Yazarlar

Dil öğrenmek üzerine -1 | Esra Kaya

 Elimde şuncacık kelimem var, nasıl anlatacağım derdimi o zaman?

 Yeni bir hayat, yeni bir kültür, yeni bir dil… En konuşkanımız bile
sessizleşir. Ya benim gibi hep sessiz olanlar?

 Öyle bir süreçtir ki bu, bazen, “Tamamdır, oldu bu iş!” diye sevinir
insan ama başka bir gün, Sokrates edasıyla “Bildiğim bir şey varsa o
da hiçbir şey bilmediğimdir.” derken bulur kendini.

 Ey dil! Aşılmaz bir dağ mısın, yoksa kilitli bir kapı mı? Nerede bu
anahtar?

Bu ve buna benzer serzenişlerin arasında, “Dil engelini en kolay nasıl
aşabilirim?” diye düşünürken çocukluğuma gittim ve birden fazla dilin aslında
hayatımda hep var olduğunu gördüm. Küçükken bizim evde de iki farklı dil
konuşulurdu: Türkçe ve 1930’larda Batum’dan Orta Karadeniz Sahilleri’ne göçen
anneannem ve dedemin anadili Gürcüce… Kulağıma çalınan birkaç Gürcüce sözü,
ilginçtir ki, hâlâ unutmamışım.

Aslında Anadolu’nun göç yolu üzerinde oluşunu ve etnik köken olarak
zenginliğini hesaba katarsak çoğumuzun evinden birden fazla dilin gelip geçtiğini
görebiliriz. Öte yandan kimimiz bu dilleri öğrenebilmiş, kimimiz benim gibi
sadece varlığına şahit olmuş ama öğrenememiş, kimimizse dünyaya geldiğinde o
dil çoktan hafızalardan silinmiştir.

Dil öğrenmek üzerine -1 | Esra Kaya 2

Ortaokulda İngilizce ve Arapça girdi hayatıma. Ama dilleri, iletişim aracı
değil de karne notları için bir kaldıraca döndüren eğitim sistemimiz sayesinde
onlarla ilgim, aşinalıktan öteye geçemedi. İçinde bulunduğum şartlarda bu dilleri
konuşamayacağımı anladığım için iki dilde de tek hedefim sadece okuduğumu
anlamak oldu, belki de kolayıma gelen bir tercihti bu.
Sonra yepyeni bir dille buluştum. Daha doğrusu dünyaya açılan yeni bir
pencerem oldu: Almanca. Mark Twain’in Almancanın öğrenilemezliği üzerine

yazdığı ironik yazıyı da hatırlayınca gözüm korktu başlangıçta. Ama bu deneyim
diğerlerinden farklı olacaktı. Çünkü bizzat içinde yaşayarak dil öğrenme şansımız
vardı.
Dil öğrenme serüveninde kendimce sorularım ve yine kendimce cevaplarım
oldu. Mesela nereden başlamalıydım?
Sınava öğrenci hazırlarken öğrencilere verdiğimiz en önemli nasihat geldi
aklıma:
– Bildiğin ve yapabildiğin konuları tekrar edip durma. Zayıf yönlerinin
üzerine git!
Biraz düşününce zayıf yönümü bulmam zor olmadı: Dinlemek…
Bir diğer nasihatçim ise çocuklardı bizzat. Bilindiği üzere dil öğrenmenin
yetenekli ustalarıdır onlar. Belki beynim onlarınki gibi, her bilgiyi hemencecik
içine çekiveren bir sünger değildi.

Ama gözlemlerime göre çocukların
öğrenmelerini kolaylaştıran ve benim de uygulayabileceğim temel bir prensip
vardı: Dinlemek… Çokça duyulan ifadeler, önce bir blok halinde yerleşiyor beyne.
Ardından gerekçesi öğrenilirse harika bir vukufiyet oluşuyor dile karşı.
Akabinde sordum kendime: İletişim dilden mi yoksa kulaktan mı başlıyor?
Dilden başlar ama kulak olmazsa hemencecik kesilir orada.

Muhatabımız, bize yolsorarken ona havanın güzelliğinden bahsettiğimizi düşünsenize… Peki, aynı dilden
konuştuğum insanlarla bile iyi dinlememeye dayalı iletişim problemi yaşarken
bilmediğim bir dilde neler yaşarım kim bilir?
O gün karar verdim. Kulağımı iyice dolduracaktım. Dil öğrenmek, tarih
öğrenmek gibi değildi. Bisiklet sürmek ya da araba kullanmak gibiydi. Yani
öğrenmenin yanında edinilmeliydi. Beynimin yeni dili kullanmaya ikna olması
gerekiyordu. Bunun anahtarı da maruz kalmaktan geçiyordu.

O gün bugündür Almanca dinlemeden geçirdiğim bir gün yok diyebilirim.
A1-A2 seviyelerinde kurs kitaplarının CD’lerini sayısız kere dinlemişimdir. B1’de
Youtube’daki belirli kanalları takip ettim. Sonra yazılı metinleri olan dinleme
kaynakları aramaya başladım. Bu şekilde hazırlanmış kitaplar ve telefon
uygulamaları buldum. Metni okumadan önce bir kez dinliyor, ikinci aşamada
metni anlamaya çalısıyor, ardından bir yandan metin okurken dinlemeyi de eş
zamanlı yapıyor, en son metne bakmadan bir daha dinliyordum. Başta zorlasa da
sonradan kulağım, kelimeleri belirgin bir şekilde çekip almaya başladı. Bu konuda
aldığım mesafenin en önemli kanıtı, telefon konuşmalarıydı. Çünkü yüz yüze

iletişimi, beden dili yardımıyla halledebiliyorsunuz. Ama telefonda tek gerçeğiniz,
duyduğunuz sesler…
B2’nin sonunda belirli bir kelime hazinesine ulaşınca artık televizyon
izleyebilir hale geliyoruz. Yalnız dublajlı yapımlardan ziyade öğrendiğiniz dilde
hazırlanmış yapımlar izlenmeli kanaatimce. Çeşitli kanalların telefon
uygulamalarında geriye dönük her tür programı alt yazılı bulabiliyoruz. Tabi ki
olayın püf noktası, sevdiğimiz şeyleri izlemek… O zaman sıkılmadan izlemeye
devam edebiliyoruz.

Bu arada fark ettim ki iflah olmaz bir polisiye tutkunu olarak
alt yazılı izlediğim seriler, sadece dinlememe faydalı olmadı, okuyuşuma da hız
kazandırdı. Çünkü sahne geçmeden alt yazıyı okumaya odaklanınca farkında
olmadan daha hızlı okuyorsunuz.

Dil öğrenme serüvenim elbette devam ediyor. Bazen aklıma geliyor:
“Söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” demiş ya Mevlana. Ama ilk
adımda bunu “Muhatabımın gözünde, onu doğru anladığım kadarım.” şeklinde
değiştirsek hiç fena olmayacak.

Hizmetten | Esra Kaya.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu