Aktüel

Dokuzuncu Söz | Risale-i Nur

DOKUZUNCU SÖZ

 بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ  وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ 

 Ey birader! Benden namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işaret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi; azîm bir tasarruf-u İlâhînin aynası ve o tasarruf içinde ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin birer ma‘kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbîh ve ta‘zîm; ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekününe karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin ma‘nâyı bir parça fehmetmek için “Beş Nükte’yi” nefsimle beraber dinlemek lâzım.

Birinci Nükte: Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve ta‘zîm ve şükürdür. Yani celâline karşı kavlen ve fiilen “Sübhânallâh” deyip takdîs etmek, hem kemâline karşı lafzan ve amelen “Allâhü Ekber” deyip ta‘zîm etmek, hem cemâline karşı kalben ve lisânen ve bedenen “Elhamdülillâh” deyip şükretmektir. Demek tesbîh ve tekbîr ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın ma‘nâsını te’kîd ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke otuz üç def‘a tekrar edilir. Namazın ma‘nâsı şu mücmel hulâsalarla te’kîd edilir.

İkinci Nükte: İbâdetin ma‘nâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister. Rubûbiyetin kudsiyeti pâklığı dahi ister ki, abd, kendi kusurunu görüp istiğfâr ile ve Rabbini bütün nekāisten pâk ve müberrâ; ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve mu­allâ; ve kâinâtın bütün kusûrâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu tesbîh ile, “Sübhânallâh” ile i‘lân etsin. Hem de rubûbiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkātın aczini görmekle kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsân ve hayret içinde “Allâhü Ekber” deyip, huzû‘ ile rükûa gidip,

ona ilticâ ve tevekkül etsin. Hem rubûbiyetin nihâyetsiz hazîne-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkātın fakr ve ihtiyâcâtını suâl ve duâ lisânıyla izhâr ve Rabbinin ihsân ve in‘âmâtını şükür ve senâ ile ve “Elhamdülillâh” ile i‘lân etsin. Demek namazın ef‘âl ve akvâli bu ma‘nâları tazammun ediyor. Ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz‘ edilmişler. Üçüncü Nükte: Nasıl ki insan, şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musaggarıdır. Ve Fâtiha-i Şerîf’e, şu Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir timsâl-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâını şâmil bir fihriste-i nûrâniyedir. Ve bütün esnâf-ı mahlûkātın elvân-ı ibâdetlerine işaret eden bir harîta-i kudsiyedir.

Dokuzuncu Söz | Risale-i Nur 2

Dördüncü Nükte: Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir saat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyânın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakāt-ı ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar. Birbirinin misâli­dirler. Ve birbirinin hükmündedirler. Ve birbirini hatırlatırlar.

Meselâ fecir zamanı tulûa kadar, evvel-i bahâr zamanına, hem insa­nın rahm-i mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ihtâr eder.

Zuhur zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyâdaki hilkat-i insan devrine benzer ve işaret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti ve füyûzât-ı ni‘meti hatırlatır.

Asır zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyârlık vaktine, hem âhirza­man Peygamberinin (asm) asr-ı saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in‘âmât-ı Rahmâniyeyi ihtâr eder.

 Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkātın gurûbunu, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtâr ile tecelliyât-ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkāz eder.

Işâ vakti ise, âlem-i zulümât nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setr etmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bakiye-i âsârı dahi vefat edip nisyân perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihân olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr ile Kahhâr-ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını i‘lân eder.

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifhâm ile rûh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır.

Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzûmlu bir ışık olduğunu bildirir. Îkāz eder ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’nin nihâyetsiz ni‘metle­rini ihtâr ile ne derece hamd ü senâya müstehak olduğunu i‘lân eder. İkinci sabah ise, sabâh-ı haşri ihtâr eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma‘kūl ve lâzım ve kat‘î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat‘iyettedir. Demek bu beş vaktin her biri bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtâr ettiği gibi; kudret-i Samedâniyenin tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle hem senevî, hem asrî, hem dehrî kudretin mu‘cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazîfe-i fıtrat ve esâs-ı ubûdiyet ve kat‘î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.

Beşinci Nükte: İnsan fıtraten gayet zaîftir. Halbuki her şey ona ilişir. Onu müteessir ve müteellim eder. Hem gayet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gayet fakirdir. Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın tekâlîfi gayet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinâtla alâkadâr etmiştir. Halbuki sevdiği ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.

İşte bu vaz‘iyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile mürâcaat edip arzuhâl etmek, tevfîk ve meded istemek, ne kadar elzem; ve pîşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazîfeleri tahammül için ne kadar lüzûmlu bir nokta-i istinâd olduğu bedâheten anlaşılır. Ve zuhur zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâgilin tazyîkinden muvakkat bir istirahat zamanı ve fânî dünyanın, bekāsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in‘âmât-ı İlâhiyenin tezâhür ettiği bir andır. Rûh-u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o ma‘nâsız ve bekāsız şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan Mün‘im-i Hakîkî’nin dergâhına gidip, el bağlayarak, yekün ni‘metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek ve celâl ve azametine karşı rükû‘ ile aczini izhâr etmek ve kemâl-i bî-zevâline ve cemâl-i bî-misâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahvi­yetini i‘lân etmek demek olan zuhur namazını kılmak ne kadar güzel,

ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil. Asır vaktinde ki, o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyârlık hâlet-i mahzûnânesini ve âhir­zaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin bir yekûn-ü azîm teşkîl ettiği zamanı, hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misafir me’mur ve her şey geçici, bî-karâr olduğunu i‘lân etmek zamanıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ihsâna karşı perestiş eden ve firâktan müteellim olan rûh-u insan; kalkıp abdest alıp, şu asır vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî ve Kayyûm-u Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesine arz-ı münâcât ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifâtına ilticâ edip, hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine karşı zelîlâne rükûa gidip, sermediyet-i ulûhiyetine karşı mahviyetkârâne secde ederek, hakîkî bir teselli, bir rahat-ı rûh bulup, huzûr-u kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak demek olan asır namazını kılmak ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu insan olan anlar.

Mağrib vaktinde ki, o zaman hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkātının vedâ‘-ı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem insanın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerât içinde vefatıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihân lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbûblara perestiş edenleri şiddetle îkāz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten bir Cemâl-i Bâkîye âyîne-i müştâk olan rûh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Lâyezâl’in arş-ı azametine yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde “Allâhü Ekber” deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim-i Bâkî’nin huzurunda kıyâm edip, “Elhamdülillâh” demekle kusursuz kemâ­line, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ demekle muînsiz rubûbiyetine, şerîksiz ulûhiyetine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip,

bütün kâinâtla beraber zaaf ve aczini fakr ve zilletini izhâr etmekle سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظ۪يمِ deyip, Rabb-i Azîm’ini tesbîh edip; hem zevâlsiz cemâl-i Zâtına, tagayyürsüz sıfât-ı kudsiyesine, tebed­dülsüz kemâl-i sermediyetine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve ubûdiyetini i‘lân edip, hem bütün fânîlere bedel bir Cemîl-i Bâkî, bir Rahîm-i Sermedî bulup سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلٰي demekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb-i A‘lâ’sını takdîs etmek; sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkātın tahiyyât-ı mübârekelerini ve salavât-ı tayyi­belerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâl’e hediye edip ve Resûl-ü Ekrem’ine selâm etmekle bîatını tecdîd ve evâmirine itâatini izhâr edip ve îmânını tecdîd ile tenvîr etmek için şu kasr-ı kâinâtın intizâm-ı hakîmânesini müşâhede edip, Sâni‘-i Zülcelâl’in vahdâniyetine şehâdet etmek; hem saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyâtı ve kitâb-ı kâinâtın tercümân-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar latîf, nazîf bir vazîfe; ne kadar azîz, lezîz bir hizmet; ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet; ne kadar ciddî bir hakîkat; ve bu fânî misafirhânede bâkıyâne bir sohbet ve dâimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!

Işâ vaktinde ki, o vakit, gündüzün ufukta kalan bakiye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinâtı kaplar. Mukallibü’l-Leyli ve’n-Nehâr olan Kadîr-i Zülce­lâl’in o beyaz sahîfeyi bu siyah sahîfeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen, yeşil sahîfesini kışın bârid, beyaz sahîfesine çevirmesindekiMusahhiru’ş-Şemsi ve’l-Kamer olan Hakîm-i Zülkemâl’in icrâ­ât-ı İlâhiyesini hatırlatır. Hem mürûr-u zamanla ehl-i kubûrun bakiye-i âsârı dahi, şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlik-ı Mevt ve Hayat’ın şuûnât-ı İlâhiyesini andırır. Hem dar ve fânî ve hakir dünyanın tamamen harâb olup, azîm sekerâtıyla vefat edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem-i âhiretin inkişâfında Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın tasarrufât-ı Celâliyesini ve tecelliyât-ı Cemâliyesiniandırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem şu kâinâtın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakîkî’si, Ma‘bûd ve Mahbûb-u Hakîkî’si o zât olabilir ki, gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sahîfeleri gibi suhûletle çevirir. Yazar, bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder bir Kādir-i Mutlak olduğunu isbat eden bir vaz‘iyettir.

İşte nihâyetsiz âciz, zayıf, hem nihâyetsiz fakir, muhtaç, hem nihâyetsiz bir istikbâl zulümâtına dalmakta, hem nihâyetsiz

hâdisât içinde çalkanmakta olan rûh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu ma‘nâdaki ışâda İbrahimvârî لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ deyip; Ma‘bûd-u Lemyezel, Mahbûb-u Lâyezâl’in dergâhına namaz ile ilticâ edip, şu fânî âlemde ve fânî ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbâlde bir Bâkî-i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık bir sohbet-i bâkiye birkaç dakikacık bir ömr-ü bâkî içinde dünyasına nûr serpecek, istikbâlini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbâbının firâk ve zevâlinden neş’et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân-ı Rahîm’in iltifât-ı rahmetini ve nûr-u hidâyetini görüp istemek;

Hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, derdlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel son vazîfe-i ubûdiyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyâm etmek, yani bütün fânî sevdiklerine bedel, bir Ma‘bûd ve Mahbûb-u Bâkî’nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel, bir Kadîr-i Kerîm’in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîm’in huzuruna çıkmak; hem Fâtiha ile başlamak, yani bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlûkları medih ve minnetdârlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak olan Rabbü’l-Âlemîn’i medh ü senâ etmek; hem اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitâbına terakkî etmek, yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, Ezel ve Ebed Sultanı olan Mâlik-i Yevmi’d-Dîn’e intisâbıyla, şu kâinâtta nâzdâr bir misafir ve ehemmiyetli bir vazîfedâr makamına girip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ demekle, bütün mahlûkāt nâmına kâinâtın cemâat-i kübrâsı ve cem‘iyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı ona takdîm etmek; hem اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ demekle, istikbâl karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden, nûrânî yolu olan sırât-ı müstakîme hidâyeti istemek..

Hem şimdi yatmış nebâtât, hayvanât gibi; gizlenmiş güneşler, hüşyâr yıldızlar birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misâfirhâne-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl’in kibriyâsını düşünüp, “Allâhü Ekber” deyip rükûa varmak; hem bütün mahlûkātın secde-i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkāt gibi her senede, her asırdaki envâ‘-ı mevcûdât, hatta arz, hatta dünya birer muntazam ordu, belki birer mutî‘ nefer gibi vazîfe-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i künfeyekûn ile terhîs edildiği zaman, yani âlem-i gayba gönderildiği

vakit, nihâyet intizâm ile zevâlde gurûb seccadesinde “Allâhü Ekber” deyip secde ettikleri; hem emr-i künfeyekûnden gelen bir sayha-i ihyâ ve îkāz ile, yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup kıyâm edip, kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık onlara iktidâen o Rahmân-ı Zülkemâl’in, o Rahîm-i Zülcemâl’in bârigâh-ı huzûrunda hayret-âlûd bir muhabbet, bekā-âlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde “Allâhü Ekber” deyip sücûda gitmek, yani bir nevi‘ mi‘râca çıkmak demek olan ışâ namazını kılmak; ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz ve lezîz, ne kadar ma‘kūl ve münâsib bir vazîfe, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakîkat olduğunu elbette anladın. Demek şu beş vakit, her biri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icrâât-ı cesîme-i Rabbâniyenin emârâtı ve in‘âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsîsi nihâyet hikmettir.

 سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّأ مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُاَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰي مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَ الْعُبُودِيَّةِ لَكَ وَ مُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَ تَرْجُمَانًا لِاٰيَاتِ كِتَابِ كَٓائِنَاتِكَ وَ مِرْاٰةً بِعُبُودِيَّتِه۪ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ عَلٰٓي اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ

Onuncu Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.

On Birinci Söz: Tılsımlar Mecmûası’nda yazılmıştır.

On İkinci Söz: Zülfikār Mecmûası’nda yazılmıştır.

Saîdü’n-Nûrsî

Sözler | Risale-i Nur

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu