Yazarlar

Eyyâm-ı nahisât ve rükn-ü şedîd | RECEP ATICI

Yaklaşık yedi yıldır Kur’an’da ‘eyyâm-ı nahisât[[1]] olarak isimlendirilen uğursuz günler bütün ürperticiliğiyle üzerimizde olup zaman zaman fırtınalar şeklinde şiddetli esmeye devam ediyor. Şeytana pabuç giydirecek kadar tahribe kilitlenmiş; N. Fazıl’ın deyimiyle bir kısım ‘ham yobaz, kaba softa’ ruhlar hız kesmeden yıkmalarını sürdürüyor ve her yanda fitne ocakları tutuşturarak Hizmet insanlarının sesini ve soluğunu kesmeye çalışıyorlar.

Amerikalı ünlü senarist Dalton Trumbo, ABD’de (1947) senatör McCarthy önderliğinde başlatılan korkunç cadı avını resmederken şöyle der: “Kara liste! Şeytanın hüküm sürdüğü yıllardı. Herkes bu şeytanın dokunuşundan nasibini aldı. Korkunun, bir hayalet gibi herkesi esir aldığı o zaman diliminde pek çok aile dağıldı ve bazıları da bedelini hayatıyla ödedi. O yıllara baktığımızda kahraman veya cani aramanın hiçbir faydası olmaz. Çünkü hiç yoktu ki! Yalnızca kurbanlar vardı. Her kötülük zamanla geçer, zalimler de yenilir ama ağır bedeli bizler öderiz.” [[2]]  Aradan geçen bunca zamana rağmen çok da değişen bir şey yok maalesef.

Uzun zamandır iman ve Kur’an davasına musallat olan bu mülhitler, hak ve adalet bilmez tiranlar, masum insanlara şeytanların yapamadıklarını yapıyorlar. Öyle ki, düşünceleri olabildiğine kirli, içleri kin ve nefretle köpürüp duran bu şer şebekeleri, kendileri gibi düşünmeyen herkese saldırmakta, istediklerini göklere çıkarırken istemediklerini de yerin dibine batırmaktalar. Bundan daha kötüsü ise mesailerini zâlim ve müstebitlerin güdümünde sürdüren bu talihsizler, hep başlarındaki tiranın emellerine hizmet etmekteler.

Vâkıa, bazı ahvâlde bu hadiselere kendi iş bilmezliğimizle sebep olduğumuz da söylenebilir. Ancak bilerek ve kastımız olmaksızın işlediğimiz bu hatalarımızı Cenab-ı Hakkın affedeceğini ümit ediyoruz. Bununla beraber kendi hamlığımıza bağlı olarak çevreyi sisli-dumanlı görme ihtimalimizde boşa atılmamalı. Bazı hâl ve hâdiselerin bir kısım bulantılara sebebiyet verdiği doğru. Ne var ki, bunların hiçbiri kalıcı değildir. Zira gönüllerde iman, teslim, tevekkül eksiksiz bir şekilde manasına uygun yaşanıyorsa, bütün bunlar geldikleri gibi giderken bize de yepyeni bir mukavemet ruhu kazandırırlar. Meseleyi bu zaviyeden bakabilen insanlar için her yeni gün aslında bir kere daha taptaze ışımakta, tahmin bile edemeyeceğimiz sürprizlerle bizi karşılamayı beklemektedir. Bu yönüyle ağlamalar içinde gülmelerin, elemlerin peşinde lezzetlerin yeni bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’ muştusuyla kapımızı çalacağını, mevsimlerin farklı birer saadet vaadiyle birbirini takip ettiğini ve dolayısıyla güzel günleri müjdelemek için sabırsızlandığını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Zira görünen köy kılavuz istemez.

Evet, bizler, Everest tepesi kadar yüksek inanç ve ümitlerimiz, okyanuslar kadar engin nazar ve teveccühlerimiz sayesinde O’nunla münasebetlerimizi sürekli derinleştirirsek, çok defa hayallerimizin ötesinde şeyler duymaya başlarız. Bu itibarla ortalığı saran ‘eyyâm-ı nahisât’ yani şiddetli soğuğunun her şeyi yakıp kavurduğu veya bugünkü tabirle hortum denilen gürültüsüyle önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren fırtınalar olsa da bizim ufkumuz bütünüyle hiçbir zaman kararmaz. O’nun ekstra inayetleri sayesinde her zaman bizler bir ‘rükn-ü şedîd’e[[3]] yaslanır ve en dev dalgalara bile meydan okuyabiliriz. Bazen ters gibi görünen bu insafsız hâdiselerle zamanın önümüzü kestiği, bazılarımızın ruhî rabıtalarını sarstığı hatta sarsmadan da öte bütünüyle bağlarımızı kopardığı anlar olmadı değil. Ancak hadiselere mahruti bakılabilse, gelip sinelerimize çarpan bu hortumların, tayfunların ileride karşılaşma ihtimalimizin bulunduğu dünya çapındaki fırtınalara karşı bizim mukavemet sistemimizi güçlendirdiğini ve bu manada bir antrenman mahiyetinde olduğunu fark etmek hiç de zor değildir. O yüzden geldikleri gibi gider ve bize biz olmanın hususiyetleriyle alâkalı ne sürpriz armağanlar bırakırlar ona zaman gösterecek.

Hadiseleri bu nazarla bakanlar, geleceğin muhteşem günlerini sabırla bekler, şimdinin gam ve kederlerini lezzetlere inkılâp ettirirler. Ortalıkta ipsiz-sapsız dolaşan bela görünümlü hâdiseleri de görmezden gelir ve onun yerine ‘Elhâmdülillahi alâ külli hâl sivel küfri ve’dalâl’ diyerek bu musibetleri âdeta birer saadet vaad eden haberciler olarak görürler.

Bir de Cenab-ı Hak, bir ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır: “Allah her zorluktan sonra bir kolaylık yaratacaktır.” (Talak suresi 65/7) Bizler şimdiye kadar iman, ümit ve Hakk’a teveccühümüz perspektifinden her şeyi böyle görüp böyle değerlendirdik. Bundan sonra da durduğumuz yeri değiştirme niyetinde değiliz. Rızayı ilahiyi peyleme adına bulunduğumuz yerden memnunuz ve her ne olursa olsun ahdi peymanımızı bozmayacağız. Her zaman kinle, nefretle fırtınalar koparan ‘eyyâm-ı nahisât’ teşbihiyle resmetmeye çalıştığımız kasıp kavurucu rüzgârlara gelince biz de şöyle deriz. “Ey o her zaman kinle, nefretle esen muhalif rüzgâr! Artık ne taraftan esersen es!.. Yakında sana da diyecektir o Kudret-i Kâhire: Yetişir ey küstâh, gayri hırıltını kes..! [[4]]

[1] ‘Eyyâm-ı nahisât’, Bu tabir, ‘Fussılet’ suresi 16. âyette geçmekte olup; fırtınalara, kasırgalara gebe uğursuz günler demektir.

[2] Doğan Akın, “Gerçeğe inanmak zorlaştığında yalan gerekir!”

[3] ‘Rükn-ü şedîd’, yıkılmaz bir dayanak, sağlam bir kale ve güvenilir bir yer manasına gelmekte olup bu tabirle Hud Suresi 80. ayete işaret edilmektedir.

[4] Fethullah Gülen, “Sızıntı” Temmuz 2006 Sayı 330

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu