Yazarlar

Bu Hizmet’in bir sahibi var, Sen kendini kurtarmaya bak | Prof. Dr. Osman Şahin

ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN 3
 
 “Sen Hizmetine Bak, Sonucu Sahibine Bırak!”  başlıklı Kırık Testi’de “Ya onları uyardığımız birtakım belaların bir kısmını sana gösterir, ya da bundan önce senin ruhunu teslim alırız, senin açından bir farkı yok. Zira senin görevin sadece tebliğ etmektir, hesap görmek ise Bize aittir.” (Ra’d sûresi, 13/40) âyetinin mü’minlere verdiği mesajlar ele alınmaktadır. Burada Allah’ın (celle celâluhu) va’d ettiği güzelliklerin tamamını O’na göstermeden de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzur-u Kibriya’ya alınabileceği ifade edilmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi bu ayetin asıl muhatabının Allah Rasulü’nden ziyade bizler olduğunu ifade etmektedirler:
“Biraz daha açarak şunları da ilâve edebiliriz: Sen, bu tür hesapların üzerinde çok durma. Şöyle yaparsam şunlar meydana gelir, şunu yapınca sonrasında bu olur vs. deme. Kendini bu türlü hesaplarla meşgul etme. Sen kendini sorumlu olduğun vazifenin hesabına sal ve konumunun hakkını ver. İçinde bulunduğun şartlar itibarıyla nelerin realize edileceğine odaklan ve bunları gerçekleştirmeye çalış. Sen ruhunun ufkuna yürüdükten sonra ekstradan ne lütuflar ne sürprizler olacak! Sen gittikten sonra arkadan kaç tane devlet kurulacak, kaç tane bâtıl düzen hâk ile yeksan olacak. Fakat bütün bunların hesabını Sen yapmamalısın. Bunlar Allah’ın defterinde yazılı olan hususlar. Sen kendi defterinin hesabını tut.”
Bediüzzaman Hazretleri, talebelerinden bir tanesi kendisine hizmet-i imaniye ve kur’aniye’nin geleceği ile ilgili endişelerini izhar edince ona “Hizmetin geleceği hususu Allah’ a (celle celaluhu) ait bir meseledir. Sen asıl kendini kurtarmaya bak” şeklinde cevap vermişlerdir. Hocaefendi de benzer şekilde mealen “Siz asıl kendinizi kurtarmaya bakın, hizmetin geleceği hesaplarıyla uğraşmayın” demektedirler.
Hizmet insanları hizmet etmekten sorumludurlar. Asıl olan budur. Neticeleri halk edip etmemenin Allah’ın (celle celâluhu) takdirinde olduğunu unutarak, neticelere göre davranışlarını belirlememelidirler. Sonuç itibarıyla başarılı da olabilirsiniz, başarısız da.  Galibiyeti, mağlubiyeti, başarıyı ya da başarısızlığı takdir eden Allah’tır (celle celâluhu). Bu hakikatin farkında olmayanlar arzu ettikleri neticeleri göremeyince, gittikleri yolu, davalarını ve arkadaşlarını sorgulamaya başlarlar ve Allah (celle celâluhu) hakkında yanlış zanlara, düşüncelere girerler.
Üsdat Hazretleri Lem’a’larda, insanların çok karıştırdıkları beş meseleden bir tanesi olarak bu konuyu ele almaktadırlar: “Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın, Cenâb-ı Hak seni galip edecek.”  O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmam; muzaffer etmek veya mağlûp etmek O’nun vazifesidir.” İşte o zât, bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, hârika bir sûrette çok defa muzaffer olmuştur.
Evet, insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef’âllerinde, Cenâb-ı Hakk’a âit netâici düşünmemek gerektir. Meselâ, kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyâdeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zayıfların kuvve-i mâneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Hâlbuki, Üstad-ı Mutlak, Muktedâ-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), “Peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir.”(24/54) olan ferman-ı ilâhîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder.” (28/56) sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidâyet vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.”
Üsdat Hazretleri, insanlar hakkında kullandığı birinci “vazife” kelimesini gerçek anlamıyla kullanırken, Allah (celle celaluhu) hakkında kullanılan ikinci “vazife” kelimesi gerçek anlamıyla kullanılmamaktadır. Böyle kullanıma edebiyatta “müşakele denmektedir. Haşa, vazifeden kastedilen, Allah’In (celle celaluhu) yapmaya zorunlu olduğu bir şey anlamında değil, şe’ni rububiyeti neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmesi demektir.
Aslında, ortaya çıkan sonuçları hazmedemeyenler, arzulanan neticelere erişilemeyince aşk ve şevkleri kırılanlar, yol arkadaşlarına atf-ı cürümlerde bulunarak davaya küsenler sadece sebepleri yerine getirmekle, yani dua, talep ve talepte ısrarda bulunmakla sorumlu olduklarını unutup, ancak Allah’ın (celle celâluhu) nihayetsiz kudreti, ilmi, iradesi ve hikmetiyle meydana gelebilecek, yaratılabilecek şeyleri (neticeleri) insanlardan veya sebeplerden bilmek gibi büyük bir hataya düşmektedirler. 
Hocafendi  aynı yazıda  bu konuyla alakalı şu sonuçlara ulaşmaktadırlar: “Günümüzde iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmışlar açısından bu düşünce çok önemlidir. Onlara düşen vazife, ruhlarının ilhamlarını muhtaç sinelere boşaltmaktan, kendi değerlerini dünyanın dört bir yanına duyurmaktan ve seslerini herkese ulaştırmaya çalışmaktan ibarettir. Bu meselenin hesabına ve neticesine gelince yani ne, ne zaman, nasıl olacak, işin bu kısmı Allah’a aittir. Bize düşen, bunları düşünmemektir. “Sen tohum at git, kim tımar ederse etsin, kim hasat ederse etsin, kim ambara doldurursa doldursun.” düsturu, mesleğimizin önemli bir esasıdır.  Hatta elden geliyorsa, tohum attıktan sonra hatırlanmayacak şekilde gitmelidir. Kendini unutturmalıdır. İz süren kimseler dahi ona ulaşamamalıdır…
Eğer insan bu duygu ve düşünceleri içselleştirebilirse, sadece vazife şuuruyla yaşar; bulunduğu konumu rantabl olarak nasıl değerlendirebileceğini düşünür. Bulunduğu yer ve konum ne tür işler, hizmetler yapmaya müsait ise onlarla meşgul olur. Elinden geldiğince sahip olduğu imkânları değerlendirmeye çalışır. Önüne çıkan hiçbir fırsatı kaçırmaz. Yaptığı bütün bu hizmetler karşılığında da herhangi bir beklentiye girmez. Miadı dolunca kendisine düşen vazifeyi yapmış olmanın rahatlığı içerisinde arkasına bile bakmadan çeker gider.
Hizmet fertleri bu düşünce ile hareket ederlerse, kendilerinin vazifeleri olmayan işlerle uğraşarak enerjilerini, aşklarını ve şevklerini boş yere tüketmemiş olurlar. Böyle olunca da, bulundukları yerleri ve konumları hizmetler adına değerlendirerek en verimli bir şekilde kullanmış olurlar. Bu mantalite ile hareket ettikleri için, en büyük manevi afetlerden biri olan, birtakım beklentilere girme hastalığından da kurtulmuş olurlar.
 
Allah dostlarının hayatlarını okuduğumuzda, vefatlarından sonra bilinmemeleri ve unutulmaları hususunda çok büyük bir arzu ve istek içerisinde oldukları görülmektedir. Üstad hazretleri de, bir iki talebesi dışında kabrinin bilinmemesini vasiyet etmişlerdir. 
Hocafendi  aynı makalesinde bu davranışlardan alınması gereken dersi şöyle ifade etmektedirler: “Allah bildikten sonra insanların bilip bilmemesinin ne önemi var ki! İşte kendilerini hizmete adamış hasbîlerin sahip olmaları gereken düşünce budur! Onlar göz doldurucu ve imrendirici hizmetler yapmalı fakat hayatlarını bir meçhul gibi sürdürmeli, sonrasında da meçhuller ordusuna karışmalı; kendilerini bir bilinmezlik çağlayanına salmalı, neticesinde de bilinmez bir deryaya akarak kaybolup gitmelidirler.”
MERKEZDE ŞAHISLAR DEĞİL, KURAN VE SÜNNET OLMALIDIR
Konumuza ışık tutan, Hocaefendi ile bir haham arasında geçen, tarih boyunca Türkiye ve Osmanlı’nın Yahudilere yaptıkları iyiliklerin konuşulduğu bir anekdot, mealen şu şekilde aktarılmaktadır;
Haham – “Teşekkür etmek istiyorum. İkinci dünya savaşında Holokost’u bizzat yaşadım. Dedem ve ninemi orada kaybettik. Mecburen Amerika’ya kaçtık. Siz o dönemde Polonya ve Avusturya’dan Yahudileri kabul etmiştiniz. O yüzden teşekkür etmek istiyorum.”
Hocaefendi – “Bu aslında ilk değil. 1492’de Kral Ferdinand Yahudilere zulmetmeye başlayınca İkinci Bayezid gemi ile Yahudileri aldırmıştı. Tekrar olsa tekrar alırız. Çünkü biz önce insan sonra Müslümanız.”
Haham- “Birkaç kitabınız okudum, Türkiye’ye gittiğimde bazı kurumlarınızı ziyaret ettim. Siz Hz. İbrahim gibi bir mıknatıs görevi yapıyorsunuz. Lütfen sağlığınıza çok dikkat edin.”
Hocaefendi- “Estağfirilullah.”
Haham- “Öyle demeyin. Mıknatıs kendini inkâr ederse vazifesini yapamaz.”
Hocaefendi- “Benim inancıma göre mıknatıs şahıs veya şahıslar değildir, mıknatıs Kur’an ve Sünettir.
İnşaallah konuya sonraki yazıda devam edelim.
Kaynak:Prof.Dr.Osman Şahin | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu