Haber

Gel,Asr-ı Saâdet’e Gidelim 4-Fikret Kaplan’ın anlatımıyla

Eğer sen o Muhammed (sav) isen, sana canlar kurban!

ol üzerindeki bir evin gölgesine varınca ellerindeki torbaları yere bırakıp bir müddet dinlendi ihtiyar. Hava oldukça sıcaktı. Saçlarına aklar düşmüş, zayıf ve temiz yüzlü, yaşlı bir kadındı bu. Bükülmüş beli, güçsüz kollarıyla yükünü taşımakta zorluk çekiyordu. Fakat buna rağmen ne kimseden yardım bekliyor ne de bu acizliğini ima eden en küçük bir harekette bulunuyordu.

Bir süre sonra, kadıncağız torbalarını alıp yeniden hareket etmek üzereydi ki güzel yüzlü bir genç yaklaştı yanına:

– Müsaadeniz olursa size yardım etmek istiyorum! dedi oldukça efendi ve güven telkin eden tavrıyla. Yaşlı kadın hayret içerisindeydi:

-Yok, yok! Ben kendi yükümü taşırım! Hem kimseye verecek bir şeyim de yok zaten!

– Bir şey istemiyorum! dedi genç, insanın içini fetheden o güzel sesiyle. – Hayır, Hayır! Ben taşırım! diye diretti ihtiyar. Gencin bir ücret talep etmesinden çekiniyordu.

Ama gencin samimi hareketleri ve beden diline yansıyan sözcükleri itiraz edilecek gibi değildi. Kabul etti kadıncağız.

Gel,Asr-ı Saâdet’e Gidelim 4-Fikret Kaplan’ın anlatımıyla 2

Birlikte yol almaya başladılar. Her adımda biraz daha dikkatle süzüyordu genci. Bu diğerlerine pek benzemiyordu. Ara sıra geldiği bu şehirde daha önce bu genci hiç görmemişti. Ya da ihtiyarlık…unutmuştu belki!

– Bak, sana verecek bir şeyim yok!

O ne kibarlık, o ne ağırbaşlılık ve insanın gönlünü fetheden hamiyetperverlik. Sanki beyanla ortaya dökülmesi gereken gerçek zenginlik ve enginlikler bu gencin kalp derinliklerinden fışkırıp ortaya dökülüyor:

-Tamam!

Ayrılacakları kapıya gelince, yaşlı kadın yine hitap ediyor gence:

– Bak, ben sana dedim. Sana verecek bir şeyim yok diye! Ama sen çok iyi bir gence benziyorsun. Senin gibi birisi daha yoktur bu şehirde… Hiç olmazsa ben de sana iyilik olarak bir nasihatte bulunayım: Muhammed diye birisi Mekke’de peygamber olduğunu ilan etmiş. Sen, sen ol, aman dikkat et! Sakın uyma ona!

Genç, gözlerindeki hüzün ve alnında hakikati beyan eden o ışıltıyla cevap verdi:

– O Muhammed, benim, dedi (sav). Kadıncağız, hayret içinde ne diyeceğini bilemedi ilk anda. Yutkundu…ardından:

– Eğer sen o Muhammed isen, sana canlar kurban! dedi.

Ve aradan asırlar geçti… O sevgi peygamberi ve onun getirdiği inanç manzumesinin daha derin önyargılarla kafalara kazındığı yıllar yaşanıyor…“Müslüman Öfkesinin Kökleri” başlığını taşıyan yazılarla İslam’ın “terörist üreten bir çatışma dini” gibi gösterildiği günler…

Gazete kupürleriyle ya da televizyon ekranlarıyla bu resmin kazındığı beyinler, daha en başta İslam hakkında birtakım peşin hükümlerle hareket ediyor. Bu parçalanması zor önyargılar sebebiyle Doğu-Batı buluşmasından daha çok bir medeniyetler çatışması senaryosu işleniyor.

‘Müslümanım’ diyenler de o mukaddes değerlerin ve onun şefkat Peygamber’inin (sav) pak imajını yaşamlarına kurban etmekten hiç çekinmiyorlar. Bulundukları şartlara ve kendi hissiyatlarına göre, biraz da kendi çıkarlarına göre İslam’ı yorumluyorlar. Kendi hissiyatlarını mantık zannediyor, muhakeme zannediyor ve ona din diyorlar.

Bu korkunç önyargılara ve radikalizm düşüncesine karşı çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak hayati bir önem arzetmiş.

Fikret Kaplan

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu