Yazarlar

Dinden İktidar Devşirmek | MEHMET YAVUZ ŞEKER

Dinden iktidar devşirmek derken, ilk akla gelen ve sadece bir zümreyi ilgilendireni değil, hepimizi alakadar eden bir konuyu ele almak istiyoruz.

Muktedir, güçlü, görünür, önde olmak, insanın en büyük arzularından ve aynı zamanda zaaflarından birisidir. Şöhret zehirli bir baldır. Tatlıdır ama zehirlidir; mahveder, harap eder, belki öldürür. Liderlik güdüsü, Gazzalî’nin de ifadesiyle, sıddîkların bile gönüllerinden söküp atarken zorlandıkları, en son zar zor ancak çıkarabildikleri bir arzudur. İşte bundan dolayı bununla mücadele adına ortaya konan her cehd ve gayret çok değerlidir.

Dini yaşayabilmek, dindar olabilmek, Allah rızasına giden yolda yüksek bir performans sergileyebilmek, inanan her insanın talep ettiği bir şeydir. Bu talep, elbette imandan, Allah sevgisinden, Allah korkusundan kaynaklanır. Bununla birlikte inanan insanın, dindarlığının insanlar tarafından takdir edilmesi, en azından fark edilmesi gibi heva ve hevesinin hoşuna giden başka eğilimleri de olabilir. Hatta bazen bunları fark ettirmek için lüzumsuz, suni bazı davranışlar bile sergileyebilir, iç dış bütünlüğüne zıt eylemlerde bulunabilir. Kerameti kendinden menkul dedirtecek faullü hareketler yapabilir, sözler sarf edebilir.

Allah Teala’nın insana verdiği latifelerden birisi de “sır”dır. Kalbî bir derinlik olarak da ifade edilebilen sır, insanın Hak’tan gelen marifet, muhabbet, ruhanî lezzet, ilahî vuslata ait aşku şevk gibi emanetleri koruduğu yerdir. Makbul olan, insanın, bu ve benzeri varidleri O’ndan bir lütuf, bir emanet kabul etmesi ve onları başkalarından saklamasıdır. Bizim “tanınmamak” kelimesiyle karşılamaya çalıştığımız mana budur. Toprak olmak derken de Melamîlikten dem vururken de acz ve fakrı seslendirirken de yapılan vurgu hep burayadır: İnsanın kendisini bir şey zannetmemesi, her türlü iddiadan uzak durması, dinî mazhariyetleriyle kendine bir alan, bir güç, bir iktidar, bir rüzgar oluşturmaması, dini dünyaya alet etmemesi. Bakışları, mimikleri, yürüyüşü, oturuşu, kalkışı, giyimi, kuşamı din referanslı sunmaması, bunları dindarlığının yansıması gibi göstermemesi, Allah ile olan irtibatını bunlar ve benzeri şekilleri kullanmak suretiyle nazarlara arz etmemesi.

Yanlış anlaşılmasın. Bütün bunlar, imandan, Yüce Allah ile olan irtibattan kaynaklanıyor, için sesi soluğu oluyorsa, hiç problem yoktur. Bunlar zaten işin tabiatında vardır ve kendiliğinden olur. Yapmacık ve zorlamalı değildir, rahatsız etmez. Görenlerde istiskal değil bilakis saygı ve heyecan uyandırır. Öyle bir zatın huzuruna girildiğinde o atmosfer insanı adeta büyüler. Hak dostunun solukladığı aynı havayı teneffüs etmek, bazen insanı değiştiren dönüştüren bir iksir olur. Onun insibağı, o ortamda bulunan herkesi aynı renge boyar. Daha doğru ifadeyle, o insibağdan herkes kendine göre istifade eder ve kabiliyetine göre onun rengiyle boyanır.

Dinden iktidar devşirmemenin yegâne yolu ise gerçek tevazua mazhariyetle mümkündür. Tevazu, insanın Allah karşısındaki gerçek konumunu idrakten başka bir şey değildir. Kur’an “Hepiniz Allah’a karşı fakirlersiniz. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgüye ve hamde layık olan ise ancak Allah’tır.” (Fâtır, 35/15) diyerek mevzuu gayet net ortaya koymuştur.

İnsanın, Hak Teala karşısındaki muhtaç konumunun, onun duygu, düşünce ve davranışlarına doğal olarak aksetmesi sonucunda o insan gerçek mütevazi olur. Dünyevî uhrevî bütün kazanımlarını O’nun lütfu bilir. İlim, zenginlik, makam, şöhret, marifet, muhabbet ve diğerleri kendisinin değil, O’nun ona verdikleridir. Onlardan istifade eder, şükreder. Verenin yolunda kullanır ama onları hiçbir zaman caka vesilesi yapmaz. Riya, süma, kibir ve ucb gibi problemlerle karşılaşınca onları kendi hiçliğiyle, sıfırlığıyla çözer. Onların, dindarlığını bulandırmasına, niyetini bozmasına müsaade etmez.

Örneğin zengin birisi, mütevazi olacağım diye, zenginliğini inkar etmez de “her şey O’ndan” deyip gerçek fakirliği idrakle, maddî varlığıyla zenginmiş gibi muamele eder. Bir başka deyişle, dünyevî zenginliğini gizleyip öyle değilmiş gibi davranma yerine, Hak karşısındaki konumunu fark edip gerçekten fakir olduğunu bilip zenginmiş gibi hareket eder.

Diğer bütün mazhariyetler de aynı çizgide ele alınabilir. Hepsinde durum aynıdır. Onları varken yokmuş gibi kabul edip, yapay tevazu hareketlerine sarılmak değil, tam tersi bir bakış açısıyla, Hakk’a karşı fakir oluşunu derin bir idrakle kavrayıp ona göre muamelede bulunmak, gerçek tevazudur.

Bu tutumu sergileyebilen mümin, Hakk’a karşı saygılı olur. Acziyetini, yetmezliğini idrak eder. Haddini bilir. Allah’a her an muhtaç oluşunu derinden fark eder ve bunları içselleştirebildiği ölçüde dindarlığını temellendirir.

İnsanlar arasında da onlardan biri olur. Farklılık mülahazasına girmez. Fazilet füruşluk nev’inden etrafındaki insanların gıpta damarlarını tahrik etmez. Yüksek görünmek için ayak parmak uçlarına basmaz. Bilakis, sığ görünür, kenarda imajı verir. Böylelikle kendini koruduğu gibi, kardeşlerini de korumuş, onların ihlas ve uhuvvetini desteklemiş olur.

O böyle yaparken, Allah’ın kendisine bahşettiği yetenekleri de hem dünyası hem de ukbası için en iyi şekilde ve sonuna kadar elbette kullanır. Bu, onun Allah karşısında takınması gereken tavır ve duruşuna zarar vermez, bilakis bu olması gerekendir.

Hasılı, müminin dinini sadece Allah için yaşaması, onu dünyevî uhrevî hiçbir çıkara feda etmemesi çok önemli, çok zor, buna karşılık gerçek tevazu bu çok zor olanı başarma adına çok önemli bir haslettir ve bu mevzu bir mümin için hayat memat meselesidir.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu