Yazarlar

Direkler konuşur mu? | Safvet Senih

Yâsin Suresinde “Bugün mühür vuracağın ağızlarına, elleri Bize söyler, ayakları şahitlik eder kendi yaptıklarına.” (36/65)  Bir başka ayette de “Benim aleyhime niçin şahitlik yaptınız itirazına, o organlar “Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu.”  (Fussilet  20/23)  diyecekler…
M. Fethullah  Gülen Hocaefendi bu hususta diyor ki: “Her şey maddeden ibaret değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla, ‘Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise mâneviyatta kördür.’  İşte maddî gözün kör olduğu bu sahada BASİRETİNİ  devreye sokmayanlar, her şeyi maddeyle sınırlı olarak ele alınca hep dar bir çerçevede kalırlar. Müslümanlığı da bazı formalitelerden ve bir takım şekilleri yerine getirmeden ibaret görüyorlarsa, onların mânevî âlemlere ait SİNYALLERİ  duymaları mümkün değildir. Bunlar, dînî mükellefiyetleri hassasiyetle eda ediyor da olabilir. Mesela, namazlarını dikkatli kılabilirler. Belki bazen rüyalarında bazı şeyler de görebilirler. Ne var ki, onların mânevî ve metafizik âlemle ciddi münasebetleri yoktur. Dolayısıyla de ne hârici bir ses duyabilirler ne de ötelere ait bir sinyal alabilirler.
Bu açıdan, HİKMET  PINARLARINDAN  mâ-i zülâl içmek için önce mâneviyata açık olmak gerekir. İnsan öyle inanmalıdır ki, çok rahatlıkla, ‘Benim Rabbim öyle bir  İlahtır ki, bir insanın diline BEYAN  KABİLİYETİ  verdiği gibi şu direği de konuşturabilir. O’nun (c.c.)  âdet-i Sühbâniyesi odunu konuşturmamaktır, fakat ben, şu direğin bana seslenebileceğine inanırım. Başımı secdeye koyduğum zaman ötelerden gelen bir kısım esintilerin beni sarabileceğine inanırım. Çünkü,  yerin ve göklerin, canlı-cansız bütün mahlukatın Sahibi olan Rabbim murat buyurursa, her şeye her şeyi yaptırır.’ diyebilmelidir. İşte bu şekilde inanma çok önemlidir; ötelerin sesini duyabilmek ve mânevî âlemlerden sinyal alabilmek için her şeyden önce o âlemlere ve öyle bir alışverişin mümkün olduğuna inanmak  çok mühim bir referanstır.
“Bazı insanlar da vardır ki, onlar mâneviyata şöyle-böyle inanırlar ama bu inanmayı mâziye ve geçmişte yaşamış şahıslara bağlarlar. Mesela Abdülkadir Geylanî veya İmam Şâzilî Hazretleri gibi bazı büyük velilerin kerametlerini kabul ederler. Fakat kendi dönemlerinde de bazı hârikulade şeylerin olabileceğine asla ihtimal vermezler. Bir zamanlar açık olsa bile, kendi yaşadıkları dönemde mânevî âlemlerin kapılarının kapalı olduğunu zannederler. Dolayısıyla, hali hazırda da tecelli etmesi muhtemel olan bir hakikate inanmamak suretiyle, kendilerine gelebilecek ruhanî esintilerin önünü kesmiş olurlar.” (İkindi  Yağmurları / Kırık Testi-5)
1970 senesi olsa gerek… İzmir-Tepecik’te ilk talebe evinde kalıyoruz. Gece on iki civarı tam yatmaya hazırlanıyoruz. Hocaefendi, Koca Yusuf (Öztanzan), Saim Atlıhan ve yorgancı Muazzam Ağabey gibi dört-beş ağabeyle beraber geldiler. “Siz yatın biz sabaha kadar kitap okuyacağız” dediler. Sonra öğrendik ki, İşârâtü’l-İ’caz tefsirini dönerli olarak dörder beşer sayfa okurken, haşir bahsindeki şu ifadeyi Hocaefendi okurken, “Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Saîd-i Mecid ve Mecid-i Said!  Rahmet-i İlahiyenin en lâtifi, en zarifi, en lezizi olan muhabbet ve şefkatine bakınız. (…)  Acaba göz önünde apaçık görünen rahmet-i İlâhiye, ebedi ayrılığın muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi?  Vallahî hayır!” deyince, birden duvardan “Offf!”  der gibi bir ses geliyor. Hocaefendi yedi kere aynı ifadeyi tekrar ediyor. Onlar bu sesi dört-beş sefer duyduklarını Hocaefendi ise her seferinde aynı iniltiyi duyduğunu söylüyor. Eğer o haftaki Kestanepazarındaki Cuma vaazı dinlenirse, “Materyalist kafalar inanmasa da duvarlar da imanî gerçekleri tasdik edip inler” dediği işitilecektir. Ben o vaazda idim, aynen böyle söyledi.
Kaynak: Safvet Senih  | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu