Yazarlar

‘Biraz da Gelecekten Bahset!’ | Fikret Kaplan

Gelecek hiç hız kesmeden her gün geliyor zaten. Geliyor ama… acaba biz bu geleceğe kendi duygu ve düşüncelerimiz adına hazır mıyız? Onun saatlerine, gün ve aylarına ruhumuzun rengini çalabilecek bir kıvamda mıyız? İşte asıl merak etmemiz gereken bu.
Farklı Kültürler Karşısında Nakavt Olmamak İçin…
Bulunduğum yerde bir öğretmen arkadaş sürekli ‘Abi, biraz da gelecekten bahset!’ deyip duruyor.
Gelecek hiç hız kesmeden her gün geliyor zaten. Geliyor ama… acaba biz bu geleceğe kendi duygu ve düşüncelerimiz adına hazır mıyız? Onun saatlerine, gün ve aylarına ruhumuzun rengini çalabilecek bir kıvamda mıyız? İşte asıl merak etmemiz gereken bu.
Üstad Bediüzzaman bu noktada bize muhteşem bir usul öğretir. Hayalen geleceğe gitmek… Hatta Eski Said’in Yeni Said’e inkılap ettiğini söyleyerek başta Haşir Risalesi ve İhtiyarlar Risalesi olmak üzere eserlerinde ölümün ehl-i iman hakkındaki nurani, hayattar ve güzel hakikatlerini nazara verdiği yerde dahi hayalen geleceğe gider.
Üstad, çok samimi bir kalbin en içli sesi ve hasbî bir gönlün muhasebesi olan 12. Nota’da da bu anlayışına dair ipuçları verir.
Ölüm, dilini susturduğunda, diline bedel kitabıyla niyaz etmeyi dileyerek ve kabulünü rahmet-i İlâhiyeden ümit ederek bir yakarış şeklinde yazdığı o bölümde, kalbinin tazarru ve münacatını dile getirdiği aynı anda bize bir üslup da gösterir.
Başkalarının “Bir gün ben de öleceğim, tabuta konacağım, dostlara veda edeceğim” diyerek hayal ettikleri ve düşüne düşüne o an vaki olmuş gibi duymaya çalıştıkları ölümü fikren geleceğe giderek tadar ve bunu “Kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim:
El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!” sözleriyle ifade eder. Çünkü o, “Küllü âtin karîb – Her gelecek yakındır” sırrıyla ölümün geleceğini kendi varlığı kadar gerçek ve yakın olarak görmekte, içinde bulunduğu zamandan sıyrılıp fikren istikbalde yaşayarak kendi ölümünü müşahede etmektedir. O, ölümü hayal ve farz etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kat’i ve yakın bilmekte ve bunu “Kat’î bir yakîn ile anladım ki, bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya yok olmaya mahkumdur, gider ve fânidir ölür. Ve bil müşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur.” şeklinde seslendirerek halihazırdaki durumunu kontrol eder ve geleceğe hazırlıklı olur. Bir insan için en önemli mesele de yaptıklarıyla ettikleriyle hep ölüm anını güzelleştirmesi değil midir?
Victor Hugo da ‘Ya okumaya değer şeyler yazın ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!’ derken yarının bugünden kurulduğunu hatırlatır ve: ‘‘Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?’ diyerek bu hakikate parmak basar.
Bu geleceğin bir yanı…
Diğer yanı ise… Büyüğümüzün ifadesiyle muhteşem bir bahar gelecek… Gelecek ama acaba hep canlı tutmamız gereken ümidimizle ‘süreç ne zaman biter’e değil de ‘bu süreçte olmamız gereken yerde miyiz?’ düşüncesine kilitlenerek yarına çıkan yolları döşeme adına bir gayret ortaya koyuyor muyuz?
Hani, Üstad Bediüzzaman, Kastamonu’da karakolda tutulurken yaşlı bir zat onu ziyarete geliyor defaatle. Ve Üstadı üzgün görünce de her seferinde: ‘Merak etme, Mehdi gelecek, her şeyi düzeltecek!’ diyor.
Bu sözleri birkaç kez duyunca, Üstad da şu veciz ifadelerle:
‘Evet, Mehdi gelecek; ama gelmesi için ona zemin hazırla. O geldiğinde seni vazife başında bulsun!’ diyor.
Bahar gelecek; gelecek ama o güzel günlerin taşları bugünden döşenecek. Her ülke, her düşünce ve her insan kendi geleceği için ciddi ciddi hazırlık yapıyor. Peki ya dava adamı olarak biz? Acaba gökten birilerinin inip düşündüğümüz o baharları kucağımıza koymasını mı bekleyeceğiz!
Allah’ın bir lütuf olarak bizi sevk ettiği bu diyarlarda ömrümüzü sadece zalimin zulmünü konuşarak, siyasi dedikodularla geçiremeyiz. Evet, mazlum kardeşlerimizin hakkını her mecrada savunmak, dile getirmek…ve zulmü dünyaya duyurmak mutlaka yapılmalı. Amenna! Bu başka.
Fakat yarının dünyasına ne gibi hazırlığımız var?
Sadece ama sadece…Tamamen dil öğrenmeye kilitlenip 3-5 yılımızı bu yolda tüketip sonra bir o kadar da iş kurma, bulma, başlama ile geçirmek… ve bir iki de eski Hizmet duygu ve düşüncelerimiz ile içimizi doldurmak… Bunlar güzel; büyük başarılar; ama yarının dünyasına yetmez. Normal bir Avrupalı, Amerikalı, Kanadalı veya İngiliz gibi hayata kavuşmuş oluruz sadece. Bu da büyük bir şey! Peki davamız, Hizmetimiz… gaye-i hayalimiz! Bütün bunlardan sonra mı? Her şeyi yoluna koyduktan sonra mı?
Maalesef olmuyor öyle! İkisi birlikte olmadıkça olmuyor…
‘Dünyanın dört bir yanında gönüllüler hareketine olan teveccühün günbegün katlanarak arttığı görülüyor. Bu noktada mevcut fırsatların heba edilmemesi ve muhatapların dünyevî-uhrevî mutluluğunu temin adına hangi hususlara öncelik verilmelidir?’ diye de soruluyor Büyüğümüz’e…
‘Çağın müktesebatını çok iyi okuyan; okuyup farklı tespit ve tahlillere ulaşan, eşya ve hâdiselere daha engince, daha kucaklayıcı ve daha mahruti bakabilen insanlar…’ diyor Hocaefendi.
Çünkü çok farklı kültür ortamlarının çocuklarıyla karşılaşıyoruz. O anlayış ve kültürlerin, karşımıza çıkardığı çeşit çeşit problemlere karşı hazırlıklı ve donanımlı değilsek nakavt oluruz, diyor…
‘Cenâb-ı Hak gidilen yerlerde gönlünüzün ilhamlarını seslendirebileceğiniz değişik vesileler lütfedebilir. Fakat siz, bu vesileleri değerlendirirken, ruhunuzun ilhamlarını, Türkiye’ye ve sizin kültür ortamınıza göre değil de bulunduğunuz kültür ortamına göre seslendirmelisiniz.’
Bu yüzden yarına renk çalmak isteyen insanlar, entegrasyonun yanında yeniden bir okuma ve bir düşünme seferberliği içinde bulunmalı…
Risaleleri, Pırlantaları… klasikleri vs… bir kere daha müzakere ede ede, bulunduğumuz şartlara göre yeniden üzerinde dura dura okumalı…
Fakat maalesef Ramazan öncesinde de… Sonrasında da… Gecesinde de gündüzünde de hep eski tarzda anlatıldı ve anlatılıyor meseleler… Bu konularda da hepimizin çok da okumadığı ve onlara hakim olamadığımız göz önüne alındığında yine büyük bir hizmet… ama hep böyle giderse yine bir 30 – 40 sene daha kendi içimizde kapalı kalırız.
Hocaefendi, ‘Ruhunuzun ilhamlarını, Türkiye’ye ve sizin kültür ortamınıza göre değil de bulunduğunuz kültür ortamına göre seslendirmelisiniz.’ Derken yeni bir ufuk çiziyor bize…
Sizin Afganlı, Suriyeli, Afrikalı, Yemenli bir mülteciden ne farkınız var ki diye soran bir bürokrata, bir sanatkara ‘Üstad Bediüzzaman’ın ve Hocaefendi’nin…ve bir Hizmet insanının mücadelesini, Faust’un Mephisto’yla olan mücadelesi ile ifade edebiliyorsak karşımızdaki daha rahat anlıyor…
Goethe’nin o eserdeki hayali mücadelesini Üstad ve Hoceefendi’nin şahsında somut bir zeminde gerçekçi olarak okuyor, hissediyor sizi dinleyen… Hem onların sevdasının Faust’unkinden daha güçlü ve Mephisto’yu yakıp kül eden bir yüce dava olduğunu idrak ediyor… Onun dünyasında bu var çünkü…
Başkalarına acı çektirmek tutkusunun bir alışkanlık olduğunu, bu tutkunun gelişme yeteneği olup geliştiğini ve sonunda bir hastalığa dönüştüğünü Dostoyevski’nin ‘Ölü bir evden hatıralar’ eseriyle ifade ettiğinizde daha rahat anlıyor sizi dinleyen…
Ya da Campanella’nın Güneş Ülkesi’nde hayalini kurduğu Hizmet insanlarını ve onların sevdasını önlerine somut olarak koyduğunuzda…
Tolstoy’un 71 yıl hayatın gayesini arayıp sorduğu ve bütün eserlerine yansıttığı o ruh halini milyarca insan okumuş… Dünya hala okuyor. Tolstoy’un kendisini kovalayan aslandan kaçıp kuyuya attığı ve duvarlarından sarkmış olan incir ağacına tutunduğu o şark masalını Risalelerdeki şerhiyle ortaya koyunca şok oluyor muhatabınız ve sizi kolayca anlıyor.
Veya, Ege’de, Meriç’te vefat etmiş o masumlar gibi kızının da boğulmasıyla hayatı alt üst olmuş Viktor Hugo…  peşini bırakmayan darbeler, sürgünler, hukuksuzluklar… adeta bugün sizin adınıza Hugo anlatıyor gibi dinliyor muhatabınız… Ama bunun müzakeresini yapmış ve sunumuzu bununla zenginleştirebilmişseniz tabii…
Victor Hugo ile yaratılışın gayesini çözmek için iz sürersiniz sizi dinleyenle… Kitapların, filozofların ve bilimin akla açtığı yollarda gidersiniz. Akıl ve kalbin med-cezirlerinde bir ‘medet’ ümidiyle dilenip durursunuz. Uğradığı her menzilde aradıklarını kendisine şerh edecek bir ümide rastlamayan bu insanı Risalelerin dünyasına sokunca her şey yoluna oturur birden.
Batının dünyasında bunun örnekleri ve kullanabileceğimiz argümanlar çok fazla…
Öte yandan Scholl Kardeşler’den, Anne Frank’tan bir kıvılcım çakınca insanlar zaten aşina oldukları bu hakikatlere bir de sizin gözünüzle bakıyorlar…
Viktor Hugo, ihtiyacı olduğundan dolayı bir ekmeği alan Jean Valjean’ın 19 yıla mahkum edilmesini Sefiller’le dünyaya mal ediyor… Bugün o ekmeği dahi almayan hatta tam tersine Jean Valjeanlara o ekmeği verdiği için 38 yıla mahkum edilen samimi Hizmet insanları var; hem de tamamen gerçekçi. Hem bir değil on binlerce… yüzbinlerce. Fakat henüz işleyemedik, insanlığa tam duyuramadık daha… Gelecek bunun için geliyor işte… Hazır mıyız? Hazırlanıyor muyuz?
Diğer yandan hiç olmazsa, ne kadar yoğun olursak olalım, Bediuzzaman o ağır imtihanlar sürecini nasıl atlattığını Risalelerde izleyebiliriz. Ama birikimimiz hala on yıl önceki durumdaysa, o zaman yeni bir seferberlik aşk u iştiyakı tutuşturmamız gerekebilir.
Bulunduğumuz ülkelerde entegrasyonu tamamlamayla birlikte, Medine’de  olduğu gibi sıkı bir eğitimle kalbi ve ruhi hayatımıza eğilme, kendimizi cismaniyetten sıyırıp kalb ve ruh yörüngesinde Allah’a doğru sevk etme mecburiyetindeyiz.
Tarihe baktığımızda bizim gibi aynı soykırıma maruz kalmış Yahudi ve Ermenilerin daha yollardayken bu okuma, yazma ve derin müzakereler yapma işine çok ciddi giriştiklerini görmekteyiz. Ekmek ve su kadar değerliydi bu çalışmaları. Bugün ABD ve Avrupa’da güçlü olmalarının en büyük nedeni o çamurlu günlerde geleceğe ciddi hazırlanmalarıydı.
Evet, bugün dil ve uyum meselesi önümüzde problem olarak duruyor, diyebiliriz. Dilimiz yoksa ve yetmiyorsa en azından o seviyeye gelene kadar soykırıma uğrayan o milletlerin yaptığı gibi kendi çocuklarımızı, ensar gençlerimizi bu mevzuda en azından yetiştirmeye gayret edebiliriz. Ki bu da doğrudan bizi korur ve yarının dünyasına hazırlar.
‘İlk gidenler saf, mücerred ve sade imanlarıyla gittiler ve Allah’ın inayetiyle çok hayırlara vesile oldular. Fakat artık bundan sonra dünyanın dört bir yanına açılırken ayrı bir derinlik, ayrı bir enginlik ve ayrı bir donanıma ihtiyaç var.’ Diyerek bu meselenin ehemmiyetini ısrarla vurguluyor Hocaefendi.
Okuma şeklimiz biraz daha derinleşmeli… ‘Bu derinlik, bu enginlik ve bu donanım için beslenme kaynaklarımız okunurken onları âdet kabilinden değil de, mukayeseli ve analitik bir bakış açısıyla, yeni terkip ve tahlillere ulaşma azmi ve gayreti içinde okumalıyız… ekmek ve su gibi ihtiyaç duyulan bu eserler farklı bakış açılarıyla daha derinden ele alınmalı…
Zaman zaman ortaya çıkan arızalar da esasen öze ve kendi değerlerimizi keşfe yönelik ciddi bir okuma gayretinin olmamasından kaynaklanmakta. Şekilde kalma, sadece kışırda dolaşıp durma, bu gibi problemlerin altında yatan temel sebeplerdir.
Eserleri yeniden ele alarak sindire sindire, yedire yedire tabiatının bir yanı haline getirmiş insanlara muhtacız. Yoksa bir taraftan açılma son hızıyla gerçekleşirken, diğer taraftan hiç beklenmedik şekilde elli yerde elli tane farklı problemle karşılaşırız. Bu defa o problemleri nasıl çözeceğimizi düşünür, onlarla enerjimizi tüketir ve belki de pek çoğunu çözmeye muktedir olamayız.
‘Evet, bir kez daha ifade edeyim ki, tarih boyu, yetişmemiş insanlar hep problem çıkarmıştır. Binlerce Haricî bir araya toplanıp kendilerince bazı iddialarda bulunmuşlardır. Ümmetin allamesi unvanıyla serfiraz İbn Abbas Hazretleri onların yanına gidip “Siz böyle bir iddiada bulunuyorsunuz ancak mesele şu şekildedir” dediğinde içlerinden yüzlercesi, “Allah Allah! Biz bu meseleyi hiç böyle anlamamıştık!” cevabını vermişlerdir. Belki bunların içinde her gün yüz rekât namaz kılan, üç günde bir Kur’ân-ı Kerim’i hatmeden insanlar vardı. Fakat aynı insanlar Hz. Ali, Hz. Muaviye, Hz. Amr b. As.. gibi sahabe efendilerimize küfür isnadında bulunabiliyorlardı.’***
Kısaca, hal ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur… yoktur ama o halin dışarıya sızdığı küpün içini de güzel şeylerle doldurmak lazım…İnsanlara boşluk yaşatmamamız için bilmemiz gerekli olan hususları bilmemiz, onların dünyasıyla onlara yaklaşmamız ve yaşamamız gerekli olan şeyleri de hayatımıza hayat kılmamız gerek. Böylece, insanlar, tabiatımıza mal olmuş derinlik ve keyfiyete muttali olduklarında, bir cazibe-i kudsiyeye kapılmış gibi “Benim aradığım da işte buydu, tam aradığımı buldum!” diyeceklerdir. Evet gelecek, yaşatmak için yaşayan, bu yolda ölüp ölüp dirilen ve bir ömür boyu ölesiye bir ceht ve gayret ortaya koyanların rengini alacaktır inşallah.
Kaynak: Fikret Kaplan | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu