Yazarlar

Biz darbenin neresindeydik? | İsmet Macit

“Sen küçüksün ölemezsin
Kefen bile giyemezsin
Kara toprak aldı seni
İstesen de dönemezsin”
Anonim
Yüreklerin denizlerde boğulduğu haberlerden biri daha…
Gülfem Yeni, nesebi gayr-ı sahih bir darbe bahanesiyle işinden, eşinden, yavrularından mahrum bırakılan binlerce mağdurdan bir tanesi.
Kurdukları menfaat şebekesi çökmesin diye ülkenin masum evlatlarının huzuruna bir kabus gibi çöken çetenin zulmünden kaçmak için 28 Temmuz 2018’de eşi Gökhan Yeni ve çocukları sekiz aylık Nurbanu ile iki buçuk yaşındaki Burhan’ı alarak, Ayvalık’tan Midilli Adası’na geçmek üzere bir bota bindiler. Bindikleri bot alabora olunca Gülfem Hanım eşini ve yavrularını kaybetti. Kendisi yüzme bilmediği halde boğulmadı ve yanlarına gelen bir yat tarafından kurtarıldı. Daha sonra gelen sahil güvenlik ekipleri tarafından hemen gözaltına alındı. Gözaltı sürecinde polislerin “katilsin sen, çocuklarını sen öldürdün” ithamlarına maruz kaldı.
Cenazelerin kaldırılma süreci ayrı bir skandaldı. Bursa Belediyesi, Yeni ailesine Hizmet Hareketi’nden oldukları için cenaze aracı tahsis etmedi. Olay meclise taşınıp sosyal medyada çok tepki çekince Bursa Belediye Başkanı geri adım atmak zorunda kaldı. Ya- şadıklarından sonra ‘insafa gelen mahkeme’ tarafından adli kontrol ile serbest bırakılan Gülfem Yeni, birkaç ay sonra Emine Bilgiç’e
verdiği röportajda şöyle demişti:
“Darbenin neresindeydik biz? Bize yargısız infaz yapanlar, iş vermeyenler, bizi dışlayanlar, aileleri ile sıcak yuvalarında yaşayanlar şunu unutmasınlar ki bir baba, ailesine bakmak, yaşatmak için her şeyi göze alır. Bize de bu ülkede tek yol bırakıldı, o da kaçmaktı. Kendi ülkemizde ailecek yaşamak bize çok görüldü. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın. Ve bugün… Yarım kalan ikinci üniversiteme tekrar başladım. Şükür ki aileler beni her konuda destekliyorlar. Bir gün olur da üstümüzdeki ‘terörist’ damgası kalkarsa, tekrar çalışıp insanlara faydalı olmak isterim. Geleceğe dair maddi hiçbir beklentim yok. Umutlarım hep, ülke olarak huzurlu günler görmek üzerine kurulu…”
Refik Halid Karay’ın Gurbet Hikayeleri’nde anlattığı “Gözyaşı” başlıklı öykü Türkiye’deki zulümden kaçarken Ege Denizi’nde tüm yakınlarını kaybeden Gülfem Yeni’nin destansı hüznüne ne kadar da benziyordu. Bu müthiş benzerliği de düşünerek Balkan Harbi yıllarını bize aktaran bu hikâyeyi bir kere daha okuyalım:
Yeni tuttuğu hizmetçi kadına sordu:
– Dilin Anadoluluya benzemiyor. Rumelili misin sen?
– Serfliçe köylerindendim. Alnımın yazısı imiş, buralara düştüm, dedi kadın.
Gözleri eski şekerlenmiş şuruplar kadar donuk ve fersiz. Dibe çökmüş bir gam tortusu. Biraz inceleyince canı sıkıldı. Akşam akşam keyfini kaçırmasından korktu. İçinden “bir başkasını bulunca savarım” diye düşündü. Hikayesini dinleyince bunu asla yapamadı.
Balkan Savaşı kopunca, sınıra yakın köyde, bir akşamüstü şu şayia yayılmış: Düşman geliyor! Gelen düşman, sadece can değil, ırz ve din düşmanıdır da. Müslüman erkeği süngüleyecek, kadını kirletecektir. Köy halkı, mal mülk neyi varsa bırakıp kaçmaya karar verir.
Dul Ayşe de hazırdır; bir atın üstündedir. Arkasında beş yaşındaki oğlu, belinden sımsıkı sarılmış, önünde üç yaşındaki kızı bir kuşakla dizlerinden eyere bağlı, kucağında daha bir yaşına basmamış yavrusu uykuda. Tepelerden aralıksız bir yağmur yağıyor, kış başlangıcı yağmuru. Herkes biliyor ki, bu sürerse ovayı su basacak, çaylar kabaracak, köprüler çökecek, yol iz kalmayacaktır. Sırılsık- lam kafile, ıslak gece içinde ilerliyor. Öndeki ümit Türk ordusuna yetişmek, arkadaki korku düşman ordularına çiğnenmemek.
Ayşe, beline dolanan ufak kolların ara sıra gevşediğini duyuyor:
– Uyuma Ali, diyor, uyuma! Önündeki baş yer yer dikliğini kaybediyor:
– Uyuma Emine’m, uyuma! diyor. Sonra kucağında kıpırdamalar başlayınca:
– Uyu ciğerim, uyu Osman’ım, diyor. Yaşlı, romatizmalı at, ikide bir sürçüyor, toparlanıyor, sonra çamura gömülüyor, silkinip ilerlemeye çalışıyor. Yağmur dinmiyor, toprak iyice cıvık hâle geliyor. Saplanıp bir yerde kalmaları ya da bir ırmağın akıntısında boğulmaları ihtimali büyüyor.
Atın ve kendisinin kudretsizliğini gören Ayşe, yavrularına sa- rılarak ölmeyi artık fena bulmamaktadır. Asıl dehşetli korkusu, üç canlı yükü ile yaya kalmaktır.
Nihayet bu oluyor. Çöken, yan üstü uzanan mecalsiz attan çabucak iniyorlar. Zira felaket kafilesinden kopmak, Ayşe için bundan da korkunçtur. Geride kaldığını anlayınca, üç çocuğu birden taşımanın mümkün olmadığını görüyor, ikisini kurtarmak için birini feda et- mek lazımdır diye düşünüyor. Hangisini?
Yanında, elinden tutmuş, dizine kadar çamura bata çıka yürüyen Ali’nin minik elini bırakmak istemiyor. Boynuna dolanan mecalsiz elleri çözmeye de cesareti yok. Kucağındaki ıslak, hareketsiz, sessiz bohça ona cansız gibi görünüyor. Soğuktan, sudan, havasızlıktan ölmüştür. Ananın ümidi, yaşamadığını anlayıp kundağı en az çamurlu, en az batak yere bırakıvermek. O kıyamet içinde Osman’a eğiliyor, ses duymamak ümidiyle dinliyor. Ama yavrusunun ılık ılık ağladığını duyuyor, eyvah, diyor.
Bir enkazı andıran kafile bata çıka ilerlemekte, kimi karanlığın içinde çamura gömülmekte, kimi üstüne basılarak ezilmektedir.
Ayşe hâlâ yükünü atamamıştır. Soluk soluğa, buz gibi ter içindedir. Ayaklarını çamurdan çekecek kudreti erimekte, kolları karın- calanmaktadır. O kadar ki, sol kolunun açılıp yükünü kendiliğinden bıraktığını bile anlayamıyor. Şimdi göğsünün üzerinde Ali vardır. Sanki uzun bir hasretten sonra birbirine kavuşmuşlardır.
Bir yandan da yağmur ve çamur içindeki kaçış sürüyor. Böyle birkaç saat mi, birkaç dakika mı koşuyorlar ya da öyle sanıyorlar. Ayşe tükeniyor, arkada bıraktıkları at gibi yere uzanıvereceğini anlıyor, haykırmak, birini imdadına çağırmak istiyor. Yine koşuyor ve aniden bir hafiflik, bir canlılık duyuyor. Neden sonra anlıyor ki, boynundan sarılan zayıf, ufak kollar artık yoktur. Emine de dökülmüştür. “Çık sırtıma, sıkı sarıl sakın gevşeme Ali!” diyor.
Böylece kanının son ateşini yakarak, batıp çıkarak yuvarlanarak, ter ve gözyaşı yüzünü yıkayarak molasız yürüyor Ayşe; Ali’sini kurtarmış olmanın sevinci ile. Öbür felaketlere katlanıp ümitle yürüyor, kafileye yetişiyor, hatta onları geride bırakıyor. Seher vakti ay yıldızlı ıslak bir bayrak çekili küçük kasabaya varıyor. Yükünü bir cephane sandığının üstüne indiriyor.
– Kurtulduk Ali kalk! Kalk Ali! diyor.
Ali kımıldamıyor. Anne, saatlerdir bir ceset taşıdığını anlamıyor, anlamak istemiyor. Ali kalk kurtulduk diyor. Ayşe, gece yağan yağmur gibi dökülen gözyaşları içinde gülümsüyor.
Hizmetçi, donuk, fersiz, kuru gözlerini işaret ederek, “Bey” dedi “O günden beri ağlayamam. İstesem de gözlerimden yaş gel- mez.”
Bugün dünden farklı değil, Hizmet erleri ne destansı ayrılıklar yaşıyor! Keşke acılarımızı unutmasak. Keşke çilekeşlerin vuslatı için dövüne dövüne şu çile günlerinde dualar etsek.
Hizmetten | İsmet Macit

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu