Bu Hizmet’in Sahibi Allah’tır

Yazar Hizmetten

‘Gelecekte bu işin tarihini yazanlar, ‘Bu insanların şöyle bir kardeşlikleri vardı’ diyecekler, ‘Şöyle fedakâr insanlardı’ diyecekler, ‘Şöyle büyük insanlardı’ diyecekler. Ama hepsi yanılacaklar. Çünkü, ‘Bu işi Allah yaptı.’… İslâm ve Kur’ân’a hizmet davası, ihsan-ı ilâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş.’

Çoğumuz itibariyle sıradan, düz insanlar olmamıza ve günahlarımızın boyumuzu aşkın olmasına rağmen Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna bakın ki, O (cc), bir zamanlar peygamberle sallallahu aleyhi ve sellem, sahabeyle…Bediüzzaman’la temsil edilen bu davayı bizlerle temsil ettiriyor ve o büyük hizmeti bizlere gördürüyor. İnsan burada Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözünü hatırlamadan edemiyor: 
“Kardeşlerim! Bu İslâm ve Kur’ân’a hizmet davası, ihsan-ı ilâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş…”
Bütün bu ihsanların yanında bir de Sırat-ı Müstakim yolunda şaşırmamamız için önümüze büyük bir alim koymuş. İnsanların barış içinde, sevgi ve hoşgörüyle yaşayacağı hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden, salih zatların tacının varisi, onların son halkası, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat olan Fethullah Gülen Hocaefendi… 
Fakat, Hocaefendi büyüklüğünün tezahürü olarak bu düşünceyi sürekli tadil eder: “Estağfirullah, bin defa estağfirullah. Arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnü zannı olarak kabul edebilirim.” (Favorit Gülen’e Hz. İsa’yı Sordu, 04.04.2009)
Üstad Bediüzzaman gibi Hocaefendi de daima kendisini kuru üzüm çubuğuna benzeterek, o kuru çubuğun, üzümler üzerinde bir hak iddiasının söz konusu olmadığını ifade eder. Yapılan Hizmetlerin kendindeki meziyetlerden olduğunu asla kabul etmez ve bunların kendisinden kaynaklanmadığını en sağıra dahi duyururcasına ilan eder. İslam’a ve Kur’ân’a Hizmet etmenin, ihsan-ı ilahi olduğunu sürekli vurgular.
Hocaefendi’nin bütün bu söylemlerine rağmen yine de Risalelerle iştigal eden bazı kimseler şu fikirleri ileri sürüyorlar: 
‘Bediüzzaman Risale-i Nur’un müellifi ve Nur hizmetinin manevî önderi olduğu halde, şahsını öne çıkarmayıp, kendisine izafe edilen manevî makamları dahi reddeder ve nazarları eserleri ile şahs-ı manevîye çevirirken, Gülen’in etrafında, onun şahsına endeksli bir hareketin oluşması. Bu birlikteliğin Gülen cemaati veya hareketi diye anılması bunun ifadesi.’
Halbuki, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatına ve fikirlerine azıcık göz atsalar aslında bunun farklı olduğunu hemen anlarlar. 

“Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca ‘Demek ki Allah (cc) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor’ diye düşündüm. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. …Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum.” (Küçük Dünyam)
“Bana eğer cemaatin önünde bir rehber gibi bakılması hatta mübalağası bunun, abartılmışı, bir lider gibi bakılması, bir cemaati sevk ve idare etme mevkiinde bir insan gibi bakılması bağışlarsanız bana hakaret gibi geliyor. Çok samimi söylüyorum. Bunları bana böyle saygısızlık yapılmış gibi kabul ediyorum. Ben düz bir insanım ve ondan çok hoşnudum. Hz. Ali mülahazasıyla ‘Kün inde’n-nasi ferden mine’n-nas / insanlar nezdinde insanlardan bir insan ol.’ Hatta şimdilerde Rabbimle baş başa kaldığımda dileklerimde münacatlarımda bunlar bana çok fazla. Emaneti al ve bu ağır hacaletli yükten kurtar dediğim çoktur herhalde.” (Kanal D’de Yalçın Doğan’la Mülâkat, 16.04.1997)
“Genel manada öncü, lider deyince çok farklı şeyler anlaşılıyor. Yedi dünya bilsin ki o manada bir öncülükten ben, fersah fersah uzak bulunuyorum.” (Ateş Böceklerinin Yanıp Sönen Işıklarına Aldanmayız, Zaman röportaj, 13.08.1995)
“Daha öncede defaatle söylediğim gibi; ‘Fethullahçı’ şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. ‘-cı’, ‘-cu’ türü sözlerden hiç hoşlanmıyorum. ‘Cemaat lideri’ gibi yakıştırmalardan küfür işitmiş gibi rahatsız oluyorum” (Kırık Testi, 29.10.2002)
“Şu hasta halimde bile, hâla hakkımda cemaat lideri, tarikat şeyhi gibi yakıştırmalarda bulunanlar var. Bu sözler bana çok ağır gibi geliyor. ‘Fethullahçı’ şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. Aslında ‘cı’, ‘cu’dan eskiden beri hiç hoşlanmam; bu ifadeleri toplumu bölücü unsurlar olarak kabul ederim. Ben kendime hiç ‘lider’ demedim. Böyle denmemesi mevzuunda da direniyorum. Çünkü, ben düşüncelerimi otuz sene kürsülerde ifade ettim; aynı duyguyu, düşünceyi paylaşan insanlar alâka gösterdiler, saygı duydular; ben de bunu milletime hizmet için bir kredi gibi kullandım. Şahsım hakkında hüsnü zan edenleri hayırlı bildiğim işlere yönlendirmeye çalıştım. Meselâ dedim ki, ‘Üniversite hazırlık kursları açın, okullar açın.’ Bu insanlar bana karşı saygılarının ifadesi olarak sözlerime kıymet verdiler. Gördüm ki, benim ‘okul’ dediğim gibi bir sürü insan da ‘okul’ diyor. Ve böylece binlerce insan millete hizmet yolunda belli bir çizgide buluştu.
Şu meselenin üzerinde ısrarla durdum: Allah (cc) hepimizi bir şekilde istihdam ediyor. Eğer bazı şahısları parlak görerek yapılıp edilenleri onlara nisbet ederseniz şirke girmiş (Allah’a ortak koşmuş) olursunuz. Alvar İmamı’nın çok tekrar ettiği bir sözü vardı; Azerî bir edayla, ‘Herkes yahşî men yaman, herkes buğday men saman.’ derdi. Ben biraz o mülahazaya bağlı olarak bugün de aynı şeyi söylüyorum. Halkın şahsıma karşı teveccühünü, bir imtihan olarak değerlendiriyorum. Belki onlar yanılıyorlardır, belki içtihat hatası yapıyorlardır. Onlar bu mevzuda günaha girmezler; fakat ben bu hüsnü teveccühün verdiği makamlara dilbeste (aşık) olursam kendimi helâk etmiş olurum.
İyice bilinmesini isterim ki; öncülükten, liderlikten, şeyhlikten fersah fersah uzak bulunuyorum. Ben sadece düz bir Müslümanım. Herhangi bir tarikatla alâkam olsaydı onu da söylerdim; ama öyle bir alâkam da yok. Tarikatın kendine has disiplini, erkânı, seyr u sülûku vardır. Fert, evvelâ bir şeyhe bağlanır; rüşdünü ispat, kendisini ifade edebilirse, ona pâye verilir; ders verme imkânı sağlanır. Mevsimi gelince o da başkalarına ders vermeye başlar. Ve şeyhlik-müritlik bir silsile halinde Efendimiz’e (sas) kadar götürülüp dayandırılır. Benim takip ettiğim böyle bir silsilem; Kitap’ta, Sünnet’te olan ibadet ü tâat, evrâd ü ezkâr ve tesbihâtın dışında tarikatlarda olan şekliyle özel bir virdim ya da dersim, tarikatla alâkalı bir yanım yoktur.
Ayrıca, bir insanın milleti, ülke ve ülküsü adına bir şey yapması için herhangi bir pâyeye sahip olmasına da gerek yoktur. Ben bir vatandaşım. Milletim için yaptığım her şeyi bir vatandaş olarak yaptım. Vatandaşlığın üstünde de daha büyük bir pâye bilmiyorum. Meclisi, mülkiyeyi, adliyeyi oluşturan da vatandaştır. Ben de uzun zaman devletime, milletime severek hizmet ettim. İşte, bu arz etmeye çalıştıklarım gözardı edilerek, yapılan bu kadar hayırlı işin tek bir insana verilmesi çok ağırıma gidiyor. …Dünyanın dört bir yanına dağılmış bu civanmert Türklerin yaptığı fedakârlıkların benim gibi hasta ve zayıf bir insana verilmesi çok yanlış bir düşünce; aynı zamanda, bu fedakârlığı yapan insanların haklarına da tecavüzdür… Bende bir fazilet aranacaksa o; kendim hakkını veremesem de şu necip millete hizmet edenleri hayatım boyunca hep alkışlamış olmamdır. Onlar arasında, insanlardan bir insan olarak vazife yapmaya talip oldum.” (Gönüllüler Hareketi, Kırık Testi, 13.05.2002)
“Hemen her davranışımda şirke girdiğim korku ve endişesini yaşadığımı Allah bilir… Biraz önce namazda aklıma geldi; sen beni de affeder misin Allah’ım! dedim… Sonra kendi kendime ‘haydi be oradan, Allah senin gibi ıvır-zıvır insanları affeder mi’ dedim… Rabbim… şahid bu duygularıma…” (Zaman, 14.04.2012)
“Ben kendimi gırtlağıma kadar kusur içinde görüyorum. Çok korkuyorum; bazen yüreğim ağzıma geliyor, inanın, pek çok gece uykum kaçıyor, uyuyamıyorum; ‘Eğer olmam lazım geldiği gibi olamamışsam Rabbimin huzuruna nasıl çıkarım, ötede ne olur benim hâlim?’ diyorum. Fakat, her şeye rağmen, hiç ye’se düştüğümü hatırlamıyorum. Allah bizim Mevlâmızken ye’se nasıl düşerim ki? Sonunda meseleyi getirip yine ‘inne Rahmetî sebakat alâ gadabî’ hakikatine bağlayarak, O’nun rahmetinin daima gazabının önünde olduğunu düşünerek nefes alıyorum; ‘O’nun rahmeti her şeyden daha geniştir, benim gibileri bile affeder.’ diyorum.” (Allah’ım, Bizi Kendimize Getir!, Kırık Testi, 19.09.2004)

Yüksek İnsani Değerler Etrafında Toplanmış İnsanlar Hareketi
Siyaset bilimi profesörü Louis Cantori, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiği sırada, “Gülen hareketi” deyimini kullanınca Hocaefendi hemen şu itirazı yapmıştı:
“Bu hareketin benim ismimle anılmasına razı değilim. Ortada bir dert var. Gülen hareketi diye bir şey yok. Bu dertten mustarip olanların bir araya geldikleri bir dava var. İlla bu harekete bir isim koymak istiyorsanız şöyle diyebilirsiniz: Yüksek insani değerler etrafında toplanmış insanlar hareketi. Bu hareketin üç temel karakteristiği vardır.Birincisi, bu harekete destek veren insanlar maddi ve manevi hiçbir şey talep etmezler. 
İkincisi, insan merkezli bir harekettir ve felsefesini İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in (sav) bir Yahudi’nin cenazesi geçerken ‘O da bir insan’ diyerek cenaze karşısında ayağa kalkmasından alır. 
Üçüncüsü, bu harekete gönül verenler, üzerlerine aldıkları görevi yarıda bırakmaz ve sonuna kadar yerine getirirler.”
Hocaefendi, henüz yurtdışında tek bir Türk kolejinin bile açılmadığı 1980’li yılların sonunda dahi şöyle diyordu:
“Gelecekte bu işin tarihini yazanlar, ‘Bu insanların şöyle bir kardeşlikleri vardı’ diyecekler, ‘Şöyle fedakâr insanlardı’ diyecekler, ‘Şöyle büyük insanlardı’ diyecekler. Ama hepsi yanılacaklar. Demeyecekler ki, ‘Bu işi Allah yaptı.’
Bunu bazı kimselerin deha ve ferasetlerinde arayacaklardır. Daha şimdiden avazım çıktığı kadar haykırarak ilan ediyorum ki, çok büyük bir yanlışlık içinde olacaklardır. Şayet gelecekte bu devrin tarihini yazacak olanlar işin gerçek yüzünü bilseler, bu çağa Allah’ın lütuflarının sağanak sağanak yağdığı çağ diyeceklerdir.”
Hocaefendi’ye göre, bütün olumsuz şartlara rağmen hala Hizmetler devam ediyorsa bu ancak Allah’ın kudretiyle mümkündür. O öyle bir kudrettir ki, onun dilemesiyle bir karınca filin hortumunu koparacak güce erişir. O yüzden hiç inkisara düşmemek lazım!.. Bu işin sahibi Allah’tır. 
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Ben Ramiz oğlu Fethullah’ım, o kadar… İnsanlardan bir insanım ve düz bir yerde duruyorum.” (Zaman, 14.10.2010) diyerek hayatın her lahzasından hesaba çekileceğine inanan bir mümin olarak; bildiğini söylememek veya güzel bir işe teşvik imkanı varken bunu yapmamak ötede hesaba sebep olur endişesiyle elinden geldiğince, konuşmasıyla yazmasıyla, sözlü yazılı ve fiilî bütün eserleriyle dine ve insana hizmet yolunda gayret ediyor ve himmetini ortaya koyuyor. “Ben, dinini elinden geldiğince yaşamaya çalışan, yaşayabilen değil, yaşamaya çalışan bir insanım.” (Le Monde’da Nicole Pope’la röportaj, 28.04.1998) diyor. 
“Şu kısacık ömrümüzde, şahsımızın bilinmesi, iyi olarak tanınması ve böylece bize hürmet edilmesi şeklinde gayeler taşımak ya da dünya nimetlerinden istifade etme türünden bazı sevdalar ardına düşmek Rabb’e karşı çok büyük bir ayıptır. O’nu anlatmak ve dinimizin i’lâsına çalışmak gibi bir kulluk vazifemiz varken dünyevî başka hedefler edinmek Allah’a karşı vefasızlıktır. Kendi adıma da, makam-mansıp sevdasına kapılmaktan, iyi olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabb’ime, Efendim’e ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum… Dinime ve milletime hizmet duygusu bütün bütün ufkumu kaplıyor.. bunun dışında başka hiçbir şey düşünmüyorum. Hatta düşünmemin, istememin haram olduğunu zannediyorum. Bugünkü gibi, hayatımın her gününü sıkıntı, acı ve ızdırap yudumlayarak; her biri kalbimi durduracak büyüklükte üç-dört defa şok yaşayarak; bir ilacın tesiri bitmeden bir diğerini almak zorunda kalarak geçirsem de, ben dünyevî lezzetleri, hatta cenneti değil, her şeye rağmen dinime ve milletime hizmeti tercih ederim. Uzun yaşamak değil benim muradım. Her geceyi ‘Bu gece son gecemdir.’ diye bekliyorum. Ama dünyaya bir ‘hizmet diyarı’ olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum.” (Kırık Testi, 03.06.2002)
“Ben ülkeme, vatanıma, milletime, din ve diyanetime, kültürüme hizmet edemeyeceksem yaşamayı abes sayıyorum. ‘Bu gayeler uğrunda yaşıyorsam yaşamamın bir manâsı var, yoksa Yâ Rab abes yaşamaktan, bu dünyada boşuna yer işgal etmekten sana sığınırım!’ diye her gün dua dua yalvarıyorum Rabbime.” (Kırık Testi, 06.01.2004)
“Ben bir fert olarak imana ve Kur’an’a hizmet yönüyle Allah’a hamd ederim ki, Cenab-ı Hak önemli vazifelerle şereflendirdi. Ben mahiyetim ve maddem itibariyle hiç ender hiçim. Fakat bu hiçlikte Allah farklı varlık cilvesi lütfetti. Allah bazen mücrim bir kuluna da değişik lütuflarda bulunabilir. Nitekim öyle yaptı ve nadide bir cemaatle beni hemhal kıldı. Ben bu yönden kendimi dünyanın en bahtiyar insanlarından sayar ve ‘Allah, zavallı bir insanı tuttu, nezahetle yaşayan, hizmet etmeye namzet insanların yanına getirip koydu.’ derim. Madde ve mahiyetim itibariyle Rabbimin nazarında kirli bir damla sudan ibaretim. (Bkz.Târık, 86/6) Buna rağmen halk şayet beni büyük sayıyor ve tebcilde bulunuyorsa, bu hususta yanılmış olabilirler. Ama kendi zaviyemden ve bakışım açısından ben hep böyle düşünürüm. Halk, düşüncesinde ve verdiği hükümlerde yanılmış olabilir. Bu noktada da çok korkarım ve korkmam da lazım, sonra da Efendimiz’in dediği gibi, ‘Rabbim beni halkın nazarında büyük, Senin nazarında küçük eyleme’ derim. Halk, bir insanı büyük görebilir. Ancak ben, nezd-i ulûhiyetinde boyum ne kadar ise o kadar ve onun da altında görünmek isterim. Bugün el üstünde tutulan fakat yarın ayaklar altında bir merkub bile olamayacak hale düşmektense, ‘Doğrusu onlar hayvanlar, davarlar gibidirler, hatta onlar yolca yöntemce daha da sapıktırlar.’ (Furkan, 25/44) sırrıyla mahkeme-i kübrada o duruma düşmektense, burada kat kat hatalarımın cezasını çekmek veya Senin namütenahi affına sığınmak isterim. Vahşi’yi bağışlayan, onu sahabi olmak şerefiyle serfiraz kılan o engin rahmetine iltica ederek ve Sana sığınarak, ‘Sen dilersen merkepten de insan yaparsın ama dilersen insanı da merkep kılarsın.’ derim… Samimi olduğumu söyleyemem. Bütün bütün samimiyetsizim de diyemem. Bunlardan biri fahir olur, diğeri de nankörlük. Beceriksizliğimi ve kusurlarımı Rabbim şimdiye kadar setrettiği, beni olduğum gibi size göstermediği için ben de size şerh etmek istemem. Burada ‘Ya Settâr’ deyip yürürüm. Öbür âlemde de ‘Ya Settâr’ deyip aman dilerim. O da belki gafletlerimi örter de beni bağışlar. Bu sözlerimde samimiyim ve ben kendime böyle bakıyorum.” (Sen’den Gayrısına Secde Etmedik, Zaman, 26.11.2010)
“Geriye dönüp baktığımda, çok değişik varyantlarda Rabbimin inayetini görüyorum. Rabbim düşürmemiş, düşmem sürüklenmem bir an meselesiymiş, ama muhafaza buyurmuş. Şimdilerde eğer tam mânâsıyla Müslümanlığı duymamışsam, şimdiye kadar sonsuz lütuflarda bulunan Rabbimin rahmetinden bekliyorum ki, bundan sonra olsun, Müslümanlık gerçeğini, bana tam olarak duyursun. Beni tam bir iman insanı, tam bir irfan insanı yapsın. Evvela onu ve ondan ötürü, bütün mahlukatı seveyim. İnsandan karıncaya kadar herkese bağrımı açayım. Bir yönüyle gelecekte beklenen de budur. Bu istek ve beklentilerime, engin rahmet sahibi Rabbim’in cevap vereceğine inanıyorum. Sizlerle (kendisine kalbi, ruhi ve zihni anlamda yakınlık duyanları kastediyor Hocaefendi) olmak da, benim için ayrı bir mazhariyettir. Kuvve-i maneviyemi takviye eder, irademe fer olur. Yapacağım ruhi, kalbi, fikri, zihni hatalarıma karşı sütre teşkil edersiniz. Ve ben de çok fazla ciddi geriye dönemeyeceğim şekilde, gaflara sürüklenmeden, tam istikamet denmese bile, istikamete yakın zikzaklar çizerek, hiç olmazsa varlığımı sürdürürüm. Allah inayetini üzerimden eksik etmesin…” (İnancımız Henüz Resmedilemedi, Zaman röportaj, 19.08.1995)
Ne olursa olsun, sessiz kalmayıp yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı çıkmasını ise şöyle ifade ediyor Hocaefendi:
“Bir mü’min sadece kendisini alâkadar eden meselelerde elden geldiğince mülayim, şefkatli ve affedici olmalı; kötülükler karşısında her zaman sabırlı davranmayı, tahammül göstermeyi ve bağışlayıcı olmayı esas edinmelidir. Fakat bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı manevî ve heyet-i İslamiye söz konusudur. Her Müslümanın tavır ve davranışının şahs-ı manevîye ve İslam’a mal edilmesi mevzubahistir. Şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir. Tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün müslümanları zan altında bırakmaktadır. Bu itibarla da, bir mü’min diğer inananları mahcup edebilecek hadiseler karşısında sessiz kalamaz; kendi haklarıyla beraber Allah hakkının ve toplum hukukunun da bahis mevzuu olduğu meseleleri sineye çekemez; tavzih, tashih ve tekzib adına ne gerekiyorsa yapmak mecburiyetindedir… İnsan, şahsı adına elden geldiğince hazm-ı nefsi esas almalıdır; fakat beraber anıldığı insanların ve toplumun hakları söz konusuysa, o zaman daha temkinli ve hassas davranmalı, ihkak-ı hak peşinde olmalıdır. …Dünyanın dört bir yanında hizmet eden insanların iffeti, ismeti, itibarı, halkın onlara olan teveccühü ve bütün bunların inkıtaa uğramaması çok önemlidir. Artık her birimizin hukuku, bir hukuk-u âmme haline gelmiştir. Bundan dolayı, sürekli yaptığım dualardan biri şu şekildedir: “Allah Teâlâ benimle arkadaşlarımı, arkadaşlarımla da beni mahcup etmesin!..” (Ne Kibir Ne de Zillet, Mahviyet ve İzzet, Bamteli, 27.06.2011)
Hizmet gönüllülerinin, sair zamanlarda ve özellikle de bu ağır süreçte Hizmet’i ve Hocaefendi’yi savunmaları; kendilerinin istifade ettiği bu kaynaktan herkes istifade etsin arzusuyla aşkın bir iştiyakla Hocaefendi’yi ve eserlerini herkese duyurma çabası içinde olmaları Hocaefendi’nin putlaştırıldığı gibi bir anlama gelmiyor. Bu, bir insanı savunmak değil, bunun çok ötesinde asıl onun hizmetlerini yani Nam-ı Celil-i Muhammedî’yi dünyanın her yerine ulaştırma gayesini ve bu Hizmetleri savunmayı gütmektedir. 


Ve Hocaefendi çok açık olarak noktayı koyuyor:
“Birileri tarafından ifade edilen ve bana küfür etme kadar ağır gelen bir tabirle ‘Fethullah Gülen Cemaati’ diye isimlendirilen topluluk, bu millete ve insanlığa hizmet düşünce ve metotlarını gönüllü olarak kabullenen insanların meydana getirdiği bir gönüllüler hareketidir. Benim bu yapı içinde yerim ise başkaları ne derse desin sıradan bir ferd olma çaba ve gayretinden ibarettir. Biliyorum, bazıları bunu mübalağalı bir ifade olarak algılayacak, kim bilir çokları bıyık altından gülecek ama her şeye nigehban olan Rabbim biliyor ki bütün amacım bu milletin bugünü ve yarınları adına akıllara durgunluk veren fedakarlıklara katlanan insanların içinde sıradan bir ferd olabilmek ve bu hal üzere ölmektir.” (Kırık Testi, 11.05.2003)

Kaynak:Fikret Kaplan-Shaber

Diğer Yazılar

“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”

 

M.Fethullah Gülen

Bu Sesi Herkes Duysun Diyorsanız

Destek Olun, Hizmet Olsun!

PATREON üzerinden sitemize bağışta bulanabilirsiniz.

© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır  |  @hizmetten.com 

Hizmet'e Dair Ne Varsa...