyi, vaktinde yetiştirmişsiniz. Biraz daha geç kalsaydınız muhtemelen
kaybederdik.
-Ohhh, çok şükür… Yaslandı bir duvara. Bir an kuş gibi hafiflediğini hissetti.

-Görme imkanım var mı, dedi kısık sesle.
-Evet, yanına gidebilirsiniz.
İçeri usulca seğirtti.
Derya, adı Derya… Uyuyordu. Yüzü solgun bir yaprak gibiydi.
-Derya…Derya…
Kadın zorlayarak açtı gözlerini. Gözlerini açmasıyla kocaman damlalar
kirpiklerinden yuvarlanıverdi. Sanki inmek için adamın gelmesini beklemişlerdi.
-Ağlama, sana çok haksızlık ettim. Ama hiçbir zaman ölmeni istemedim.
Sadece böylesinin ikimiz için de daha iyi olacağına inandım.
Derin bir sessizlik… Sabah yaşadıklarına benzer… Neden sonra konuştu
kadın.
-Anlat bana… Neden sevemedin beni? Evliliğimiz için neden hiç çaba
göstermedin? Benim çabalarımı neden hep karşılıksız bıraktın? Seni sorgulamak
için sormuyorum bunları, bütün samimiyetimle öğrenmek istiyorum.
Adam duraksadı. Kısa bir tereddütten sonra anlatmaya başladı.

-Biliyorsun, ailemin tek çocuğuyum. Annem bana çok düşkün. Ömrü
boyunca benim için uğraştı. Babamla anlaşamazlardı ama hep benim için katlandı.
Küçükken trafik kazası geçirmiştim, ölümden döndüm. O olaydan sonra beni
kaybetme korkusuyla gözünü benden bir an bile ayırmadı. Üniversitede peşimden
geldi. Bu aşırı ilgi beni fazlasıyla bunaltıyordu. Seninle evlenemeye beni annem
zorladı. Çünkü evlenirsek bana onun gibi titizlikle bakacağını düşünüyordu ve seni
hep bu şekilde yönlendirdi. Bir eş değil,bir anne haline geldin. Oysa ben kendi
annemin baskısını kaldırmakta zorlanırken ikinci bir anneye nasıl tahammül
edebilirdim.
Kadın, yaptığı hatanın farkına varmıştı. Kayınvalidesi gibi olursa ideal bir eş,

ideal bir gelin olacağına inanmıştı. Bu yüzden sanki onun bir kopyasıymış gibi
davranmaya zorlamıştı kendini. Ne büyük bir hataymış diye nedamet getirdi.
Adam devam etti.
-Ayrıca hayallerim vardı. Anneme vefa gereği hiçbir şey söylemedim ama bir
yanım hep özgürlük ihtiyacındaydı. Alanımda ilerlemek istiyordum. Başarılıydım.
Yurt dışındaki pek çok üniversiteye başvurdum ve nihayet Amerika’daki bir
üniversiteden kabul aldım. Yurt dışına gitmek fikrimden anneme birkaç kez
bahsetmiştim ama lafı her defasında ağzıma tıkamıştı. Ben de gizli gizli hazırlık
yapmaya başladım. Tam, “Anne, ben gidiyorum.” deyip yola çıkacakken…

Sustu adam. Aynı acıyı bir kez daha yaşadığı yüzünden belliydi.
-Sonra, dedi kadın. Bilmediğim ne çok şey varmış, diye geçirdi içinden.
-Sonrası annem, eşyalarımın arasında Amerika biletini bulmuş ve sinir krizi
geçirmiş. Apar topar hastaneye kaldırmışlar. Kolum kanadım kırılmıştı. Kendine
geldiğinde sordu, “Gidecek misin?” diye. Sen nasıl istersen ben onu yapacağım,
dedim. Neticede babamın yanında, atölyede çalışmaya başladım ve alelacele
seninle evlendirildim. Hayallerim öylece uçup gitti. Sana kızgındım. Ayağıma
vurulan bir pranga olarak görüyordum seni.

Derin bir ah çekti kadın. Yine kapattı gözlerini. Bu son cümle, ölmeyi
isteyecek kadar acıtmıştı canını.
Adam kadını yeniden üzdüğünü anladı. Yanına geldi. Kadının ellerini,
avuçlarının içine alarak:
-Bugün yeni bir başlangıç olsun bizim için. Sana söz veriyorum, artık eskisi
gibi davranmayacağım. Ama bir söz istiyorum ben de senden. Annem olma, eşim
ol, hayat arkadaşım ol.

Adamın sözleri, kadının o cansız ruhuna yeniden can olmuştu. O yorgun
halinden beklenmeyecek bir çeviklikle doğruldu yatağından:
-Söz veriyorum. Yeter ki yanımda ol. Hem istersen Amerika’ya gideriz. Hiç
ayak bağı olmam sana. Sen de eğitim hayatını istediğin gibi tamamlarsın, olmaz
mı?
Şaşırdı adam.
-Gerçekten mi?
-Tabi ya… Geç değil hiçbir şey için… Ben anneni ikna ederim. Merak etme. O,
muhtemelen senin gidip dönmeyeceğinden, seni kaybedeceğinden endişe etti. Ben
yanında olursam endişelenmez.

Üzerinden kocaman bir yük kalktı sanki adamın. Ümit, gökyüzünü bir
gökkuşağı gibi sardı.
-İyi ki gitmemişim. İyi ki kalmışım burada. Hem senin gibi sevgi dolu bir
melek girmiş oldu hayatıma. Hem de annemin ahını almamış oldum. Ama artık
gidelim buralardan Derya.
O günden sonra kadın, yuvasını kurtarmanın; adamsa cendereden
kurtulmanın sevinciyle doldurdu heybesini. Birbirinin kabul olan duası,
yaralarının şifası olmuşlardı.

 

Hizmetten | Esra Kaya

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu