Yazarlar

Gerçek sebepleri keşfedemeyenler savruluyorlar | Prof. Dr. Osman Şahin

ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN 2
 
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kaos, İmtihan Ve Ümit-2” başlıklı yazısında, Hizmet erlerinin kendi başlarına gelen felaketlerden daha çok, milletlerinin ve toplumlarının başlarına gelen felaketler karşısında asıl hafakanlara gireceklerini ve ıstırapla inleyeceklerini anlatmaktadır. Şahıslarına yapılanlar çok onur kırıcı olsa da iffetli yaşamış insanlar için çok fevkalade rencide mahiyette olsalar da, gönül erleri gelecekte de olması imkân dahilinde olan bu densizlikleri gülerek karşılayabilmeleri ve her zaman dimdik durabilmeleri gerektiğine vurgu yapmaktadırlar.
NEYE VE NE ZAMAN OTURUP AĞLAMALI
 
Hocaefendi, hakikat erlerinin asıl üzülmeleri gereken hadiseleri ise şöyle nazara vermektedirler: “Bizim için önemli olan, milletimiz ve onun onurudur. Eğer millet derbeder, kitleler fakr u zaruret içinde inliyor, toplum tefrikaya yenik, yığınlar birbirini yiyor ve haramiliğe prim verilip şekavet de alkışlanıyorsa, işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.. evet, kendini milletine adamış hasbî bir ruh, şahsı veya yakınlarının maruz kaldığı tecavüzler, tahkirler karşısında değil, dinine, diyanetine, mukaddes değerlerine dokunulduğu zaman hafakanlara girer; bir itfaiyeci edasıyla “çare” der, sağa-sola koşar ve gözü başka bir şey görmeyen sevdalılar gibi gerekirse her şeyini feda eder; feda eder de, kat’iyen millî ve dinî değerlerine toz kondurmaz. 
 
Yürüdüğü yol mazlumların, mağdurların yolu olmuş, ömür boyu hep çile çekmiş ve dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış, sürgün yaşamış, zindanlarda çürümeye terk edilmiş, değişik baskılarla sürekli preslenmiş, her zaman bir haydut ve şaki muamelesi görmüş… Önemsemez bunların hiçbirini; önemsemek bir yana, böyle şeyleri düşünmeyi bile düşünce adına israf kabul eder ve oturur kalkar milletin problemlerine çözüm bulmaya çalışır.”
Üstad Hazretleri de “Milletimizin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım…” demektedirler. Bu ifadelerde “millet” kelimesi ile kastedilen tabi ki menfi manada olan milliyetçilik değildir. Bütün Müslümanlar bu millet kavramı içerisine dahildirler. Üstad’ın “İslamiyet’i de içine alan insanlık kalesi” ifadesine dayanarak, bu çerçeve bütün bir insanlığı içine alacak şekilde de genişletilebilir.
Hizmet insanlarının başına gelenlere yaklaşım tarzının nasıl olması gerektiği ise aynı yazıda  şöyle ifade edilmektedir: “Zulümden zulme koşanlar, hayatlarını kin, nefret, iğbirar ve intikam hisleriyle karartanlar kararta dursunlar; o, kendi gibi hareket eder; gayzları mülâyemetle savmaya çalışır; en insafsızca tecavüzleri gülücüklerle tesirsiz hâle getirir; yılmadan, usanmadan hep insanca tavırlar sergiler; her şeye rağmen başına gelenleri de, istihkakına binaen rahmetin yol verdiği kaderin adaletine bağlayarak rıza ile karşılar; karşılar ve hemen toparlanır, kendine gelir, yanlışlarını görmeye çalışır ve bir kere daha yaşama düzenini hüsn-ü âkıbete göre plânlayarak yürür Hak hoşnutluğuna.”
Zulme maruz kalıp haksızlığa uğrasalar da; onlar, “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musîbet başa gelmez…” (64/11) ayetinde ifade edilen hakikate imanın gereği olarak zulmedenler üzerinde durmazlar ve her şeyi “Allâmü’l-Guyûb”a havale ederek Hak rızası hedefli yollarına devam ederler.
Bu yolda başa gelen bela ve musibetleri ise Hak ile olan münasebetlerindeki eksik ve kusurlarındaki günahlarına kefaret ve Cennet’e götüren vesileler olarak görmektedirler. Ayrıca, bu çekilenlere de Cenab-ı Hakk’ın ekstradan lütuflarının olacağına inandıklarından, herkesin şikâyette bulunacağı bu ağır hallere bile şükranla mukabelede bulunmaktadırlar.
Hizmet, Tiranlar ve Dünya başlıklı Bamteli’nde, hadiselerin hep değişik formatlarda karşımıza çıktığından, bu farklılıkların Celâlî de olsa, Cemâlî de olsa, aslında ülfet ve ünsiyeti ortadan kaldıran canlılık vesileleri olduklarından dolayı “Hepsi Cenâb-ı Hakk’ın birer lütfudur!” diyerek öpüp başa konmaları gerektikleri ifade edilmektedir.
HAK’LA OLAN MÜNASEBETLERİ BOZMAMAK İÇİN KADERE İMAN
 
“Kaos, İmtihan Ve Ümit-2” yazısında, bütün bu yaşananlara bu adeselerden bakamayanların içine düştükleri veya düşebilecekleri durum ise şöyle tasvir edilmektedir: “Başa gelenlerin gerçek sebeplerini keşfedemeyenlere gelince; onlar, yer yer çevrelerinde suçlu arar, zaman zaman kadere taşlar atar; varsa Hak’la bir parçacık münasebetleri onu da zedeler ve yanlışla oturur, yanlışla kalkarlar.. derken yeni yeni hatalarla daha değişik zulümlere de davetiyeler çıkarırlar.”
Bu insanlar kaderin hikmetlerini ve takdirlerini hep görmezlikten gelirler ve hep başa gelen olaylara sebebiyet verenlerin kimler olduğu ve onlara hesap sorma peşinde koştururlar ve sürekli atf-ı cürümlerde bulunmak suretiyle bütün enerjilerini, aşklarını ve şevklerini tüketirler ve böylece musibetleri ikileştirirler. Bu yaptıklarının kadere itiraz anlamını taşıdığını bilemediklerinden, isyan içerisine girdiklerinin farkına da varamadıklarından Hak ile münasebetleri bundan büyük zarar görmektedirler.
Hocaefendi, aynı yazıda fertler planında yaşanan bu hadiselerin toplumlar nezdinde de yaşandığına dikkat çekmekte ve bu olayların doğru bir şekilde nasıl ele alınması gerektiğinin üzerinde durmaktadırlar:
“Bugün yeryüzünde zulümleri zulümler takip ediyor; güçlüler güçsüzleri eziyor; kuvveti elinde bulunduranlar, kimsenin gözünün yaşına bakmadan önüne gelen herkese saldırıyor. Bu kabîl saldırı ve tecavüzler esnasında bir sürü masum gadre uğruyor; bir sürü insan ölüyor veya esarete dûçâr oluyor ve bütün bu hâdiseler, dış yüzleri itibarıyla yürekleri kanatacak mahiyette cereyan ediyor. Ne var ki, kader açısından bakınca mesele hiç de öyle değil; biz, bazen şöyle-böyle üzülebiliriz; ama, her şeyde kaderin adaletinin olduğu da bir gerçek: Bir kere her şeyden evvel, dünkü zalimler bugün zulümlerinin cezasını çekiyor, mazlumlar ve onların yakınları da ebedî saadet inancıyla serinliyor ve teselli oluyorlar.”
ASIL ÇÖZÜM
Zalimler eninde sonunda yaptıklarının cezasını çekecekleri ve akıbet itibarıyla mağdurların kazanacağı ise şöyle ifade edilmektedir: “Allah dünkü zalimleri bugün cezalandırdığı gibi, günümüzün gaddarlarını da çok yakın bir gelecekte mutlaka tecziye edecektir. Bugün şahlar, şehinşahlar gibi yaşayanlar, günü gelince sürekli ızdırapla kıvranacak ve sefalet içinde yutkunup duracaklardır. Bu dünya, var olduğu günden beri her zaman yarısı ışık, yarısı da karanlık olagelmiştir. Bugün karanlık yaşayanlar, yakın bir gelecekte –eğer iradelerine emanet edilen dinamikleri iyi kullanırlarsa– aydınlıklara yürüyecek, içinde bulundukları zamanı günahlarıyla kirletenler de karanlıklara yuvarlanacaklardır.”
Aynı yazıda, Hizmet bireylerinin asıl yoğunlaşarak yapmaları gereken en önemli meselelerin neler olduğu ve içine düşebilecekleri bazı tehlikeler ise şöyle dillendirilmektedir:
“Şimdilerde bize, geceleri hep seher kuşları gibi inleyip durmak ve âh u enînlerle gök kapılarını zorlamak düşüyor. Kim bilir belki de, toplarla, tüfeklerle çözülemeyen problemler hiç umulmadık şekilde bir gün gözyaşlarıyla ve Hakk’a yakarışlarla çözülecektir. Aksine, eğer bir an evvel kendimize dönüp, kendi değerlerimizi, kendi dinamiklerimizi harekete geçirmezsek, daha uzun süre mahrumiyetler içinde kıvranıp durmamız kaçınılmaz olacaktır.
 
Evet, bugün kendini rahata salanlar şimdilerin miskinleri, yarınların da zelilleri olmaya mahkûmdurlar. Ömürlerini hissiz ve hareketsiz geçirenler, çevrelerinde ölüm sûrları ötmeye başlayınca çaresizlikle hep şaşkınlık yaşayacaklardır; yaşayacaklardır ama, yaz ve bahardaki fırsatları fevt edenler, kışta âh u vâh etmiş ve nedamet duymuşlar neye yarar ki..!
İnsan, bugününü, gelecekte “keşke keşke” demeyecek şekilde değerlendirmeli ve yarınlarını karartmamaya çalışmalıdır.”
Kaynak:Prof.Dr.Osman Şahin | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu