Yazarlar

Fikir Paletinin Renkleri | Safvet Senih

Küçük çocuklar ve bazı vahşiler için birşey ya iyidir, ya kötüdür. Ya aktır, ya karadır. İkisi ortasında çok muhtelif nüanslar olamaz.

Arapça asıldan geldikleri için “bembeyaz” ve “simsiyah” Frenkçe’den geldiği için “gri” diyemeyen ve yetmiş ikibin renkten bahsedemeyenler bir fikir ve İfade yoksulluğuna sürüklenmiş oluyorlar. Fakat bilmek gerekir ki, kelimeler, fikir paletinin renkleridir. Onların sayılarını artırmak fikir zenginliğine çıkaran bir tüneldir.

“Büyük adam” diye anılan kimselerin ne kadar geniş kelime hazinesine sahip oldukları da gözden kaçmayacak kadar bir gerçektir. Kelimeler onları dile hakim kılmıştır. Dile hakim olan İnsan, büyük bir güce sahiptir.

Öbür taraftan, bir dilde bir mefhumu ifade için kullanılan kelime sayısı ne kadar kabarıksa, o dili konuşan milletin o mevzuda o kadar seviyeli bir hayatı var demektir.

Meselâ, Türkçe’de yiğitlik ifade eden su kelimelere bakın: Er, eren, yiğit, alp, batur, merd, bahadır, cesur, kahraman, cilasun, dilaver, dilir, yavuz, yaman, ariz (iriz), kakiz, arslan, boru, efe, gözüpek, hatta, kabadayı ve deli gibi, Türkçe veya türkçeleşmiş daha nice kelime, bizde türlü kahramanlıklar için kullanılan isim ve sıfatlardır. Böyle daha nice kelime ve deyimler vardır ki, meselâ: “gözünü daldan budaktan sakınmaz” gibi me-caz olarak, böyle manalar verir. Savaş meydanlarına av eğlencesine girer gibi, neş’eyle gitmiş ve ömrü savaşlarda geçmiş, fatih bir milletin kelimeler dünyasında böyle sözlerin çok sayıda olması gayet tabiidir.

Renk adlarının çokluğu bir milletin renk anlayışını ve renk kültürünü gösterir. Renkleri birbirinden ayırt eden bir kültürde zevk ve sanat âleminde büyük mânâ hatta büyük medeniyet ifade eder.

Fikir Paletinin Renkleri | Safvet Senih 2

İşte bu çeşitten olarak, eski Türkçede güzel İfade eden kelimelerin çokluğu dikkati çeker. Bunların çok muhtelif güzellikleri belirtmesi, başlı başına bir dil ve estetik hadisesidir.

Çünkü bir dilde güzeli ve güzellikleri değerlendiren çok sayıda kelime bulunması, o dili kullanan milletin güzelden anlaması, hem çok iyi anlaması demektir. Böyle bir milletin de bütün sanat dallarında ve bu arada şiirde, edebiyatta güzel eserler vermesi tabiidir. Bizim Divan Şiirimizde mükemmel güzellik gayesiyle söylenmiş nice güzel sözlerin, dörtbası mamur bir güzellik arz etmesi de bundandır.

Şimdi güzellik için kullanılan bazı kelimelere dikkat edelim: “Lâtif”, ince, şeffaf hatta ruhani güzelliği; “Zıba”, süsü ve yakışıklı güzelliği; “hoş”, bilindiği gibi hoşa giden güzelliği; “tarâvet”, tazeliği ve taze güzelliği; “dîdar”, yüz güzelliğini; “rânâ ” gül-i ranada ve nergiste olduğu gibi, renkli güzelliği, ya doğrudan doğruya veya mecazla ifade ederler. Fakat eski dilde” güzel”i anlatan kelime sayısı bunlarla bitmez. Bunlardan başka meselâ şirinlik, sabahat, melahat, vecahet, cemâl, beha, hüsün, ân, ve benzeri gibi daha nice kelime, çeşitli kullanılışlarıyla, muhtelif güzellikleri söylerken, tek kelimeye doyamamış gibi eskiler bunlardan bazılarını “hüsn-ü cemâl”, “hüsn-ü behâ”, “hüsn-ü ân” gibi bir anda kullanırlardı.

Bütün bunlar, güzele ve güzelliğe âşık bir milletin halkını, aydınlarını asırlarca tatmin etmiş, bu arada, cemâl gibi, didar gibi kelimeler, ilâhi güzelliği ifade ettikleri için kullananlara, mânevi bir haz vermiştir.

Gelgelelim, “lâlezara” kargalar konmuşçasına, bugünkü Türkçe bunlardan mahrum edilmiş, bunların çoğu halk içinde yasayan Türkçe’ye yabancılıkları yüzünden, kendiliğinden terkedilmiş, mühim bir kısmı uydurma dilcilik yüzünden dilden atılmış fakat yerlerine yenileri konulmadığı için de Türkçe bütün bu güzellikleri ayrı ayrı İfade eden kelime zenginliğinden uzak ve fakir kalmıştır Bunun içindir ki Resad Nuri Güntekin, Türkçe’de güzel’in ölümüne dikkati çekmiş, bu fakirlikten çok acı şikayetlerde bulunmuştu. Daha birinci “Türk Dili Kurultayında” şöyle demişti:

Bir misâl arz edeyim: “Les anciens etaient plus beaux, mais nous som-mes plus jolis” cümlesi.

Fransızca bilmeyenler için bu cümleyi huzurunuzda tercüme etmek isterim. Fakat hakikaten buna imkân yok, meğer ki tefsir yapalım.

“Beau” ile “joli”, güzelliğin, iki ayrı çeşidini gösteren iki kelimedir. (Şimdi bu cümleyi tercüme için): “Eskiler bizden daha güzeldi fakat biz onlardan daha güzeliz yahut lâtifiz, şiriniz.” desek ne anlaşılır. Muharririn maksadı doğru olarak ifade edilmiş olur mu? Su hâlde bu cümleyi tefsir ile tercüme etmek icab ederse, sahife altına not çıkmak: Eskilerde “büyüklükten, asillikten, çizgi intizamından” doğmuş bir güzellik vardı. Bu itibarla onlar bizden güzeldiler. Bizde, “incelikten, zerafetten, şirinlikten” gelme bir güzellik vardır. Bu nokta-i nazardan biz onlardan üstünüz.”

Onun söylediği Fransızca cümlenin anlatmak istediği “klasik güzellikle” “modern güzelliğin” arası şimdi daha büyük uçurumlarla açılmış bulunuyor ve Türkçe’miz, o günden beri yapılan çeşit çeşit tersi çalışmalar yüzünden, bu çok mühim boşluğu dolduramıyor.

Dilin fakirleşmesi ve bize şiddetle küsmesi yüzünden daha büyük ve daha hayati kayıplarımız oluyor…

Hizmetten | Safvet Senih

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu