Yazarlar

Bir yüreğe sığmayan acılar | İsmet Macit

 

“gördüm babaların ağlamasını
dalları düğüm düğüm
gövdesi kahve falı
bir zeytin ağacını köklemek var ya

sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
kazma vurmak beş yüz yıllık meşeye
acısı duymak var ya kopmanın

babaların ağlaması işte o
babaların ağlaması öyle zor..”

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Haber sitelerine düşen bir fotoğraf bütün ağırlığıyla yüreklere acı bir yük gibi oturdu. Fotoğrafta iki kız çocuğu ve sırtında kadın taşıyan bir erkek vardı. Haberi okuyunca vücuda saplanan bıçağın her hareketinde acıtıp kanattığı gibi yürekler yeniden kanadı. Haberin her kelimesi bir cam kırığı gibi dokunduğu yerlere battı.

Serdar İbrahim ve ailesinin umuda yolculuğu eşinin göç yolunda vefat etmesiyle hüzzam bir ağıda dönüştü. Bu çileli aile İran’dan Türkiye’ye oradan da Yunanistan’a geçtiler. Planları bir Avrupa devletine ulaşmaktı. Yunanistan’da saatlerce bir orman içinde yürüdüler. Eşi rahatsızdı. Kalp krizi geçirip vefat edince İbrahim, eşinin cansız bedenini kilometrelerce sırtında taşıdı. Hayat arkadaşının naif bedeni dünyanın en acılı yüküydü. Yavrularını “anneniz hasta ama iyileşecek” sözleriyle avutarak omuzladığı hayat arkadaşını bir yol kenarına kadar getirdi. Yunan polisi üç canlı ve bir cenazeyi teslim aldı. Ümit ışığı bu aile için Yunanistan topraklarına söndü. Hayalleri ise Serdar İbrahim’in omzundan kayıp yere yığılan Mehri gibi oracıkta can verdi.

Zulmün kararttığı hayatlara bir yenisi eklendi. Mehri’nin başı eşinin omuzlarına düşmüş ve emniyetli kepeze sokulmuş gibiydi. Gitmek istemiyordu ama yaşadıkları ya da yaşatılan acılara kalbi daha fazla dayanamamıştı. Belki gözyaşları eşinin omuzunu ıslatmış ve eşinin sırtında Rahman’a yürümüş, yorgun bedenini eşinin sırtına bırakmıştı.

Sığmamışlardı ülkelerine… Dertli aileye küçük mutluluklar bile çok görülmüştü. Dünyayı dar etmişlerdi devrin zalimleri ve çıkmak zorunda kalmışlardı memleketlerinden. Mehri arkasına baka baka göçtü; önce ülkesinden sonra bu dünyadan… Geriye boynu bükük iki yetim ve acılı bir eş bırakarak… Ailenin tutunduğu dal kırılmış, yaptıkları yuva tarumar olmuştu…

Bu fotoğraf akıllara Japonya’ya atılan atom bombalarından sonra çekilen başka bir fotoğrafı getirdi.

Amerikalı fotoğrafçı Joe O’Donnell atom bombalarından sonraki yıkımı belgelemek için

Eylül 1945’ten itibaren 7-8 ay boyunca fotoğraf çekti. Çektiği bir fotoğraf Serdar İbrahim’in,

vefat etmiş eşini taşıdığı fotoğrafa çok benziyordu. Fotoğrafta bir Japon çocuk kardeşini sırtlamış onu ölülerin yakıldığı merkeze götürüyordu. Yanlış okumadınız, yıkandığı değil yakıldığı merkeze…

Fotoğraftaki bu çocuk son derece metanetli görünüyordu ama yüreğinde fırtınaların koptuğu belliydi. Oyun değildi yaşadıkları. Demek ki tüm yakınlarını yitirmişti ve kardeşinin cenazesini sırtlamak ona kalmıştı. Hayatın ağır yükü küçük yaşında küçük omuzlarına binmişti. Dik durmaya çalışıyordu ama kalbindeki hüzün yüzüne yansımıştı.

Ne ilkti omuzda taşınan yakın cenazeleri ne de son olacak gibi.. İnsanlık eğer ortak acılarına son vermek için karanlıktan beslenen yarasa ruhlarla mücadele etmezse Japon çocuktan Mehri’ye oradan Meriç’te boğulanlara kadar tüm mazlumiyetlerden sorumlu olacak…

Yaşanmaz kılınan memleketlerinden ölümü göze alarak çıkan bu insanların ahı zalimlerin peşlerini bırakmayacak. Yönettikleri ülkeleri tapulu malları gibi gören zihniyet aşık oldukları tahtları ellerinden gitmesin diye muhalif gördükleri insanları kanatmaya devam ettikçe yıkılışları hızlanacak ve tarihe birer yâd-ı kabih olarak geçecekler… geride yıkık ülkeler ve yaralı kalpler bırakarak…

Ümidimiz ise kötülüğe karşı öfkesi artan insanların varlığı ve bunların meşrep, din, dil, ülke farkı gözetmeden bir araya gelmeye başlamalarıdır.. Mazlumların birlikteliği zalimin korkulu rüyası olacak ve o insan bozmaları varıp feci akıbetiyle kucaklaşacak!…

Hizmetten | İsmet Macit

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu